Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 103 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN SORGULAMALI DENEYSEL EĞİTİMİ

Ali Nejat Ölçen

1950’ler sonrasında Mustafa Kemal Atatürk’ün uyguladığı sorgulamalı eğitim düzeni sürdürülebilseydi, ülkemizde bugünlerin olumsuz koşullarının hiç birisine tanık olmazdık. Çünkü, Anadolu’muzda Osmanlı devletinin sorguya ve deneye kapalı, gerilerde kalmış öğretim düzeninin yerine, sorgulamalı eğitimin girmesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimlerin içinde en önemli olanıdır. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) O’nun döneminde okullarının her aşamasında sorgulamalı deneysel eğitim koşulların içinde öğrenim görmüştür. O’nun okullarının hemen tümünde öğrenim deneysel yöntemle uygulanıyordu. Ve yalnız okulda değil evde bile o oğrenimin etkilerini yaşıyorduk. Örneğin, 1926 yılında ilk okula gitmezken Ali Nejat’ın “Tanrı nerede” sorusu,”Cebir Hendese” öğretmeni olan babasını bık-tırmış olmalı ki bir gün ona “bardak getir”demişti. Getirdiği bardak kulpu olan maşrapa idi. Çünkü, cam bardakla sadece çay içiliyordu evimizde. Bu kez cam bardağa çay değil su kondu. Pederim, şeker getirmemi istemişti. O yıllarda şeker kâğıda sarılı külah biçiminde satılıyordu. Küçük bir araçla kırılarak küçücük küp şekerlere dönüştürülürdü. Ali Nejat’ın babası da bunu ustalıkla yapabilen kişiydi ve küçük küp şekeri uzatmış al demişti oğluna ve eklemişti:

-Katı,sert değil mi? Suya at o şekeri.

Şeker ermişti suyun içinde görünmez olmuştu. Ali Nejat babasının sesini halâ duymaktadır.

-Şekeri görmüyorsun, fakat suyun her zerresinde var. Görmediğin yok demek değildir.

Ali Nejat 6 yaşında laboratuar deneyi ile Tanrı’yı tanımış oldu.

On yıl sonra 1936. Ali Nejat İstanbul Kabataş Erkek Lisesi’nin orta okul bölümünün son sınıfında. Nebatad- Hayvanat dersinin öğretmeni Hadi hoca sınıfa kavanoz içinde kurbağa ile gelmişti. Kurbağa’yı masaya koydu. Bir bacağına telin bir ucunu öteki bacağına da diğer ucunu bağladı. Elindeki küçük bir aracın düğmesini çevirdi. Kurbağa’nın titreyip sıçramaya başladığını gördük.

İşte refleks budur bugünkü dersimiz refleks” dedi ho-camız..

Refleksin ne olduğunu deneyle birlikte öğrenmiştik .

İki yıl sonra 1938, Fizik öğretmeni Ecvet hoca, laboratuarda içimizden bir öğrencinin kantara benzer bir aracın üzerine çıkmasını istedi. Aracın karşısında dairesel demir bir levha vardı. Kantar biçimindeki aracı elektrik kablosuna bağladı ve vınlama sesini işitmeye başladık. Sonra Ecvet hocanın sesini duyduk:

-Elini demir levhaya doğru uzat.

Gördüklerimize inanamadık. Öğrencinin parmaklarından demir levhaya kıvılcımlar uçuşuyordu.

-Öğrenciye yüklenen statik elektrik şimdi demir levhaya aktarılıyor. Buna elektrik akımının öğrencinin vücudundan boşalımı diyoruz. Nesneler birbirine sürtündüğünde statik elektrik akımı doğar.

Dört yıl sonra (1942), Yüksek Mühendis Okulunun ikinci sınıfında Kerim Erim Hoca,( Ordinarius prof), kara tahtaya upuzun denklemi yazıp ta yüzü bize doğru döndü-ğünde elindeki tebeşir küçülüvermiş ve yarım saat sürmüştü o upuzun denklemin yazılması.

-Bu “n” boyutlu uzayda bir hiperdüzlem denklemi’dir,

Sınıf arkadaşımız Fehiman Tokluoğlu ayağa kalktı, şunları söyledi:

-Hocam, bizler mühendis olunca tüm sorunları, 3 boyutlu uzayda çözeceğiz, üç boyutlu uzayda yaşa-maktayız..

-Haklısınız. Fakat ben nasıl düşünmeniz gerektiğini anlatmak istiyorum. Şu şu katsayılar sıfır olursa 3 boyutlu uzayla karşılaşırsınız. Şu katsayıyı sıfır olduğunda iki boyutlu bir düzlem ortaya çıkar ve bir daire ile karşılaşırsınız. Şimdi soruyorum. Dairenin merkez nerede, içinde mi dışında mı?

Bir noktadan eşit uzaklıktaki noktaların daire oluşturduğu tanımını zihnimizden silmiş; dairenin,” n” boyutlu uzayda hiper düzlemin bir ayrıntısı, özeli olduğu tanımını getirmişti. Her ayrıntı bir genelin parçası değil midir? Ayrıntıyı tanıyabilmemiz için onun hangi genelin özel durumu olduğunu bilmemiz gerektiğini öğrenmiştik. Böylesi deneysel eğitimden yoksunlaştırılan ülkemizde şimdi bizler genel ile değil ayrıntılarla uğraşarak anlaşmazlık konuları yaratmaktayız.

Bir yıl sonra1943: Doçent Orhan Ünsaç’ın dersindeyiz. Bir çelik köprünün statik hesabının nasıl yapacağımızı anlatıyordu. Dersin sonunda sınav yapacağını söyledi. O yıl sınavlardan bezmiş usanmıştık. Yazılı sınav yaparsa yapsın, boş kağıt verecek, soruları yanıtsız bırakacaktık. Gerçekten de ardaşık derste kara tahtaya üç soru yazmış , upuzun boyu ile bizlere bakmaya başlamıştı. Boş kağıt verme kararı bir anda unutuluverdi. İlk fısıltı sınıfta dolaşmaya başladı: ”Kolaymış sorular”. Ertesi derste dağıtılan kâğıtlarda 20 üzerinden kimine 9 kimine 15 vermişti ve benim bomboş olan kağıdımda aldığım not 19 idi. Ertesi günü Orhan Ünsaç hocamızı odasında gördüm ve boş kağıdıma 19 vermesini yadırgadığımı söylemiştim. Yüzüme baktı,

-Haklısın o notu boş kağıdındaki bilgiye değil senin davranışına verdim, dedi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün okullarında öğretmenler yalınızca bilgi vermeyi üstlenmiş değillerdi, onların bundan daha önemli işlevleri vardı, her biri bizlere örnek olmayı da üstlenmişlerdi. Ve onlar yalınızca sınıfta de-ğil, sınıfın dışında da bizlerin öğretmeniydi.

1.Mustafa Kemal Atatürk’ün Okulunda Ders Derste Öğrenilirdi.

Defterlerimiz kitaplarımız sınıfta sıralarımızın gözünde kalırdı ve evde ders çalışmak söz konusu değildi. Çünkü öğle tatili sonrasında saat 13’de başlayarak 16’da sona eren ve adına ”Mütalâa” denilen süre içinde o gün öğrendiklerimiz, tartışılır zihnimizde pekiş-irdi.

Tarih Öğretmeni Niyazi Tevfik Hoca Tramvay’ı durduruyor.

Beşiktaş’ta set üstünde 150 basaklı merdiveni tırmanarak çıktığımız eve doğru yürüyordum ki, tramvay’ın durduğunu ve vatmanın başını uzatıp Nejat Ölçen diye bağırdığını duydum.İrkildim ve de şaşırdım.

-Gel hocan seni çağırıyor,demişti.

Tramvayın basamağına adımımı atmıştım ki, vatman elimden tutmuş beni içeriye sokarak “Nejat Ölçen’i getirdim” demişti. En ön sırada Tarih öğretmenimiz Niyazi Tevfik oturuyordu. Yolculara dönerek

-Bu öğrencim Nejat Ölçen Yüksek Mühendis Mek-tebinin imtihanını kazandı, şimdi onu alkışlayınız.

Oysa nasıl diyebilirdim ki, giriş sınavını kazanmadan Yüksek Mühendis Mektebine giren bir öğrenci varsa eğer o sadece ben idim.Anlatayım:

Lise’yi bitirmek yüksek okula girebilmek olanağını sağ-lamıyordu. Bakalorya adında genel kültür ve genel kavrama yetisini ölçen bir sınavı da kazanmak gerekiyordu. Bakalorya sınavını kazanmış olmama karşın amacım, Güzel Sanatlar Akademisi’nde ressam olmaktı. Babam’ın yaptığı yağlıboya resimlerin bir benzerini ben de yapabilmeliydim.

Ne var ki sınıf arkadaşım Yüksek Mühendis Mektebi’ne kaydını yaptıracak ve birlikte Fındıklı semtindeki Güzel Sanatlar Akademisine giderek benim kaydımı yaptı-racaktık. Birlikte Dolmabahçe doğru yürümeye başla-mıştık. 1940 yılının bir Haziran günü.

O yıllarda Mühendis okulu Gümüşsuyu sırtlarında görkemli taş binanın içindeydi. Zemin katta bütünleme sınavından çıkmış öğrenciler bir soruya doğru yanıt verip vermediklerini tartışıyorlardı. Aralarına katıldım. Onlarla konuşmaya başladım. Bu sorunun gerçek yanıtı Wim-shurst aletiyle ölçülür dedim. Suratıma baktılar. Kolumun altındaki dosyayı biri aldı ve hangi denklemin yazılması gerektiğini anlatmaya başladım. Sanıyorum Fizik dersi-inin en başarılı öğrencisi bendim. Onlar benin aynı okulun bir başka bölümünde öğrenci olduğumu sanmış olmalıydılar.

Kabataş Erkek Lisesini bitirip Mühendis Okulunda asistan olan Faruk Umar bana bir kağıt uzattı üzerinde 119 sayısı yazılıydı “senin sınava girme kaydını yap-tırdım,dedi.

Öğrenci grubundan ayrıldım aynı zemin kattaki kayıt odasına girdim, dosyamı geri vermelerini istedim. Kayda geçen dosyayı geri veremeyiz dediler. Okul müdürünün adını öğrendim, üst katta okul müdürü Tevfik Taylan’ın odasının önünde bir süre bekledim. Kapıya parmaklarımla dokundum ve içeri girdiğimde beyaz giysiler içinde çok uzun boylu okul müdürü ile kar-şılaştım. Ne söyleyeceğimi biliyormuş gibi suratıma bakıyordu. Güzel Sanatlar Akademisine kaydımı yaptırmam için dosyamın geri verilmesini rica etmeye başlamıştım ki, sözümü kesti:

Evladım sen bizim öğrencimiz olacaksın,dedi

Güzel Sanatlar Akademisi’ne gitmeliydim.. Akademi müdürünün General Fevzi Çakmağın damadı Ümit hoca olduğunu öğrendim. Babamın Çatalca Müstahkem Mev-ki komutanı Albay olduğunu söyler kaydımı yaptırırdım. O da beni sessizce dinledi. Yüzüme baktı,

-Evladım senin için demek ki o okul münasip imiş

Bir tek çözüm yolu kalmıştı, Yüksek Mühendis Oku-lunun sınavına girmemek ya da girersem sorulara yanlış yanıt vermek.

Ne var ki, matematik sorusunu beğenmiştim. Ona belki de en doğru yanıtı vermişimdir. Çünkü Kabataş Erkek Lisesi 6 Fen son sınıf öğrencisi iken bu o okulda yayınlanan “Matematik Kültür” dergisine abone olmuştum ve bir matematik sorusuna ilettiğim yazılı yanıt nedeniyle birincilik ödülü almış, yanıtım dergide olduğu gibi yayınlanmıştı. Soru şöyleydi:

Birbirinden “e” uzaklıktaki iki paralel doğruya “d” uzunluğunda bir doğru parçasını yerleştiriniz.

Birbirine paralel iki doğru arasındaki “e”uzaklığı verdikleri doğru parçasından küçük mü büyük mü ya da ona eşit miydi? Bunu merak ettiğim için verdiğim yanıtta eğer “d” uzunluğundaki doğru parçası iki paralelin arasındaki “e”den küçük ise sorunuzun çözümü yoktur, eğer eşit ise bir tek çözüm, “d”uzunluğundaki doğru parçası, eğer “e” den büyük ise, o zaman iki çözümü vardır, diye yazmıştım. Bununla da yetinmemiş, pergelin iki ucunu “d” kadar açar bir ucunu paralelin birinde tutarak, öteki ucu paraleli “d” eğer “e”den büyük ise iki farklı noktada keser, demiş bir de resim eklemiştim. Matematik öğretmenimiz salla Baş Kemal hoca, bir matematiksel soruyu çözdüğünüzde sonucun doğru olup olmadığından kuşku duymanız ve çözümün doğru olduğunu kanıtlamanız gerekir, demişti. Onun bu sözünü unutmamıştım.

Yüksek Mühendis Okuluna giriş sınavında kimya sorusu da hoşuma gitmişti. Tri Nitra Sellüloz parçalandığında aşağıdaki elementler ne miktarda belirir. Atom ağır-lıklarını katsayı kabul ederek dört denklem oluşturmuş ve elementlerin miktarlarını dört bilinmeyen dört denklemin çözümü olarak yanıtlamıştım. Sadece matematik ve kimya soruları hoşuma gittiği için yanıtlamış öteki sınavlara girmemiştim. Bir süre sonra Cumhuriyet gazetesinde sınavı kazananlar çizelgesinde adımı görünce inanamadım. Hemen okula gittim, çizelgede adımın yer almaması gerektiğini söyledim ve dosyamın geri verilmesinin gerektiğini de sözlerime ekledim.

Giriş katındaki görevliler beni dinliyor sınava girmeden sınav kazanan kişi olmamın nedenini anlamaya çalışıyor olmalıydılar ki biri, en yaşlı olanı,

Her hoca ilk derste sorunun yanıtını açıklayacak, verdiğin yanıtın doğru olup olmadığını o zaman öğrenirsin, dedi.

Kimya dersinin hocası Prof.İlhami Civaoğlu Tri Nitra Sellüloz’ün parçalanması sorusuna doğru yanıtı anlatırken, kara tahtaya 4 denklem yazmıştı:

Bu sorunun denklem ile çözüldüğünü sınava giren bir öğrenciden öğrendim. Ne var ki, öteki sınavlara girmemiş, jüri kararıyla onun aranızda yer almasını sağladım,dedi..

Sınavlara girmeden sınav kazandığımı o zaman öğrendim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün okulları zihne bilgi yığmayı değil özgür düşünmeyi ve sorgulayıcı zihin yaratmayı amaç almıştı.Yaşamım boyunca bunun zararını çekece-ğimi nereden bilirdim.Geçimsiz kişi oluvermiştim..

2.Eğitim, Öğrencinin Zihnini Keşfetmeli

Werner von Braun,yatılı ilk okulun en tembel öğrencisi idi. Babasını küçük yaşta yitirdiği için yatılı okulda öğrenime başlamak zorunda kalmış olmalıydı. Ne var ki, çalışmıyor ve her zaman gök yüzüne bakıyordu. Özellikle de gece kurslarında gözleri gök yüzündeydi! Sınıf öğretmeni, küçük Braun’un niçin sürekli göğe baktığını anlamıştı. Belki de orada bir yıldıza uçmayı düşünüyor olmalıydı kim bilir. Okul yönetimi sınıf öğretmeninin önerisine uyarak bir teleskop satın almaya karar verir. Bir koşulla von Braun çatı katına yerleştirilen teleskop ile gökyüzüne bakacak ve fakat dersine de çalışacaktı.

Bir gün evin kapısı çalınır ve annesi yine oğlunun tembel olduğuna ilişkin yazı geleceği korkusuyla ve titreyen elleriyle kapıyı açarak postacının uzattığı zarfı alır, bir süre açamaz. Ne yazılıydı zarfın içindeki küçük kağıtta? Küçücük Braun sınıfının en başarılı öğrencisi olmuştu.

Sıvı oksijen yakıtının ısısına dayanamayarak eriyen uzay araçlarının dayanıklı alaşım ile donatımını keşfeden kişi Werner von Braun değil, aslında onunun zihnini keşfeden sınıf öğretmeni idi..

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail