Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 102 Geri Tavsiye Et Yazdır


SORU VE YANITLARIYLA DERSİM GERÇEĞİ (*)

Hüsnü Merdanoğlu

Dersim olayları konusunda, kamuoyunun doğru bilgilenebilmesi için; aşağıda soru ve cevaplarla konuya açıklık getirilmeye çalışılacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu ile Safevi Devleti’nin sürtüşmesi sürecinde, Şah İsmail’e karşı güçlü olma siyaseti güden Yavuz Selim’in yayınladığı fermanlarla hem Anadolu halkı arasında bugüne kadar süren ayrıştırma körüklenmiş, hem de derebeyliği özendirmiştir. Devlet mülkiyetindeki top-raklar (miri) ağalara, şeyhlere, dağıtılarak, feodal düzenin kurulmasına yardımcı olunmuştur.Yavuz’un oğlu Kanunî Sultan Süleyman da aşağıdaki belgede belirtildiği üzere, aynı siyaseti izlemiştir.

…İran seferine katılarak Kızılbaşların yenilmesinde yararlıklar gösteren Kürt beylerine, … kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleriyle oğuldan oğla intikal etmek şartıyla kendilerine temlik (mülk) ve ihsan edilmiştir.”

Feodal düzeni teşvik eden Osmanlı yönetimi zamanla kazdığı kuyuyu düşmüş, yöreye yönelik askeri harekâtlara başlanılmıştır.

-Derviş Paşa Harekâtı (1862-1866) yapılmış ve Osmanlı başarılı olamamıştır.

-Ahmet Muhtar Paşa’nın Girişimleri,

-1875'te bölgede görevli olan Gazi Ahmet Muhtar Paşa, devlete başkaldıranları önlemek için Dersim'deki ahaliyi birbirine muhalif iki gruba ayırarak zayıf düşürmeyi ve böylece bölgeye devlet etkinliğini taşımayı planlamış ise de, sonuç alamamıştır.

-"1877-1893" Dönemi olan bu süreç, Osmanlı-Rus savaşlarının yapıldığı süreçtir. “Rus devletiyle, Osmanlılar yüzünden bozuşmak” istemeyen yöre aşiretleri Hozat’ta bulunan ve Osmanlılar tarafından terk edilen kışlaları tamamen yakmışlar, Ferhatuşağı Aşireti reisleri Alişan, Kemaliye Kaymakamınca tutuklanarak Sinop’a sürgüne gönderilmiştir.

Zeki Paşa, Dersim yöresinden birçok aşiret liderinin çocuklarını İstanbul'da özel olarak kurulan Aşiret Mektepleri'ne göndermiş, okullardan mezun olanları yaver yüzbaşısı rütbeleriyle emrinde bulundurarak yöreye şirin görünme siyaseti gütmüştür. Zeki Paşa aynı zamanda azılı ve önde gelen kişileri hediyelere boğmuştur. Bu taktik, Dersim’in bir süre yönetime karşı sessizliğini sağlamıştır.

Daha sonraları da Dersim yöresine, Osmanlı yönetimince 1907, 1908, 1909, 1911, 1914 tarihilerinde askeri harekât yapılmıştır.

Tarihi gerçek şudur ki; Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı Devleti Dersim’e birçok kez müdahale etmiş ancak, “devlet Dersim’e sefer eylemiş ama zafer eyleyememiştir”.

Cumhuriyet döneminde Dersim yöresi ayaklanmalarının gerisindeki gerçekler nelerdir?

Kurtuluş Savaşı sürecinde, Dersim yöresi emperyalist güçlerin ve ayrılıkçı girişimlerin odağı olmuştur. Etnik kökenleri körüklemekle görevli İngiliz ajanı Binbaşı E.W.C Neol, yöreye sık sık gidip gelmiştir. Noel, 1919 yılı son-larında Ermeni ve Kürt liderleri arasında bir uzlaşma sağlamıştır.

Osmanlı yönetimi Mondros Mütarekesini kabul etmekle, hem Osmanlı’nın sonunu getirmiş hem de Sevr Antlaşması dayatması ile karşı karşıya kalarak, emperyalist güçler tarafından Anadolu’nun bölüşülmesine zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda; Anadolu’nun paylaşılması yanında Ermenistan ve Kürt devletlerinin kurulmasını da kurgulayan egemen güçler, etnik ayrımcılığı kışkırtmışlardır.

Başta Atatürk olmak üzere, Kurtuluş Savaşı öncüleri yur-dumuzun her yöresine gösterdikleri ilgi, özeni Dersim yöresine de göstermişlerdir. Ne var ki, o dönemde yapılan genel seçimlerde CHP listesinde yer alan adayları yörenin feodal gücünü elinde tutan Seyit Rıza kabul etmemiştir. Dahası, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin (Fırkasının) kışkırtması ile Seyit Rıza, Hozat’ı kuşatmıştır. (Söz konusu parti 17 Kasım 1924’te kurulmuş, Şeyh Said isyanı sonrasında 3 Haziran 1925'te bütün şubeleri kapatılmıştır.) Bu durum Dersim’in sorun olmayı sürdüreceği sonucunu doğurmuştur.

Zorlu bir Kurtuluş ve Kuruluş Savaşı verilerek kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, az zamanda olağanüstü atılımlar yapmasını ve bölgesinde ve özellikle İslam âlemi içerisinde örnek ülke konumuna yükselmesini kendi çıkarsal hesaplarıyla çelişir görenler, Kemalist Büyük Türk Devrimi’nin önünü kesmek için, Kurtuluş Savaşı günlerinde olduğu gibi bölücü faaliyetlerini sürdürmüşler ve sürdümektedirler.

Cumhuriyet döneminde Dersim yöresine yönelik hangi raporlar hazırlatıldı?

1924 genel seçimlerinde Cumhuriyet yönetimine karşı tavır takınan Seyit Rıza’nın şahsında Dersim yöresinde feodal düzenin sürdürülmesi isteği belirince, Osmanlı’dan beri sorun yaşanılan bu bölgeye Cumhuriyet yönetiminin ciddiyetle eğilmesi gerekmiştir. Yöre halkının Alevi olarak bilinmesi, Alevilerin Ulusal Kuruluş Savaşında Kuva-yı Milliye’yi içten desteklemeleri, Cumhuriyet yönetimine candan bağlı olmaları nedeniyle Dersim’e askeri bir hareket yapmadan önce kimi raporlar hazırlanarak çareler aranmış, iyileştirme çabalarına öncelik verilerek, raporlar hazırlanıp, Dersim kazanılmaya çalışılmıştır. Bu raporlardan tespit olunanları, aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:

-TBMM Başkanı Abdülhalik Renda’nın Raporu (1925) ,

-Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in Raporu (2 Şubat 1926),

-Vali Cemal (Bardakçı) Raporu (1926),

-Milli Emniyet Hizmetleri (MEH) Teşkilatının yöre illerine yönelik; 21 Mart 1928, 5 Nisan 1928, 8 Nisan 1928, 9 Nisan 1928, 12 Nisan 1928, 19 Nisan 1928

tarihli raporları, -Elâziz (Elazığ) Valisi Nizamettin Ataker'in İsmet Paşa'ya sunduğu rapor (tarihi belli değil),-

-Birinci Umum Müfettişi İbrahim Tali Bey'in Birinci Raporu (1930),

-Büyük Erkânı Harbiye Reisliğine (Genelkurmay Başkanlığına) sunulan Rapor (1930 Pülümür Harekâtı sonrası),

-1930 Plümer Harekâtının ikinci aşamasını yöneten 3. Fırka Kumandanı Halis Paşa (Korg. Ömer Halis Bıyıktay) Raporu (1930),

-İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Raporu (18 Kasım 1931),

-Birinci Umumî Müfettişi İbrahim Tâli Bey'in İkinci raporu (21 Aralık 1931),-

-Jandarma Umum Kumandanlığı raporu (1932),

- Erzincan Valisi Ali Kemâli Bey'in “Erzincan” kitabı (1932),

-İsmail Hüsrev Tökin'in "Türkiye Köy İktisadiyatı" başlıklı kitabi (1934),

-Başbakan İsmet İnönü Raporu (21 Ağustos 1935),

-İktisat Vekili Celal Bayar'ın Şark Raporu (10 Aralık 1936),

-İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın Umum Müfettişler Konferansı'nı Açış Konuşması (7 Aralık 1936),

-Birinci Umumî Müfettiş Abidin Özmen'in Umumî Müfettişler Konferansındaki Konuşması (7 Aralık 1936),

-Üçüncü Umumî Müfettiş Tahsin Uzer'in Umumî Müfettişler Konferansı'ndaki Konuşması (7 Aralık 1936),

-Dördüncü Umumî Müfettiş Korg. Abdullah Alpdoğan'ın Umumî Müfettişler Konferansı'ndaki Konuşması ve Raporu (7 Aralık 1936),

-Dördüncü Umum Müfettişliğinin İkinci Raporu (1937 ya da 1938),

-Kütahya Mebusu Naşit Hakkı Uluğ'un "Tunceli Medeniyete Açılıyor" başlıklı rapor niteliğindeki çalışması (1939),

-Kâzım Karabekir'in “Kürt Meselesi” başlıklı incelemesi ve önerileri,

-Esat Uras raporu,

-Birinci Umum Müfettiş Avni Doğan Raporu (1 Kasım 1943),

-Genelkurmay Başkanı Org. Kazım Orbay'ın emriyle yayımlanan "Doğu Bölgesindeki Geçmiş İsyanlar ve Alınan Dersler" başlıklı çalışma (16 Mart 1946),

-Burhan Ulutan raporu (1947).

Cumhuriyet döneminde Dersim yöresini yakından ilgilendiren hangi yasal düzenlemeler yapıldı?

TBMM, açıldığı koşulların olağanüstü olmasına rağmen hukuktan ayrılmamış, eylem ve kararlarını, usulüne uygun yürürlüğe konulan yasalara dayandırmıştır. Konumuz ile ilgili yasal düzenlemeleri şöyle sıralamak mümkündür:

-25.06.1927 tarihli ve 1164 sayılı Genel Müfettişlik Uygulaması Hakkında Kanun (RG: 16.07.1927-634).

-14.06.1934 tarihli 2510 sayılı İskân Kanunu

(RG:21.06.1934-2733).

-05.07.1934 tarihli Gizli Nüfusların Yazımı Hakkında Kanun (RG:15.07.1934-2752).

-26.11.1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun (RG: 29.11.1934-2867).

-3.12.1934 tarihli Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun (RG:13.12.1334-2879).

-25.12.1935 tarihli 2884 sayılı ve Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun(RG: 02.1.1936-3195).

-08.01.1936 tarihli ve 2887 sayılı Tunceli Vilayeti Halkından Olup da Nüfus ve Askerlik Kanunlarına Göre Kendilerine Verilmesi Lâzım Gelen Bazı Cezaların Affına ve Nüfus Yazımı ile Askerlik İşlerine Dair Kanun (RG:13.01.1936-3204).

Cumhuriyet döneminde Dersim yöresi halkını kazanak için ne gibi uzlaşma arayışları yapıldı?

1937-38 Tunceli olayları ve askeri harekâtlar öncesinde, bölgenin aşiret reislerinden olan Seyit Rıza, Tunceli (Dersim) merkezini silahlı adamlarıyla işgal etmişti. Devlet yetkilileri sorunu nasihat heyeti ile çözmeye çalışmış olmalarına karşın, isyancılar 1924 yılında Hozat’ı basmışlar ve TBMM'ye nota vermişlerdir. Bununla da yetinmemişler, genç Cumhuriyetimizin altını oymak için gericiliği kışkırtmayı görev edinmiş olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na destek olmuşlardır.

Genel Müfettiş İbrahim Tali; Seyit Rıza ve diğer dere-beylerin hükümeti tanımaları yönünde ikna çalışmalarını sürdürmüş, aşiret reislerine biner lira para vermiş, Seyit Rıza'ya ayrıcalık göstererek iki bin lira ile bir sandık hediye göndermiştir. Seyit Rıza, silah bırakmadığı gibi Meço Ağa oğlu Hüseyin, Seyit Rıza'nın damadı olan Aşağı Abbasan Uşağı reislerinden İbrahim Ağa'yı öldürünce; Seyit Rıza silahlı adamlarıyla Hüseyin'in köyünü sarmış; onları öldürüp mallarını, mülklerini de yağ-malamıştır. Böylece de hükümetle olan yüzeysel anlaşmayı bitirmiş, çevreye saldırılarını şiddetlendirmiştir

Bu baştanımaz durumlara rağmen Atatürk, 1926 yılında Bektaşi olarak bilenen Ali Cemal’i (Bardakçı’yı) bölgeye göndererek uzlaşma arayışlarını sürdürmüştür.

1927 yılında yine Vali Cemal (Bardakçı) aşiret reislerini yörece kutsal bilinen Munzur Nehri’nin kaynağında toplayarak, "Ağalar, ben de sizinle sadakatle konuşup, sa-dakatle hareket edeceğime dair bu kutsal Munzur suyundan bir bardak su içmek suretiyle yemin ediyorum", deyip nehirden bir bardakla su içtikten sonra şu konuşmayı yapmıştır:

“Ağalarım, Gazi Paşa'nın sizlere selamı var. Beni size o gönderdi. İçtiğim suyla yemin ederim ki, o Alevidir ve dünyadaki bütün Aleviliği canlandıracaktır. Ben Aleviyim, bu sıfatla size söz veriyorum, yollarınız yapılacak, mektepler açılacak, toprağı olmayanlara Erzincan'da ve Elaziz'de toprak verilecek. Ancak sizden bir hizmet bekliyorum, o da, yakında hükümet kuvvetleri gelecek ve öteden beri Dersim'in adını lekeleyen Koçan aşiretini biraz ıslah edecek, siz bütün aşiretiniz mensuplarıyla bu harekete katılacağınıza şimdi söz vereceksiniz. Bu suretle Koçan aşireti ıslah edildikten sonra, Dersim'de her şey yoluna girmiş olacak, hükümet Dersim'den emin olacak ve Dersim’lilerin her türlü isteği yerine getirilecektir"

Devletin iyi ilişkiler kurmak isteğine, Seyit Rıza’nın davranışı ne olmuştur?

6 Ocak 19366 Ocak 1936 tarihinde kurulan genel müfettişlik uyarınca bölgeye vali olarak atanan General Abdullah Alpdoğan, ilk iş olarak askeri güç kullanmadan hükümeti tanımayan derebeylerini ikna çabasına girişmiştir. Bu bağlamda Seyit Rıza ile de iletişim kurmuştur. Alpdoğan’ın bu konudaki çalışmaları, Seyit Rıza’nın yanında bulunan Baytar Nuri’nin kaleminden günümüze şöyle aktarılmıştır:

“Seyit Rıza, General Alpdoğan ile görüşmek üzere, Elaziz merkezine gelmişti..Bir fırsat bularak, ben de Seyit Rıza'yla görüşmeyi başardım. Seyit Rıza bana, General Alpdoğan'ın Dersim hakkındaki düşüncelerini hiç beyenmediğini, bu yüzden de direnmek gerektiğini, bundan başka hiçbir çare kalmadığını, Türk ordularının Dersim’lilerle başa çıkamayacaklarını, fakat her ihtimale karşı, benim bir an önce Türkiye dışına çıkarak, durumumuzu büyük ve adil devletlere bildirmemi tavsiye etti.”

Bölge güvenliğini sağlamak, yurttaşları derebeyin güdümünden kurtaracak önemleri almak için 1936 yılında yapılan Sin Karakolu, 21/22 Mart 1937’de seyit Rıza öncülüğünde başlatılan ayaklanma sonrasında yıkılmış, yakılmıştır.

Seyid Rıza “Seyit” midir?

Seyitliğin, kolay yoldan maddi ve manevi çıkar elde etmek, halkı kandırmak için önemli bir araç olması nedeniyle zamanla “çakma” denilebilecek sahte seyitler türemiştir. Rüşvetle ya da hatır için seyitlik belgesi alanların sayısı çoğalmıştır. Öyle ki; Osmanlı Medine’de hatır için sürekli hüccet veren nakibü’l eşraf Seyit Ahmed’i 1576’da uyarmak zorunda kalmıştır.

Seyit zırhına bürünenlerin çoğunlukla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da olmaları da dikkat çekicidir. Başka bir anlatımla iç Anadolu Alevilerinde “dede” esas iken, Dersim yöresini de içeren Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da dedelerin yerini ”seyit”ler almıştır. Dersim yöresindeki seyitler için, 1939 yılında yayımlanan bir kitapta aşağıdaki değerlendirme yapılmıştır:

“Seyit denen cahil, …okuma yazma bilmeyen, kulaktan dolma birtakım şiirler ezberlemiş, sihir-bazlık, hekimlik ve çalgıcılık gibi sanatları kendisinde toplamış kimselerden meydana gelmiştir. Halkın bu halde kalmasında Dersim seyidinin çok etkisi olmuştur.…Tarihin karanlığından bugüne kadar ne çeşit insanlar insanlığın aklına girip çıkmış ise, bunların hemen hepsinin döküntülerine bugün Dersim'de rastlanır.”

Dersim yöresi seyitlerinin kökenine gelince;

Horasan’ın Hazar Denizi’nin güneyine ve doğusuna uzanan Gur (Afganistan) bölgesinden gelerek Dersim’e yerleşen Kureyşanlılar, Arapların baskısı karşısında göçmüşlerdir.

Seyit Rıza, "seyit" ailesinden gelmediği halde gücünü diğer aşiretlere dayatmış ve devlet adamlarıyla ilişkilerini de kurnazca yürüterek; onları sürekli aldatarak, kendisini diğer aşiretlerin gözünde; "Devletin saygı duyduğu/korktuğu adam" gibi göstermesini becermiştir.

Alevi’lerin Atatürk’e Cumhuriyet yönetimi’ne yak-laşımları nasıl olmuştur?

Tekke ve zaviyelerin kapatılıp da kimi gerici oluşumların Kemalist yönetime tepki gösterdiği bir ortamda, Hacı Bektaş Tekkesi Postnişini (o günkü Hacı Bektaş Tekkesi söz sahibi, temsilcisi) Veliyettin Çelebi, bütün ülkeye dağıtılan 25 Nisan 1339 (1923) tarihli bildirisinde şu açıkla-mayı yapmıştır:

“Bütün sevenlere duyurulur ki, … İnsanlık âleminin ve Bektaşi yandaşlığının yüzyıllardan beri bek-ledikleri kurtarıcı (halaskar) ortaya çıkmıştır (zuhur etmiştir.) (Bu kişi) Yüce Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Paşa’nın bedeniyle gelen, bütün İslâm dünyasının ve bu arada Alevîlerin (Güruh-u Naci taifesinin) canları, malları ve huzurları güvence altına alınmıştır. Bu nedenle, tekkelerin var olma nedeni ortadan kalkmıştır. Bizlere düşen kurtarıcımızın yüce buyruklarına uyup bundan sonra dünya bilimlerini okutan Cumhuriyetimizin okullarına, insanlık bilimlerine ulaşmaktır. Hazreti Hünkâr Hacı Bektaşi Efendimiz de eğitimde bu yolu buyurur. Tekkemizi kapatıp kutsal anahtarını Cumhuriyetimizin kurucularına teslim etmek günü gelmiştir. Böyle de yapılacaktır. Bütün sevenlere duyurulu”

Alevi yurttaşların tamamına yakınının Atatürk ve Cum-huriyet yanında yer almışlar iken, Seyit Rıza ve onunla birlikte olanların, Alevilerin temsilcisinin söz konusu bildiriye uymamaları feodal düşüncenin bir göstergesidir. Öte yandan Yavuz Sultan Selim’in, Şah İsmail yanlıları oldukları gerekçesiyle Anadolu’daki Alevileri kuyulara acımasız kıyım ve kırım yaparken, “Dersim’lileri büyük bir tehlike olarak “ görmemiş, Dersim’e yönelik bir harekât yapmamış olması ayrıca dikkat çekicidir.

Bu bağlamda kimi tespitler şöyledir; “Bektaşilik Anadolu’ da yayılmaya başlayıp, Seyit denilen önderlerin bazıları Dersim’e yerleşince; Bektaşilik, Zerdüştlük ve Şiilik karışımı Dersim’e özgü Alevilik ortaya” çıkmıştır. “Her sınıflı toplumda görüldüğü gibi Dersim Alevilerinin ruhani liderleri de kendilerini yüceltmek, halk arasında erişilmez noktada olduklarını kanıtlamak için kendilerini olağanüstü gösterdikleri gibi Halife Ali veya Hacı Bektaş soyundan geldiklerini söyleyerek, halkı etkilemişlerdir.”

Dersim’lileri inanç bağlamında değerlendirirken; tek bir inanç sitemine bağlamak mümkün değildir. Yüzyıllardan beri çeşitli inanç ve etnik kökene mensup olanlara ev sahipliği yapmış olan Dersim coğrafyasında; “1915 sonrası, din değiştirerek, bölge haklıya evlilik yoluyla akrabalıklar kurarak da olsa, kimliklerini koruyarak bugüne gelmiş az sayıda Ermeni aile vardır… Bu aileler Sünni Tuncelilerden çok Alevi Tuncelililere yakın olmuşlardır.”

Bir başka tespit ise Dersim başkaldırıları sırasında yaşanan kimi olayların Alevi inancı ile çelişmesidir. Örneğin; bölgenin en yetkili devlet görevlisi olan Abdullah Alpdoğan tarafından milis olarak kullanılan ve Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu olan Rehber adındaki kişi, “ziyaret bahanesiyle, Ali Şer ve karısı Zarife'nin saklandıkları mağaraya girdi ve onları öldürdü (9 Temmuz 1937). Kesik başlarını ise General Abdullah Alpdoğan'a teslim etti.”

Alevi yurttaşlarımızın Osmanlı kıyım ve kırımından canlarının kurtarmak için Dersim yöresine yerleşmelerinden önce bu bölgeye, yine Milattan Sonra (M.S.) 700—1258 yılları arasında Hazar Denizi’nin güneyinden gelen, Kerbela kıyımına duyarlı, 10 Muharremi anan Deylemliler, aşiretler halinde yerleşmişlerdir. Kimi kez “Zazaistan” olarak tanımlanan Dersim yöresi halkı, aşiretler halinde yaşamayı ilke edinmişlerdir. Onlarca aşiret gruplarına ayrılmış olan Dersim yöresinde, aşiretler arasında sürekli olarak üstünlük yarışı ve karşılıklı sürtüşme olmuştur.

Atatürk, yöre halkına nasıl bir yaklaşım içinde idi ?

Yunan güçleri Ankara’ya adım adım yaklaşmaktadırlar. TBMM’nin Kayseri’ye taşınması söz konusu olmuştur. Kayseri Lisesine Meclis kürsüsü yapılmıştır. İşte o günlerde Atatürk, dersim miletvekili ve Seyit Rıza’nın kayınpederi olan Diyap Ağa’ya; “Eğer bir gün Ankara’dan çıkarak Dersim’e gelirsem, mücadelemizin başarıya ulaşması için yüksek dağlarınız ve büyük mağaralarınız var mı?” diye sormuştur. Kuşkusuz Atatürk, Dersim’de yüksek dağların ve geniş mağaraların olduğunu bilmekteydi. Eğer Ankara düşerse gerektiğinde Dersim’de düşmana karşı gerilla savaşı yapmayı planladığı anlaşılmaktadır. Anlaşılması gereken bir başka husus ise; Atatürk’ün Dersim halkına olan güveni olsa gerekir.

Mustafa Kemal Atatürk, sürekli olarak Kürt aşiret reisleri ile iletişim kurmuş; onların ulusal sürece olumlu katkılarını sağlayarak, Kürt Teali Cemiyeti’nin olumsuz girişimlerini önlemeye çalışmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Mebusan Meclisi eski üyesi Kamil Efendi ’ye, 28 Mayıs 1919’da şu telgrafı çekmiştir:

“İşitilenlere göre,…Diyarbakır’da Kürt Kulübü ile Türkler arasında bazı çeşitli muhalefet varmış. Bunun her iki kardeş ırk için ne elim neticelere sebep vereceğini siz çok iyi takdir edersiniz.… düşmanın milli haklaımızı ve bağımsızlığımızı ayaklar altına almaya başladığı bug-ünlerde ortaya atılmış en büyük bir hıyanet olacağına, vatanın kurtarılması için milli birliğin hedef alınması bakış açısıyla, Kürt Kulübü’ne gerekli öğüterde bulu-nulmasını memleket selameti adına rica eder, neticenin yazıyla bildirilmesini beklerim.”

Mustafa Kemal Paşa, Eruh,Garzan aşireti reisi Musa ve Zinya’ya gönderdiği telgraflarda:

“Kürdistan’ın Osmanlı camiamızın ayrılmaz bir parçası olduğuna, milli bağımsızlık ve toprak bütünlüğünün savunulması uğruna bütün Kürtlerin Türk kardeşleri ile beraber yaşamlarını feda etmeye hazır bulunduklarına dair hükümete, yabancı temsilciliklere çektikleri telden büyük bir kıvanç duyduğunu belirterek, “Fedakâr Kürt kardeşlerimizin bu hamiyetli ve dini eserlerine şükran arz eyleriz”, “... Kürt ile Türk, bu iki öz kardeş, dindaş, el ele vererek mukaddes birliğini müdafaayla kararlı oldukça, Cenabı Allah’ın yardımıyla şüphesiz vatanımız, bağım-sızlığımız kurtulacaktır.” cümlelerine yer vermiştir.

Dersim olaylarının gerisindeki hangi dış etkenler?

Dersim olaylarının gerisinde, feodal yapıdan başka birçok neden bulunmaktadır: Türkiye, Kuzey yarım küresinin 36-42° enlemleri ile 26-45° boylamları arasında Atlas Okyanusu'nun devamı olan Akdeniz, Ege Denizi, Marmara Denizi ve Karadeniz ile Kuzey, Güney ve Batıdan kuşatılmış, "merkezi durum" konumda olan bir ülkedir. Bu konumu nedeniyle ülkemiz olağanüstü bir stratejik öneme sahiptir.Ve “vaat edilmiş topraklar”ı içermesi, dün olduğu gibi bugün de Anadolu’muzu emperyalist güçlerin hedef tahtasına oturtmaktadır.

1937 Tunceli ayaklanmasının temelinde, Hatay sorununun da bulunduğundan kuşku duyulmamalıdır. Hatay sorununu kendi çıkarları doğrultusunda çözebilmek isteyen Fransa ve Suriye bu ayaklanmada etkin olmuşlardır. Yabancı güçler bir uzantısı olan mezhepsel ayrımcılığı kullanmışlardır. Osmanlı döneminin ulusal bütünlükten uzak ayrımcı ve kayırımcı yaklaşımı bölgede zıtlaşmalarda ve devlete karşı tavır almada etken olmuştur.Ayrıca, Dersim olayları öncesinde, Rusya Vladimir Minorskive BazilNikitin adınaki iki Rus ajanı Kürtlük konusunda uzmanlaşacak kadar böl-geyle ilgilenmişlerdir.

Şeyh Sait İsyanı, 1936 yılı sonlarında Hatay’ın bağımsız-lığının ortaya çıktığı günlerde Fransızlar, ajanları İzzettin vasıtasıyla Seyit Rıza ile irtibat kurarak Dersim’de huzursuzluğun artmasına sebep olmuşlardır. Resmi kayıtlarda; Tunceli ayaklanmasının sürdüğü gülerde, yani 15-16 Temmuz 1938 gecesi; Beyrut’tan yüklenen dört kamyonun pestil sandıkları içinde bombalar ve makineli tüfek yüklü olarak Dersim’e gönderildiği, bu işi Fransızların yönlendirdiği bilgi, rapor edilmiştir.

Cumhuriyet döneminde Tunceli yöresinde ne tür yatırımlar yapılmıştır?

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Cumhurbaşkanı sıfatıyla 1 Kasım 1935 günü TBMM’de yaptığı konuşmada doğu yöremiz ile ilgili olarak şu hususların altını çizmiştir:

“Sayın arkadaşlar, İç yönetim kuruluşlarımızı, yurdun doğu bölgelerinden başlayarak genişletmek gereğini duymaktayız …. Der-sim bölgesinde önemli bir reform programının uygulan-ması da düşünülmüştür… Doğu illerimizin başlıca ihtiyacı, orta ve batı illerimize demiryolları ile bağlanmaktır. Doğuya ilerleyen iki ana demiryolunun hızla bitirilmesini ve bunları birbirine bağlayacak yollar dizisine şimdiden başlanmasını gerekli görüyoruz.”

Dersim harekâtının başlamasından önce, onca yokluk ve yoksulluk içinde devlet tarafından yöreye yapılan yatırımları şöyle özetlemek mümkünüdür:

- Genç Cumhuriyet 1923-1938 arasında toplam 246.431 aileye, 9. 983.750 dekar toprak dağıtmıştır.

-Cumhuriyet hükümetleri, Kurtuluş Savaşının yaralarını sarıp da, devlet olmanın gereği olarak gelir ve giderlerini denk bütçe doğrultusunda düzenledikçe yurdun her yanına hizmet götürmeyi sürdürmüş, 1936 yılından itibaren Tunceli yöresinde okullaşma çabaları görülmeye başlamıştır.

-Osmanlı döneminde hiç yolu olmayan yöreye, 1928 yılından itibaren yol yapılmaya başanılmış, ilk etapta Elazığ-Hozat yolu tekerlekli araçlara açılarak yöre motorlu taşıtla tanışmıştır.

-Pertek-Hozat yolu üzerine yapılan 60 metre uzunluğundaki Singeç Köprüsü bizzat Atatürk tarafından açılmıştır.

-Murat Suyu üzerine 106 metre uzunluğunda Pertek Köprüsü 155.818 lira harcanılarak yapılmıştır.

-Pertek-Mameki yolu üzerine 60 metre uzunluğunda 37.484 lira harcanılarak Taşköprü yapılmıştır.

-Harçik-Munzur Suyu üzerine 80 metre uzunluğunda tahta köprü yapılmıştır.

-Pertek-Mazgirt ilçelerini birbirine bağlamak için yine Harçik-Munzur suyu üzerine 70 metre uzunluğunda Şeyhsu Köprüsü yapılmıştır.

-Kutu Deresi üzerine betonarme köprü yaptırılmıştır.

-Harçik Suyu üzerine 17.957 lira harcanılarak beton köprü yapılmıştır.

-1925’te -köylüyü ezen- Aşar Vergisi kaldırılmıştır.

-1925’te 3 milyon lira sermaye ve %50 nispetinde Alman sermayesiyle “Ergani Bakırı Türk Anonim Şirketi” kurulmuştur.

-1929’da Elazığ’da “Elaziz İpek Mensucat Türk Anonim Şirketi”nin kurulmasına karar verilmiştir.

Görüldüğü gibi Atatürk’ün Cumhuriyet yönetimi önce de Tunceli yöresine yatırım yapmaya başlamıştır. Burada sayılanlar sadece birkaç hizmetten ibarettir. Ayrıca, Atatürk, 1930’larda doğu Anadolu’da bir “üniversite kurma” talimatı vermiştir. Bugünkü Erzurum Atatürk Üniversitesi bu talimatın uzantısıdır.

Uzatılan barış eline Dersim yöresi egemenleri nasıl cevap vermişlerdir?

Her türlü barışçıl girişimler ve yöreye yönelik iyi niyetli yaklaşımlara rağmen, “Cumhuriyetin ilk on yılında Dersim'in ilçelerinden Ovacık'ta % 10, Hozat'ta % 10, Nazimiye'de % 25, Mazgirt'te % 60, Pertek'te % 80 ve Çemişkezek'te % 80 dolayında askerlik yükümlülüğü yerine getirilir. Asker kaçağı had safhada sürdürülmektedir. Devlet bu alanda Dersim’le haklı olarak sorunludur, sürtüşmelidir. 1930/31 yıllarında Hozat'ta 351 kişi askere gitmiş, 220 kişi kaçmıştır.”

“Bir yıl içerisinde yalnızca Erzincan'da 229 soygun olayı olmuş, bu olaylar nedeniyle Mazgirt, Hozat, Nazimiye ve Ovacık ilçelerinde 4680 sanık hakkında soruşturma açılmıştır. 1937 Ekiminde Türkiye Hükümeti Dersim'de, 3700 suçluyu silahlarıyla birlikte istemektedir. Bunlar içerisinde Ermeni suçlularıyla, Şeyh Sait olayından Dersim'e sığınmış suçlular da vardır. Kaçaklardan ancak 150'si tutulabilmiştir.”

1937 Dersim ayaklanması , böyle bir ortamda patlak vermiş ve askeri harekât yapılmıştır. Günümüzün önde gelen tarihçilerinden birisinin konu ile ilgili değerlendirmesi şöyledir:

“Tunceli’yi çevreleyen şehrin içinden geçen ırmaklar, dereler üzerindeki bazı köprüler yapılmıştı, yenileri de yapılıyordu. Başlıca yollar açılıyor; okul, sağlık ocağı, hükümet konağı, karakol, me-mur evleri, kışla gibi yapıların da temelleri atılıyor, ya da temelleri atılmış olan binalar yükse-liyordu. Bu işler ile Sivas-Erzincan, Elazığ-Bingöl demiryolunda Tuncelililer çalışıyor, ceplerine emeklerinin karşılığı olan temiz paralar giriyordu... Köylülere toprak dağılımı sürüyor,..halka saygılı muamele ediliyordu.”

“…Tarım Bakanlığı köylülere fidan ve tohum dağıtıyordu. Ağaçlar aşılanıyordu. Halk, ağaların, reislerin, seyitlerin ellerinden kayıyordu. Halkı tahrik için birçok yalan uyduruldu.”

Bilinmesi gereken bir başka gerçek ise Osmanlı’dan devralınan Anadolu’da özelikle Güneydoğu bölgemizde, sosyal devlet olgusunda yoksun olunmasıdır. geçerli olan koşuları da bilmek gerekir.

Cumhuriyetin yönetim öncesinde Güneydoğu bölgemiz de hangi koşullar geçerli idi?

Kimsesizlere kimse olma çabası içinde olan Cumhuriyet yönetimi öncesi Güneydoğu’da şu koşullar geçerli idi;

-Bölgenin imkânsızlıklarından dolayı, bölgeye yöneticiler ve memurlar gitmek istemiyordu.

-Bölge halkı hükümet ile eşkıya arasında sıkışıp kalmış ve iki taraflı “korku psikolojisi” içine girmişti. Köylü hükümete eşkıya hakkında bilgi verince, eşkıyanın baskını ile karşılaşmakta idi.

-Bölgede dikkate değer esnaf, tüccar ve sanat erbabı yoktu. Bu durum halkın mağdur olmasına neden olmaktaydı.

-Ulaşım imkânları yok denecek kadar azdı.

- Okuma yazma oranı çok düşüktü.

-Doğa koşulları oldukça zordu. Bölgenin bazı illerinde kış, 8 ay sürmekte ve yollar ulaşıma kapanmakta idi.

-Köylü sınırlı da olsa ürettiklerini şehirlere götüremediği için bunlar köylünün elinde kalarak çürümektedir.

-Topraklar, toprak ağalarının elinde, köylü (maraba) ağaların hizmetkârı durumunda idi.

-Ayrıca bölgede özellikle Kurtuluş Savaşı sürecinde ve Cumhuriyet kurulduktan sonar sık çıkan ayaklanmalar, zaten savaştan çıkmış, varın yoğunu harcamış, bir enkaz olarak devralınan ülke ekonomisine ciddi yükler getirmişti. (İngiliz The Times gazetesine göre, Türkiye’nin sadece Şeyh Sait İsyanındaki kaybı 20 milyon Pound olmuştur.)Buna rağmen, genç Cumuriyet, bölgenin asayişini sağlamak ve bayındırlık hizmetleri götürmek için, uzun yıllar boyunca bölgeye “özel ve olağanüstü” ödenekler aktarmıştır.

-Cumhuriyet, aşiretlerin ‘Dersim’ini, insan ve yurttaş haklarının ‘Tunç Eli’ne dönüştürmek üzere; yöreyi köprüler, yollar, okullar, hastaneler, sinemalar, tiyatrolar, halk evleri, bankalar, ziraat kurumları, hükümet binaları, adliye örgütü, karakol ve kışlalarla donatmaya başlamıştır.

-Başka yöreden işçi getirilip çalıştırılması yasaklanmış, yöre halkı ücreti karşılığında çalıştırılmıştır. Böylece yöre yurttaşlarına hem devlet varlığı hem de ağa, şeyh, aşiret reisine boğaz tokluğuna ya da korku belasına ücretsiz çalışılmaması aşılanmış,insan ve yurttaş hakları belletilmiştir.

-------------

(*)Hüsnü Merdanoğlu,Dersim'den Ders Almak, Bilgi Yayınları,Msart 2012. Ayrıca bakınız: Türkiye Sorunları kitap dizisi, sayı 94,Haziran 2013,s.52-56

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail