Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 47 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


SAVAŞ BATAĞI KARŞISINDA TÜRKİYE

Ali Nejat Ölçen

ve zararlı yönetilmek gibi bir lüksü olamaz. Bu topraklar, doğu ile batı arasındaki çelişkilerin düğümlendiği siyasal ve ekonomik çıkarlar dengesinin koruyucusu durumundadır. Çıkarlar dengesinin bozulmasında ya da korunmasında, Anadolu gibi bir toprak parçasının sorumluluk taşıdığına bugüne kadar tarih tanıklık etmiş değildir. Fransa ile Almanya arasındaki iki dünya savaşına neden olan çelişkiyi, bugün AB'ye dönüşen AKÇT (Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu) ile çözmüş olmasına karşın, Orta Doğu hala kendi jeopolitik çelişkilerinden kurtulamamıştır. Bunun en yakın örneğini, ABD'nin Irak üzerinde egemenlik kurması girişiminde görüyoruz. Filistin-İsrail çatışması da bunun bir başka örneğidir. Bu durumuyla Orta Doğu için cadı kazanı demek yanlış olmaz.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'nin Batı'ya yönelik Marshall Planı belli bir nedenle ( o neden şimdilerde daha iyi anlaşılıyor) önce Türkiye'de uygulamaya sokulmuştur. Neden? Çünkü Anadolu'da Atatürk sonrası iktidarlara, bu yardım kapanıyla tüm isteklerini kabul ettirecekleri koşulları yaratabileceklerdi.

Böylelikle iki yararı bir arada ve alışılmış deyimiyle bir taşla iki kuş vurmuş oluyordu ABD.. Bir yandan, İkinci Dünya Savaşının neden olduğu talep daralmasını yeniden canlandırarak, kendisi için pazar yaratmış olacak ve öte yandan gözü pek ordusu ile Türkiye'yi yanına çekerek, ona Orta Doğu bekçiliği görevini verecekti. Ona göre, işe eğitimle başlamalı, sağladığı burslarla, ileride iktidara geçecek olan yandaşlarını yetiş-tirmeliydi. Bunu başarmakta hiçbir güçlükle karşılaşmadı ve adı sanı bilinmeyen kişiler bir gecede siyasetin en üst düzeyine yerleştirildiler.

Özetle söylenecek olursa, 20.yüz yılda emper-yalizmin bir kanadı "demokrasi" iken 21. Yüz yılda ikinci kanadını "insan hakları sözüm ona küreselleşme" ögesi oluşturdu.

Ve böylece:

Kötü, yanlış ve zararlı yönetilen Türkiye, sadece kendisini kuşatan ağın giderek daraldığının ayırdına varmaksızın, bağımsızlığını yitirme noktasına ulaşmış oldu. Şimdi, yitirmekte olduğu sadece, bağımsızlığı mı sorusu ideolojik tercihlerin ötesinde, tüm aydın yurtseverlerin zihnini kurcalamalı ve emperyalizme karşı ortak davranış ve karşı çıkış biçimi yaratılmalıdır.

Türkiye'nin Ortadoğu Bekçiliğini birkaç avuç dolar karşılığında üstlenmesi, 21 nci yüzyıl başında sıcak savaşa ABD yanında atılması süreciyle örtüşmeye başlamıştır. Bir bakıma, bugün Türkiye, ABD yanında Orta Doğudaki her girişime destek vermenin yükümlülüğünü (hem de karşılıksız) yüklenmeye tutsak duruma düşmüştür.

Bir bakıma bu tutsaklığın eğitiminden geçmiş olan kadrolarca yönetildiği ve yönlen-dirildiğimiz içindir ki, ABD'ye destek verme-menin yadırgandığı kamun oyu da oluşturulmuş görünüyor.

25 Aralık 2002 günü basına yansıyan ve büyük harflerle ilk sayfalarda yer alan haberler eğer gerçeği yansıtıyorsa, ülkenin yazgısını savaş içinde karanlığa sürükleyecek olan kararların, kapalı kapılar arkasında alındığını ve ulustan gizlendiğini görüyoruz. . Ulusun yazgısını, adına siyaset ve devlet adamı (!) denen kişilerin olumsuz ve de zararlı yönde etkileyecek böylesi yaşamsal kararlara boyun eğmeye nasıl cüret ettikleri şimdi daha kolay anlaşılmaktadır.

Doğunun en sorunsal kenti olan Diyarbakır'da 80 bin ABD'li askerin en az beş yıl süreyle konuşlandırılmasına karar vermek demek, sadece Türkiye'nin komşusu ülkeyle savaşması değil, fakat bundan "daha elim ve daha vahim olmak üzere cebren ve hile ile, aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilecek, bütün tersanelerine giri- lecek memleketin bir köşesi bilfiil işgal edilmiş" olacaktır.

Kimi köşe yazarlarının ve siyaset adamlarının, Irak'a Türk Ordusunun ABD'nin yandaşı olarak girmemesi, girmesinden daha zararlı sonuçlara neden olur biçimindeki varsayımları da yanlıştır ya da bir aldatmacadır.

Çünkü, savaş için fizibilite hesabı yapılamaz. Türkiye'nin savaşa sürüklenmesinden doğacak güncel zararlarını hesaplamak olanak dışıdır. Onun zararları, savaş sonrasında yıllarca sürer ve uluslar arası komşuluk ilişkilerinin bozulmasını onarmak kimi zaman olanaksız da olur. Ayrıca, Mehmetçiğin yaşamını dolar karşılığında satmaya hiçbir siyasal iktidarın hakkı olmamalıdır.

ABD'nin Irak'a olası saldırısıyla, üstünlüğünü yitirmeye ilk adımı atmış olacağını düşünü-yoruz.. Vietnam'dan yeterinde ders alınmadığı anlaşılıyor. Irak'a girmesinin görünürdeki gerekçesinin Saddam'nın hunhar iktidarını devirmek ve demokratik devlet yapısını oluşturmak değil, oradaki petrol kaynaklarını fiili denetim altına almak olduğunu tüm dünya biliyor olmalıdır. Arap yarım adasında, hunhar-ca yönetim sadece Irak'ta mı? Ve dünyanın gözleri önünde, bir devlette, savaş yoluyla demokrasi inşa edilmiş midir. Edilebilir mi? Demokrasi, bir ulusun geleneklerinden, kültüründen, tarihsel mirasının bilinç altına kazınmış alışkanlıklarından bağımsız, sadece hukuksal bir sistem midir?

Emperyalizmin "demokrasi" yi maske olarak kullanmayı sürdürmesi artık kınanmalıdır. Irak'a ABD'nin saldırısı, dünya barışını zedeleyen en büyük yanılgı olacak ve karşısında yeni "El Kaide" örgütlerinin doğuşuna yol açacaktır. Bu kez yarattığı El Kaide'lerin ABD'ye uyguladığı gerilla savaşının üstesinden gelineceğini hiç kimse ileri süremez. Irak, Arap yarım adasındaki öteki İslam ülkelerinden çok farklı bir yapıya sahiptir. Mezopotamya uygarlığının torunlarıdırlar. Daha dayanıklı ve savaşçıdırlar. Yurt savunmasında belli bir bilinç düzeyindedirler. ABD'nin saldırısını şu ya da bu biçimde karşılıksız bırakmazlar ve çok ta pahalı ödetebilirler.

ABD Başkanı Bay Bush, demokrasinin varolduğunu sandığımız bir ülkede bizce, savaş çıl-gınıdır. Üstelik tarih bilincinden de yoksun olduğu anlaşılıyor. Irak'ta Saddam varsa, savaş çılgını bir ikinci Saddam da ABD'nin başındadır. Henüz delikanlılık çağını aşamamış bu kişi, dünyaya hangi felaketi getireceğinin ayırdına varmış görünmüyor. ABD'nin gücünü savaş tutkusuyla dünya kamu oyuna kabul ettireceğini sanıyor. Bugün kendisinin yanında görünen Avrupa'yı ve de Türkiye'yi kendisinden uzaklaştırabilir. Ortadoğu petrolleri üzerinde ABD'nin tekil denetimine sessiz kalınacağını düşünmesi yanlış olacaktır. Bush'un bunu algılayacak sağ duyuya sahip olduğu da kuşkuludur.

Yazılı ve görsel basınımız da Türkiye'yi bu dar boğaza sürükleyen siyasal iktidarlar kadar sorumludur ve suçludur. Bu gün de Kofi Annan'ın Kıbrıs'a parçalı devlet modelini getiren önerini, gözü kapalı öven ve bunu kaçırılamaz fırsat olarak yorumlayan, öneriyi görmek, incelemek zahmetine bile katlanmadan, onu yadsımanın, kabul etmemenin büyük yanılgı olacağını ileri süren kimi köşe yazarları şimdi de, Türkiye'nin Irak'a karşı savaşta ABD'nin yanında olmasından doğacak yararlardan söz etmeye başladılar.

1.Ülkemizde MEDYAnın Mandacı Mantığı

Saddamın her türlü eleştiri ve kınamaya açık davranış ve yönetim biçimini uygun görmenin olanaksızlığı bir yana, onu adam etmek görevini, üstlenmeye Bay Bush'un hakkı olmamalıdır. Uluslar arası hukukun buna izin veren bir kuralı mevcut mu?Hayır. Ne var ki, bizim basınımızda Irak'a karşı bir saldırıda, Sadda-mın söz din-lemez, ABD'den gelen buyruklara boyun eğmez eğmediği için, "durumun vahame-tini kavramaktan aciz" olduğu için, ABD'nim bu saldırışına meşruiyet kazandıracağını söyleyen köşe yazarımız bile var. İşte 24 Aralık 2002 günlü Hürriyet gazetesinde Hadi Uluengin'in kanısı:

Irak savaşının artık yüzde doksan ihtimalle kesinleştiğini söyleyebiliriz...Durumun vahametini görmekten aciz bir Saddamın kör kör parmağım gözüne yeni dalavereler çevirmeye kalkışması; "W" rümuzlu George Bush'a projektörle aradığı uluslararası meşruiyeti altın tepsi içinde sunması, muhtemelen bir askeri harekatı mukadder kılıyor.

Yazarın burada ileri sürdüğü mantığı anlamak olanaksız. Bununla da yetinmiyor, makalesinin orta yerinde:

Çare yok harekata katılacağız, diyor. Ve nedenini de şöyle açıklıyor:

BM kararıyla meşruiyet kazanmış bir "kolluk operasyonu" na (!) en azından "coğrafi des-tek" sağlamak yükümlülüğünü taşıyoruz.

Yazıda "coğrafi destek" sözcüğündeki ünlem işareti yazara aittir ve biz bunun ne anlama geldiğini anlayamadık. Diyarbakır'a 5 yıl süreyle 80 000 ABD askerinin konuşlanmasının "coğrafi destek " olarak nitelenecek basit bir karar olacağı düşünülemez. İkincisi, coğrafi destek verme yükümlülüğümüzün olduğu ileri sürülemez. Neden ileri sürülemez? Nato Sözleşmesi'nin 5 inci. maddesi Türkiye'ye yönelen bir saldırıda NATO' yükümlülük üstlenmiyor ki, biz üstlenelim. Ayrıca ABD'ye destek vermek yükümlülüğüne ilişkin gizli ikili anlaşma mı var. Hadi Uluengin biliyorsa açıklamalı, ya da böylesi desteksiz atışlardan vazgeçmelidir.

Aynı gazetede hemen aynı gün, Ertuğrul Özkök'ün yazısında ileri sürdüğü özürlü mantığa da değinmeliyiz. Şöyle yazıyor:

Biz Ankara'da oturup tartışırken, bir gün bakarız İncirlik'e Amerikan askerleri inmeye başlamış. İşte bu nedenle, kendi payıma en iyisi..Amerikan askerlerine "transit geçiş izni.

Sonra devam ediyor:

Üslerinden uçakların kalkmasına izin veren bir ülke, toprağından aynı şekilde asker geçmesine neden izin vermesin?

Türkiye razı olmasa bile, ABD'nin ordusu İncirlik'e iner ve Türkiye'de buna seyirci olur, öyle mi? Türkiye kendi topraklarını korumasını bilen orduya sahip değil mi.? Bu denli güçsüz mü Türkiye? Ve ABD, Türkiye'nin razı olmadığı kara parçasına hangi cesaretle inebilir? O gün gelirse, belki Ertuğrul Özkök ve onun gibiler seyirci kalmayı yeğleyebilir, fakat bu satırları yazan kişi,Ali Nejat ve onlarca yüzbinler, yerinde duramaz ve ölmek yada öldürmek arasındaki seçimini kolayca yapabilir. Mustafa Kemal Atatürk, bu toprakları Cumhuriyetle birlikte bizlere emanet etti. Özkök'ün kanısını değil yazmak, düşünmek bile yanlış. Tutsaklığa boyun eğen uluslar, tutsak olmaya tutsaktırlar. Binlece yıllık tarihinde tutsak olmaya boyun eğmeyen bir ulus varsa o da Türk ulusudur.

Cüneyt Ülsever daha da ileri giderek, AKP'ye:

Mertçe TBMM'de oylama yapın ve orada savaşa hayır deyin. Böylece vereceğiniz oyun siyasi sorumluluğunu yüklenin. Savaşa katılmayacak Türkiye'nin başına geleceklerin vebalini sırtınıza yüklenin.

Savaşa katılmanın vebali olmayacağını bu köşe yazarı acaba nasıl bilmektedir. TBMM'nin savaşa hayır demesinin evet demesinden daha çok yararlı olacağına hangi nedenlerle inanmamaktadır. Belli değil.

Türkiye'nin tirajı en yüksek olan bir gazetenin köşe yazarları, hiçbir tutarlı ve geçerli, gerekli ve de yararlı gerekçe ileri süremeden, savaşa katılmadan yana tavır koyarak kamu oyunun yanlış etkilenmesine neden olmaktadırlar.

"Tabii ABD'nin Türkiye'deki borozanları ile "büyük düşünme" adına saçmalamayı marifet sanan macera heveslileri..

Biz söylemiyoruz bunu, aynı gazetenin köşe Oktay Ekşi 29 Aralık 2002 günlü yazısında haklı olarak, böyle bir gerçeğin altını çiziyor.

Irak'a ADD'nin saldırı planında sorunun sadece Türkiye'nin topraklarından yararlanmak olduğu sanılmamalı. Onlar için bundan daha önemli olanı, Türk askerinin daha ucuz ölmeye razı edilmesi' nden kaynaklanıyor. Dışişleri bakanı Yaşar Yakış adındaki bir yakışıksız kişinin, TBMM'nin Dışişleri Komisyonunda bunu açıkça dile getirdiğine tanık oluyoruz. Eğer doğruysa:

Eğer savaşa girmezsek, daha çok Amerikan askeri ölecek. Ve Amerikalılar ömür boyu billah "eğer Türkler katılsaydı bu kadar şehit vermezdik, Türkler nasıl müttefik" diyecekler

Bir kez Hıristiyan dünyasında,görev başında ya da din uğruna ölenler için pek öyle "şehit" sözcüğü kullanılmaz. O nedenle, "One who dies in battle, for Islam, martyr" olarak tanımlanmaktadır sözlükte.

Dış İşleri Bakanı'nın bu düşüncesini, söz konusu komisyonda bir sohbet sırasında söylediği anlaşılıyor

Yıllar önce, Türkiye'ye gelen ABD'nin Savunma Bakan Yardımcısı, 1970'li yıllarda, Abdi İpekçi ile yaptığı söyleşide, Türk askerinin ABD askerinin maliyetinin yarısı kadar bir harcama gerektirdiğini açıklamıştı

ABD'nin Irak'a saldırısının Türkiye'nin ABD'ye her türlü hizmet sunmasının karşılığında kaç milyar dolar yardım alınacağının düşünülmesi, çok çirkin, çirkin olduğu kadar zararlı, zararlı olduğu kadar onur kırıcıdır. Bunun utanç verici açık anlamı şudur: Biz insanımızın kanını ABD'nin çıkarları için satılığa çıkarabiliriz.!

ABD'nin ödeyeceği savaş rüşveti ve o rüşveti almaya razı olacak siyasal iktidar, ülkemizin uzun erimde uğrayacağı siyasal ve ekonomik zararları yıllar boyu gideremez. Irak'ta Saddam karşıtı güçlerin bu ABD operasyonu sonrasında iktidara geleceği ve uzun süre iktidarda kalacağını bu günden kimse bilemez. Ve ABD'nin gücü bu petrol bölgesinde yeni bir coğrafya oluştur-maya da yetmeyebilir. Ayrıca bugün o operasyonu desteklemeye zorunluluk duyan İngiltere ve Almanya ve hatta Fransa'nın yakın bir gelecekte ABD ile çıkar farklılığını yaşa-mayacağını bugünden kimse ileri süremez. Irak petrol kaynaklarını ABD'nin yalnız başına denetimi altına almasının bir başka anlamı, Irak'tan petrol dışalımı yapan Almanya, İngiltere ve Fransa'nın bu alandaki talebini de denetim altına almış olacağı içindir ki, başlangıçta karşıymış gibi göründükleri bu operasyona " kerhen" boyun eğmek, destek vermek zorunda kaldılar ve böylelikle de Birleşmiş Milletlerin Irak'a saldırısına yeşil ışık yakılmış oldu

Irak'a demokratik yönetim biçimini götürmek söylemi, ABD için petrol kaynaklarını denetim altına almanın yanında gülünç olacak kadar yapaydır ve uyduruk bir gerekçedir. ABD'nin çıkarlarının söz konusu olmadığı hiçbir ülkede demokrasinin olup olmaması onu ilgilendirecek değildir. Kuveyt ve Suudi Arabistan'da demokratik yönetim biçimi mi var? ADB'nin çıkarlarına direnen bir yönetim oralarda olsaydı, ABD'nin demokrasiyi götürmek bahanesiyle o yönetimleri de karşısına almaktan çekinmezdi. .

Ne yazık ki, dünya kamu oyunda barışın öncülüğünü yapma şansını, Türkiye'miz bir kaç avuç dolar karşılığında kaçırmaktadır.
Irak saldırısına,
1.Kayıtsız kalmak, katılmamak, destek vermemek,
2.Kara parçalarımızdan kimilerinin kullanılmasına izin vermek ve fakat bu saldırıda askerimizi kullanmamak
3.Kara parçalarımızın kullanımına izin verirken aynı zamanda askerimizin savaşa girmesine razı olmak,

türünde sadece üç seçenekten söz eden düşünceye de katılmayı gereksiz buluyoruz. Önce bu olayda sadece üç seçenek söz konusu değildir. Bir dördüncü seçenek ABD'nin bu saldırısına dünya kamu oyu önünde barıştan yana yüreklice karşı çıkmaktır.

Bu yazımızda, kendisini rant ekonomisine kaptırmış, yerli parasının değerini koruyamayan, ulusal geliri kadar borç içinde verimsizleşen, her geçen gün, gelir dağılımı bozulan, borcu borçla ödeyen; üstelik kitleleri açık sınırında yaşamaya boyun eğen kırılgan bir ekonominin böyle bir savaşı, üstlenip üstlenemeyeceği hemen hiç kimseyi ilgilendirmemektedir. Ve sorunun en sakıncalı yanı da aslında budur.

Irak'a saldırıya dolaylı dolaysız arka çıkmanın ekonomik faturasını da yıllarca ağır ödeye-ceğimizi, Körfez savaşındaki rakamlar ortaya çıkarmaktadır. Aslında bu üç seçenekten daha önemli olanı, Türkiye'nin kırılgan ekonomisinin dayanıp dayanmayacağı sorunudur. Merkez Ban-kası Başkanı, her ne kadar, savaşa hazırız diyorsa da (Hürriyet 18 Aralık 2002) moneta-rizme kapılarını ardına kadar açan ve üretimin dışına kayan ekonominin savaşa hazır olmadığını her halde, gece yarısı çöp kutularında ekmek arayan bireyler bilmektedir.

Savaşa girmeden önce, kararın açıklandığı gün, acaba dolar karşısında TL'nin %50 değer yitirerek 2.5 milyon TL'ye çıkmasını önleyecek araçlar Serdengeçtinin elinde var mı, var olsa bile döviz rezervimiz ne kadar süre daya-nabilecek? Böylesi iyimserliğe Serdengeçtinin kendisini nasıl kaptırdığını bilemiyoruz. Dövize talep olayının tümüyle spekülatif niteliğe büründüğünü ve sıcak paranın ikiz kardeşi ya da kan kardeşi olduğunu ve her ikisinin de yurtdışından gelen, üvey analar tarafından beslendiğini Serdengeçti bilmiyor mu?

Aşağıdaki bölümde konunun ekonomik yönünü inceleyeceğiz.

2.İslam Ülkelerine Olan Dış Ticaretimiz.

1989'a kadar İslam Konferansı ülkelerine olan dışsatımımızın, toplam dış satımımız içindeki ağırlığı,%30'ların üzerine çıkmıştı. Örneğin, top- lam dış satımımızın içinde İslam ülkelerinin payı, 1984'de % 37. 1985'de %42, !986'da % 40, 1987'de %30 idi. Fakat acaba bugün bu ağırlık neden % 13'ler düzeyine indi. Körfez savaşının olumsuz etkisinin kanıtıdır bu sonuç.

Bunun nedenini elbette ABD'nin körfez sava-şında "bir koyup 20 almanın "mantığıyla, ABD yanında yer almamızda aramamız gerekir. Şimdilerde ABD'nin Irak'a olan saldırısına dolaylı ya da dolaysız destek vermemizin, arka çıkmamızın, çıkar sağlama umudunun neden olacağı kayıpları çizelge 1 ve 2'deki sonuçlara bakarak tahminedebiliriz.

Çizelge 1. 1984-90 döneminde, İslam Konferansı ülkelerine
dış ticaretimiz. Milyon $.

Yıllar ... Dışsatım ...... Oran ....... Dışalım .... Oran .... Fark
1984........ 2641.......... %37.0.......... 3510...... %32.6.... - 869
1995........ 3341............. 42.0...........3738......... 33.0... .- 397
.986........ 2608............. 40.0.......... 2128..........19.5.... + 480
1987........ 3084............. 30.3.......... 3152......... 22.3...... - 68
1988........ 3527............. 30.3.......... 2935......... 20.5... + 592
1989........ 2874............. 24.7.......... 2926......... 18.6...... - 52
1990........ 2498............. 19.3...........3854..........17.3.....-1356
Ort. : ...... 2940 ......... %31.9 ........ 3178 ..... %23.4 .... - 238

Kaynak: Maliye Bakanlığı Yıllık Ekonomik Raporları ve PT, Ekonomik Göstergeler.
Not.Oranlar toplam dışsatım ve dışalım içinde İslam ülkelerinin payını gösteriyor

Çizelge 1'den de görüleceği gibi, İslam Konfe-ransı ülkelerine olan dıs satımımız, dış alımı-mızın

20 573/22243="0.92 " yani,% 92'sini karşılamaktadır. Oysa, öteki ülkeler için bu oran, aynı dönem için sadece % 65 dolayındadır. Bu sonuca şöyle de varılabilir:

(20575/0.319)/(2243/0.234)="0.65. Çizelge 2'de de 1990-2001 dönemi için İslam ülkelerine olan dış ticaretimize ilişkin rakamlara yer verilmiştir.

Çizelge 2. 1991-2001 döneminde, İslam Konferansı ülkelerine dış ticaretimiz.

Yıllar ... Dışsatım ..... Oran ..... Dışalım ... Oran ... FARK
1991...... 2730.......... %19.3........3188........ 14.9..... - 631
1993...... 2805............. 18.3....... 3519........ 12.0..... - 714
1994...... 3052............. 16.9....... 3372........ 14.5..... - 320
1995...... 3264............. 15.1....... 4320........ 12.1.... -1056
1996...... 3538............. 15.2....... 5268........ 12.1.... -1730
1997...... 3527............. 13.4........ 4935....... 10.2.... -1408
1998....... 4375............. 16.2....... 4211......... 9.2.... + 164
1999....... 3947............. 13.5....... 4050....... 10.0..... - 103
2000...... .3915..............14.1....... 7353....... 13.5.... -3438
2001....... 4197............. 13.4....... 5540....... 13.4.... -1343
Ort : ...... 3466 ......... %15.8 ..... 4470 ....%12.5 .. - 1003

Kaynak:Maliye Bakanlığı ve DPT,age. Milyom US dolar
Not:Oranlar, toplam dışsatım ve dışalım içinde İslam ülkelerinin payını göstermektedir. 3.ABD ile Dış Ticaretimiz.

Körfez savaşından sonra, İslam Konferansı ülkelerine olan dışsatımımız, dış alımımızın % 78'ini karşılar duruma girmiştir. Oysa bu oran 1990 öncesinde çizelge 1'den de görüleceği gibi % 92 idi Şimdi aşağıda yapacağımız hesap, Körfez savaşında ABD'nin yanında yer almanın dış ticaretimizde neden olduğu kaybı ortaya çıkaracaktır

İslam ülkelerine olan dış satımımızın toplam içindeki payı örneğin 1990-2000 döneminde ortala-ma %15.8 iken, acaba ABD'ye olan dış satımımızın ağırlığı ne kadardır. Bunun tam yarısı kadardı: % 7

Çizelge 3 incelenirse, görülecektir ki, ABD'ye olan dış satımımız, dış alımımızın ortalama % 56'ssını karşılamaktadır. İslam ülkelerine olan ticaretimiz, ABD'dekinden çok daha önemli boyutlara çıkmıştır, gelişme olanakları daha geniştir ve ABD gibi kimi mallarda artan dış satımımıza kota konulması gibi tutum da söz konusu değildir. Serbest piyasa ekonomisinin ve küreselleşmenin öncülüğünü yapan ABD, kendi ulusal ekonomisini

korumak amacıyla bu ilkeleri tersine çevirmekten kaçınmıyor .

1990-2001 döneminde 11 yıl içinde ABD'ye toplam 20.4.7 milyar dış satım karşılığında 36.5 milyar dışalım yaparak, 16.1 milyar ödemeler dengesi açığı vermiş olduk. Bu açık, dış satımımızın %79'u kadardı. Çizelge 3 bu gerçeğin kanıtı olarak gözlerimizin önünde duruyor. Oysa İslam ülkelerine olan dış satımımızın % 28'i ödemeler dengesi açığı veriyoruz ki, ABD'ye karşı ödemeler dengesi açının üçte birinden daha azdır. . Eğer Körfez savaşınakarışmış olmasaydık bu oran çizelge 1'den de görüleceği gibi 1670/20573="%8" dola-yında kalacak ve ABD ye karşı dış açığımızı onda biri kadar olacaktı.

Rakamlar bir gerçeği ortaya çıkarıyor, dış tica-retimizde güney komşularımız ülkemizin en verimli ekonomik hinterlandı olabilir. Bu olan-ağı kaçırmamalıyız.

Çizelge 3. 1990-2001 döneminde ABD İle Dış Ticaretimiz. Milyon $

Yıllar ..... Dışsatım .... Oran ...... Dışalım .... Oran ...... Fark
1991......... 913...........% 6.7........... 2255......%10.7 .....- 1342
1992......... 865.............. 5.9............2601......... 11.4.... - 1736
1993......... 986.............. 6.4........... 3351......... 11.4......- 2365
1994........1520.............. 8.4............ 2426........ 10.4........- 906
1995....... 1513.............. 7.0 ............3724........ 10.4..... - 2211
1996........1639.............. 7.1............ 3516.......... 8.1...... -1877
1997.........2020...............7.7............4345.......... 8.9..... - 2325
1998........ 2233.............. 8.3........... 4054.......... 8.8..... - 1821
1999........ 2437.............. 9.2........... 3038.......... 7.6....... - 643
2000........ 3135............ 11.3............3911.......... 7.2....... - 776
2001........ 3126............ 10.0............ 3261......... 7.9....... - 135
Ort: ........ 1853 ......... % 8.0 .......... 3320 .... % 9.3 .... - 1467

Kaynak :a.g.e Maliye Bk ve DPT

1980-1990 dönemimdeki ticaret ilişkilerimiz (ceteris paribus) korunabilse yani dış satımımız dışalımımızın % 92'sini karşılamayı sürdürebilseydi, 1991-2001 döneminde,İslam ülkelerine:

1. Dışalımız toplam 49172 milyon $ düzeyinde sabit kalsa bile, dışsatımımız 38131 milyon yerine 45238 milyon $ olurdu. Sadece dış ticare-timin

45238-38131= 7107 milyon $ kayba uğradığını görüyoruz.

2.Eğer, dış satımımız 38131 milyon $ düzeyinde kalsaydı, o taktirde dış alımımız 49172 milyon yerine 41450 milyon $ olurdu. Bu hesaba göre de

49172-41450="7722" milyon $ kayba uğradığımız görülüyor.

Körfez savaşına katılmanın savunma harcamalarına getirdiği yük bu hesabın içinde mevcut değildir.

Böylelikle, Körfez savaşının İslam ülkeleriyle olan dış ticaretimize on yıl içinde (1991-2001) indirdiği darbenin bedelini hesaplamış oluyoruz. Bu bedele, savaşa katılmanın yüklediği diğer harcamalar da dahil değildir.

4.ABD'den Gelen Komut.

Bugün basına yansıyan bilgiler (12 Aralık 2003) doğru ise, ABD'nin eski büyükelçilerinden Bay Parris'in söylediklerini ABD'den gelen komut olarak yorumlamak gerekir. Saygı sınırlarını aşan o komuta, Mustafa Kemal Atatürk ya da İsmet İnönü acaba ne yanıt verirdi diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Onların döneminde zaten hiçbir ülke böylesi komut göndermeye cesaret edemezdi. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin saygın bir yeri vardı. O dönemin siyaset ve devlet adamları, şimdikiler gibi "boş boğaz" değildiler. Ülkenin siyasal ve ekonomik tam bağımsızlığı, ulusal onur ile bütünleşmişti.

Bay Parris diyor ki:

Savaş biter ve barış masasına oturmaya sıra gelince poltonuzun içinde beklersinin. 2002 seçimlerini nasıl olsa Bush, kazanacak, hesabınızı ona göre yapın.

Bununla da yetinmiyor:
Savaş sonrasında Beyaz Sarayın telefonları hep meşgul çalar.
ABD'nin komutunu Türkiye'ye Kasımpaşa ağzıyla tebliğ ediyor!.
Ona efendice verilecek yanıt şu olmalıdır:

2004'de Başkanlık seçimlerini kimin kazanacağı Türkiye'nin değil, ABD'nin sorunudur.. Türkiye Cumhuriyeti Devleit, hangi masaya ne zaman hangi koşulla oturacağına kendisi karar verir. Savaştan pay almak için kurulan masada yer almamıza tarihimiz ve ulusal onurumun izin vermez.

Böyle bir yanıt, bugün hiçbir siyaset ve devlet adamının (!) zihninden geçemez. Çünkü onlar parti genel başkanlarının önünde ellerini oğuş-turarak, buyruk almaya kendilerini alıştırmış kişilerdir.

Onlardan hiç birsi bu savaş bizim savaşımız değildir diyecek gücü o yüzden gösteremezler. Bugün dış politikamızdaki kararsızlık, kaypaklık, çaresizlik buradan kaynaklanıyor.

Başbakan Gül, ise onun sözlerine iki gün sonra "ABD ile aramızdaki stratejik ittifaka kimse gölge düşüremez" gibi sudan bir yanıt vermekle yetindi. (Hürriyet,14.1.2003)

ABD'nin sözcüsü olduğu anlaşılan Bay Parris, şu gerçekleri acaba düşünüyor mu:

1.Arap Yarımadasında siyasal, ekonomik ve sınırsal dengeyi değiştirse bile ABD, uzun erimde o değişikliği kalıcı yapamaz.
2.Arap Yarımasasındaki petrol kaynaklarını ele geçirse bile, uzun sürede onun denetimini sağlamakta başarılı olamaz.
3.Kısa sürede başarılı görünse bile, o kaynaklardan yasal dışalım yoluyla talep sahibi olan Rusya, Hindistan gibi ülkeler üzerinde karar vermenin güçlüklerini aşamaz.
4.Irak'ın Demokratikleşmesi bahanesiyle Irak'a uygulayacağı saldırının, nasıl ters tepki yaratacağını ve bunu ABD'nin çok pahalıya ödeyeceğini, bugünden kimse bilemez.
.Saddam ve ona destek olan güçleri hafife almak yanlış olur. Ölümü göze alan insanların kendi ülkelerinin dışında El Kaide tipi gerilla savaşı başlatmayacağından kimse güvenli olamaz.
6.Ölümden başka seçenek bırakılmayan insanların, öldürmekten başka seçenek kullanmayacakları bilinmelidir. Kapalı bir odada, kediyi hiç kimse öldürememiştir.

ABD, iki yüz yılık çok kısa olan tarihind,e yoksul ülkelerdeki direncin ve yaşama tutkusunun (Vietnam örneğinden yeterince ders çıkarmadıkları anlaşılıyor) ne denli güçlü olduğunu henüz öğrenmemiş görünüyor..

5.Biyolojik Savaş Olasılığı.

Mikrobiyoloji biliminin yetkilileri, Irak'da biyo-lojik silah varsa, bunun aranarak bulunmasının olanaksızlığını düşünmektedirler. Örneğin 2 mikron parça büyüklüğünde (bir mikron milimet-renin binde biri kadardır) çinko kadmiyum sülfid, bir gemiden atılsa, 16 kilometre çapında etki alanı içinde her bir yere ulaşabilir. Eğer yaklaşık 200 kilogram, bir gemiden sahile paralel olarak 260 km. boyunca saçılsa, 75 000 kilometrekarelik bir alanı etkisi altına alır .(bakınız: Chemical And Bacteriol Weapons, A United Nations Report,1970) Gene örneğin, yarım kilo kadar salmonella kültürü, 5000 metreküp suyu öldürücü biçimde zehirlemektedir. Bu sudan insanın sadece bir kahve fincanı kadar içmesi yeterli. Yarım kilo Salmo-nella kültürünün yapacağı etki, 5 kg.botulinum ve 7 kg. stafilokoksik (staphilococcal) ile kolay sağlanabilmekte.

Birkaç litre şarbon sporuyla birkaç milyon insanın ölmesini sağlamak hiçte zor değil.

Ve Saddamın, buna benzer mikrobiyolojik Sal-dırıya girişmeyeceğini şimdiden hiç kimde bile-mez. Sanılmasın ki, bu mikrobiyolojik saldırıya kendi ülkesinde girişecektir. Hayır, tersine, mikrobiyolojik spore kullanacak ajanları, hem de ABD içinden satın alabilir ya da görevlendirir. Belki de öylelikle, ilk kez yurt dışında, mikrobiyolojik gerilla savaşını başlatan kişi olarak harp tarihine geçecektir, kim bilir.

O nedenle Irak'a saldıracak ABD askerlerinin aşılanması ya da gaz maskesi kullanmasına gerek kalmayabilir, ABD'de bunun 150 milyon kişiye uygulanması ve hatta gaz maskesi ile uyumaları ya da her fincan suyu laboratvar denetiminden sonra içmeleri gerekebilir.

Bu savaştan yenik ve büyük zararla çıkmasının onurunu da belki Bay Bush ve ABD halkı taşı-yacak. Kim bilir. Bizden söylemesi.

6.Kararsızlık kötü karadan kötüdür.

Türkiye'mizde bu denli kararsız bir siyasal iş başına gelmemişti. Kabine üyelerinin biri biriyle çelişkili söylemleri bir yana, kararsızlığın kaynağında kendi iç tutarsızlıkların ve belki de takiyyeye olan alışkanlıkların da etkisi olabilir.

Nedeni ne olursa olsun, dünya kamu oyunda Türk dış politasının bu denli güvenilmez olmasına ilişkin izlenim uyandırmaya hiçbir iktidarın hakkı olmaması gerekir. Aşağıya basından ak-tardığımız demeçlerin ne denli çelişkili, tutarsız ve de güvenilmez olduklarının kanıtlarıdır:

4 Aralık 2002.
Dışişleri Bakanı Yakış:Üsleri açabiliriz.
-25 Aralık 2002: Başbakan Gül, Irak savaşının arka yüzü konusunda sürpriz bilgiler verdi. 80 bin ABD askerinin hareket merkezi Diyarbakır olacak.(Hürriyet)
Başbakan Gül, Baykal'a Türkiye'nine önündeki 4 seçeneği şöyle sıraladı:

1.Hiçbir biçimde karışmamak.
2.Havaaalanların kullanılmasına izin vermek.
3.Havaalanlarının açılması ile birlikte geçici süre toprakların kullandırılması.
4.ABD ile birlikte hareket etmek (Milliyet)

26 Aralık 2002
AKP'li milletvekilleri savaşa karşı. Irak operasyonu bizim değil, ABD'nin çıkarınadır.

27 Aralık 2002
28 milyon dolar pazarlık. Ankara, Irak operasyonunda Türkiye'nin uğrayacağı 28 milyar dolarlık faturayı iki önemli ABD bürokratının önüne koydu.

28 Aralık 2002.
Türkiye'nin kararı:BM'siz katılmayız.

ABD'nine Hazine Bahan Yardımcısı John Taylor ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman'ın çantasından bol vaad çıktı.

8Aralık 2003.
Yakış'ın sözleri dünya basınında:Türk kamuoyu, binlerce ABD askerinin bırakın yerleşmesine, geçmesine bile hazır değil. (demek ki hazır duruma getirilebilir. Hükümet olarak sizin kararınız? a.n.ö).

Türkiye ,dün gece yarısı aniden Ankara'ya gelen İngiltere Savunma Bakanı ile 79 yıllık Kerkük Musul hesaplaşması için masaya oturuyor.

11.Ocak 2003.
İki uçak dolusu işadamı, Bakan Tüzmnen ile birlikte Bağdat'a ticaret için giderken, aynı saatlarda Irak'a savaş için hazırlanan ABD'ye incelenmesi iznini veren belge imzalandı.

13.Ocak 2003.
ABD'li uzmanlar (ne çabuk a.n.ö) gelmeye başladı. Türkiye'nin bazı üs ve limanlarında keşif çalışmaları yapacaklar.

15 Ocak 2003.
Başbakan Gül:ABD, Medyaya rüşvet verdi.
ABD'nin savaş kışkırtıcılığı için milyarlarca dolar ayırdığı, Türk medyasına da para aktarıldığı iddiaları var..

(Bir savı böyle açıklamak yanlış. Türkiye'de savaş kışkırtıcılığı yapmak için ABD'den para alan varsa, bunun kimler olduğunu araştırmak, Hükümetin görevi olmalıdır. Kamu oyu öylesi vatan hainlerini tanımalıdır.a.n.ö)

16 Ocak 2003.
Başbakan Gül:Savaş patlarsa başımıza patlar

Yukarıki alıntılar, şimdiki siyasal iktidarın hali pür melalini gösteriyor.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail