Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 106 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

12 EYLÜL 1980 ÖNCESİNİN FAŞİZMİ

BÖLÜM 3

12 EYLÜL 1980 ÖNCESİNİN FAŞİZMİ-I

Ali Nejat Ölçen

Bugünlerin faşizmini Türkiye’miz, 12 Eylül 1980’den çok önce Birinci (21.7.1977-5.1.1978) ve İkinci (12.11.1979-12.9.1980) Milliyetçi Cephe iktidarında yaşamaya başlamıştı. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) CHP Grup Başkanvekili olarak 30 Temmuz 1977 günü Birinci Milli-yetçi Cephe hükümeti’nin programına yönelik TBMM’nin genel kurulunda açıkladığında, bir tümcesi dışında Başbakan Süleyman Demirel dahil Adalet Partisi sıralarından karşı ses yükselmemişti. Konuşmasına şu sözleriyle başlamıştı:

ugünkü Cephe hükümeti, yurttaşlarımızdan eşitliği, şef-kati esirgemiştir. Onları iki hasım kampa bölmüş, arasına düşmanlık duyguları aşılamıştır. Cephe İktidarı suçlu iktidardır. Öyle sanıyoruz ki, bu iktidar baraj yapan uzmanlardan çok, işkence yapan uzmanlar istihdam etmiştir...

35 yıl önce TBMM kürsüsünde dile getirilen bu eleştiriler, bugünkü AKP iktidarını da kapsamına almaktadır. Aradaki benzerliği Türkiye’miz 50 yıl önce Demokrat Parti’nin ve 100 yıl önce de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarında yaşadı.

Süleyman Demirel’in Necmettin Erbakan’ı ve Turan Feyzioğlunu Başbakan yardımcısı olarak hükümete aldığı 31 Mart 1975-21 Haziran 1977 dönemindeki iktidarında, Türkiye’miz faşizmin en azılı günlerini yaşamaya başla-mıştı. Cihad namazı kılındıktan sonra sokaklara taşan azgın gruplar karşı görüş ve inançta olduğunu sandıkları iş yerlerini tahrip ediyorlardı. 17-18 Şubat 1975 günü çeşitli ille-rimizde çıkan kanlı olaylar, o iktidarın Anayasa’mızda ta-nımlanan temel hak ve özgürlükleri ve hukukun üstünlüğü ilkesini tersyüz ettiğinin kanıtıydı. Örneğin, o gün Tokat’ taki bütün dükkânların, mağazaların, iş yerlerinin vitrinlerine ve camlarına asılan zor kullanılarak yapıştırılan afişlerde Başbakan Yardımcısı Alpaslan Türkeş’in kırmızı zemin üzerinde fotoğrafı vardı. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat ölçen) Millet Meclisinin 30 Temmuz 1977 günlü birleşiminde bunu bu açıklamayı yaparken;

“Ne var yani bunda”

sesleri yükselmişti. Bunda neyin var olduğunu aşağıya aktardığımız konuşmasıyla açıkladığımda sesler kesilmiş ve başları öne doğru eğilmişti:

Hükümet ortaklarından Milliyetçi Hareket Partisinin Genel Başkanı,”Davadan dönen olursa vurunuz” diye genç, körpe kuşakları cinayet işlemeye sevk etmiştir. Buna hakkı olamaz, olmamalıdır. Bugün her Türk’ün iz-leyeceği ve gerekirse canını seve vereceği dava, Anaya-samızda tanımlanmıştır: Türkiye Cumhuriyeti’nin insan haklarına dayalı, millî, lâik ve sosyal hukuk devleti olması davasıdır bu dava. Hiç kimse kaynağını Anayasa’dan ve yasalardan almayan devlet yetkisine sahip çıkamaz, sahip çıkmamalıdır...O afişlerde Başakan Yardımcısı Alparslan’ın fotoğrafının alt köşesinde şunlar yazılıydı:

“Emanet olan davayı kucakladım, arkaya bakmadan yürüyorum. Hızlanıp koşmak gayreti içindeyim. Geride kalmayıp beni takip edin. Bu mücadelede herhangi bir sebeple düşersem bayrağı kapın daha ileri gidin. Geri dönersem vurun. Davaya katılıp geri dönen herkesi vurun”

Sayın Alparslan Türkeş tarafından yazılıp 15 liraya satılan ve Anda kitapevi tarafından basılan “Türkiye’nin Meseleleri”adlı kitabın 46’ncı sayfasında da aynı sözlerin yer aldığını gördük. Artık bu kişinin “benim faşist olduğumu ispata davet ediyorum sizi, aksi halde müf-terisiniz” demek hakkı elinde kalmamıştır.

Her Türk’ün izleyeceği dava, Anayasa’mızda tanımlanan davadır. Bu dava , Türkiye’nin ülkesi ve milletiyle bölün-mezliği davasıdır. Bu dava, Türkiye Cumhuriyeti’nin insan haklarına dayanan millî, demokratik, lâik ve sos-yal hukuk devleti olması davasıdır. Bu dava egemen-liğin hiçbir surette belli bir zümreye, sınıfa bırakılmaması davasıdır. Bu dava, hiçbir kimsenin ve organın Anayasa’dan kaynağını almayan devlet yetkisini kullanamaması, kullanma hakkına sahip olmaması davasıdır. Bu dava, herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devr-edilmez, vazgeçilmez hak ve hürriyetlere sahip olma, maddî ve manevî varlığını geliştirme davasıdır, eşitlik, iç barış, huzur davasıdır, sosyal hukuk devleti olma davasıdır...

İktidar sadece yatırım yapan, temel atan, bütçe düzenleyen, vergi alıp harcayan bir sistem, bir makine de-ğildir. İktidarın, muhalefete karşı, Anayasa’ya karşı, anayasal kurallara karşı, yasalara karşı, halka karşı, yoksul kitlelere karşı görevleri vardır.

Türkiye’de büyük suç işlenmektedir. Hükümetin işlediği suçun boyutu büyümüştür. İnsanlığı aşmıştır, demokra-siyi aşmıştır, Anayasa’yı aşmıştır. Devlet adamları Türkiye’yi ikiye bölmektedir: Vatan seven, vatan sevmeyen, ülkücü olan, ülkücü olmayan, milliyetçi olan milliyetçi olmayan, Türkçü olan Türkçü olmayan, gibi. Milliyetçi Hareket Partisinin Devlet dergisinin 196’cı sayısında ne deniyor, ne yazıyor:”Çocuklara millî kin ve millî ülkü vermeyen öğretim ve eğitim sistemi milliyetçi yetiştiremez. Aynı dergide:”Barış ne demektir. Kardeşlik ne demektir? Milliyetçilik, millî kin, millî ülkü üzerine kurulmuştur,” diye yazmaktan çekinilmiyor.

Gene Devlet dergisinin 232.sayısında:”Artık Türkiye’mizde sağ sol çatışması değil; Türk olanla Türk olma-yanların çatışması vardır” diye yazıyor.

Bu düşünceyi ne yazık ki 1 yıl sonra, Adalet Bakanının radyo ve televizyondan “vatansever olanla vatansever olmayanların çatışması” şeklinde duyurduğuna tanık oluyoruz. Bu denli bölücülük, halkı birbirine düşman kamplara ayırmak ve Devletin en üst düzeyindeki sorumlu kişilerin bu tür ortak amaç etrafında düşün birliğinde yer almaları suçtur ve bu suç Anayasanın 57. Maddesinde belirtilmiştir. Türk Ceza Kanununun 146. maddesinde yer almıştır. Hükümet böyle düşünürse, o Devlet temel özelliklerinden ve niteliklerinden yoksun kalır.

Orgeneral Kenan Evreni suçlayanlar önce kimlerin suçlu olduğunu görmek zorundadırlar. Çünkü:

Mustafa Kemal Atatürk’ün ulus+devlet bütünlüğünü korumayı amaç alan Cumhuriyetinin toplumsal kargaşaya sürüklenmesinin nedeni, 1975 yılı ile birlikte Devletimizin onu yönetme ciddiyeti ve kültürüne sahip olmayanların eline düşmüş olmasının sonucudur. 2000’li yıllarda da Dev-letimiz aynı sakıncaların içinde kendisini koruyamamanın sorunlarını yaşamaya başladı. Bir farkla ki, 12 Eylül 1980 öncesi faşizminin hukuku oluşturulmadan uy-gulanırken, 2000’li yıllarda AKP iktidarı Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP’un) uygulanabilmesinin koşulu olarak faşizmin huku-kunu oluşturmuş, yani faşizmi yasallaştırarak kurumlaştırmıştır. BOP’un eşbaşkanlığını üstlenebilmesi bunu gerekti-riyordu! O nedenle, şimdi Misak-ı Millî sınırlarımızın ku-şattığı Vatan bildiğimiz toprağımızda var olabilmek sorununu yaşamaktayız.

****

12 EYLÜL 1980 ÖNCESİNİN FAŞİZMİ-II

Ali Nejat Ölçen

1945’lerde çok partili demokratik düzene geçilmiş olmasına karşın siyasal iktidarların Demokrat Parti ile başlayan faşizmi, Süleyman Demirel’in Milliyetçi Cephe İktidarla-rıyla sürmüş, 12 Eylül 1980 sonrasının siyasal iktidarı AKP’ nin siyasal genlerine de bulaşmıştır. Faşizm, demokrasinin virüs’üdür çünkü çarpık siyasal yapıları kolayca bulur.

1980 öncesinin faşizmi, yasaları deliyordu, AKP iktidarının oluşturduğu faşizm ise yasalara yaslanıyor...Önce yasaların faşizmini oluşturdu. Gizli tanık, sanal internet mesajları vb.

Öyle anlaşılıyor ki, dışalım ürünü olan demokrasi, kendine özgü kültürünü oluşturamadığı sürece ülkemizde gerçeklik kazanamayacak. Eleştiriye tahammülsüzlük ve iktidarı Dev-let sanmak türündeki yanılgının da sonucudur tüm bunlar. Siyasal iktidarlar ülkemizde halkın, yargı ve de yasama erklerinin denetiminde olduğu gerçeğini hala kavrayamamışlar Açıkçası, hiç bir iktidar devletin kendisi değil sa-dece ve sadece devletin uygulayıcı aygıtıdır. 12 Eylül 1980 öncesi bu kurala uymayan siyasal partilerin bugün hiç birisinin izine rastlayamazsınız tümü tarihin çöplüğünde kaybolup çürümüştür.

İstanbul’da Kanlı Pazar

Devlet Suişleri Genel Müdürü Demirel, siyasete atılıp Başbakan olarak 27 Ekim 1965 günü Millet Meclisinde görüşmeye sunduğu hükümet programında, şu ilkeleri özel önem vererek ve sesini yükselterek açıklamıştı:

Devletin başlıca görevinin vatandaşın can ve mal emniyetini, seyahat ve çalışma hürriyetini teminat altına almak, yurdun emniyet ve asayişini gereği gibi korumak olduğuna kesin bir inançla sahip bulunan hüküme-timin...vs.

27 Ekim 1965 günü Millet Meclisinden güven oyu alan Süleyman Demirel’in hükümeti, vatandaşın can güvenliğini korudu mu? İstanbul’daki Kanlı Pazar nedeniyle ulusu-muzdan ve yaşamını yitiren iki genç yurttaşımızın ailelerinden özür diledi mi? O kanlı olaya neden olan “milli-yetçi geçinen” katillerin yığınağı Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) ve ” Komünizimle Mücadele Derneği” hakkında yasal işlem yapıldı mı? Filme alınan o olayda iki gencimizi öldüren katiller hakkında kovuşturma açıldı mı ?

ABD’nin 6.Filosu Akdeniz’de ne arıyordu. Zaten 1967 yılından beri İstanbul, 6.Filonun uğrak yeri olmuştu. Kimseye, hiçbir makama danışmadan, bilgi vermeden İstanbul boğazına giriyor Dolmabahçe önlerinde demir atıp bekliyordu. 18 Temmuz 1968’de 6.Filodan karaya çıkan ABD’li askerler denize atıldı ve kurtulup karada yürümeye çalışanlara da zamklı su püskürtüldü. “GO HOME” yazılı bandların onların sırtına yapışması kolayca sağlanıyordu. ABD yanlısı Demirel iktidarında Polislerin saldırısına uğrayan gençlerimizden bir gurup İTÜ’nin öğrenci yurduna sığınmıştı. İstanbul Hukuk Fakültesinde öğrenci olan Vedat Demircioğlu pencereden atılarak yaşamını yitirdi. Adalet Partisi’nin adaleti böyle bir adaletti.

1968’deki olaylar zihinlerde tazeliğini korurken ABD’nin 6.Filosu,13 Şubat 1969 günü gine göründü. 76 gençlik örgütü Taksim Meydanı’nda kınama toplantısı yapmaya karar vermişti. “Emperyalizme ve Sömürüye Son” mitingi yapılacaktı. Milli Türk Talebe Birliği de “Komünizmimle Mücadele Derneği” ile birleşerek (gerekirse silah, balta, hançer kullanmayı da göze alarak) Taksimde “Bayrağa Saygı” mitingi ile komünist dedikleri gençlere güçlerini gösterecekti. 16 Şubat 1969 günü Cuma namazından çıkarak Taksim’e ulaştılar ve alana girmekte olan emper-yalizm karşıtı gençlerin 400 kişilik ilk grubuna silah ve bıçaklarla tekbir getirerek saldırdılar. Güvenlik güçlerinin seyirci olduğu o saldırıda Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan yaşamını yitirdi 114 kişi yaralandı. “Genç Sinemacılar Grubu” olayları filme almıştı ne var ki yurt-taşların canını korumakla görevli olduğunu Millet Meclisinde açıklayan Süleyman Demirel, görevinin ne olduğunu unutarak filmin gösterimini engelleyen kararı almakta gecikmedi. Oysa o iki gencimizi öldürenlerin yakalanması da öylelikle engellemiş oldu. İçişleri Bakanı Faruk Sükan neredeydi? O Millet Meclisinde CHP milletvekillerinin dolaplarını baskın yaparak aramakla meşguldü.

Eğer demokratik bir batı ülkesinde İçişleri Bakanı olsaydı o, kendisini kapının dışında bulurdu.

Gençlerin milliyetçi-komünist biçiminde birbirine düşman

iki kampa bölünüşü Süleyman Demirel’in 1965 yılının Ekim ayındaki iktidarıyla birlikte başlar. Millî Türk Talebe Birliği derneğinin sözde milliyetçi olan kadrolarında R.T. Erdoğan, Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu, Beşir Atalay, Hüseyin Çelik, Cemil Çiçek adlı bugünkü AKP iktidarının ileri gelenlerin üye olduğunu not ediniz.

Faşizmin Önemli Aracı Propaganda (Beyin yıkama)

Süleyman Demirel’in Milliyetçi Cephe iktidarı TRT’yi bu amaçla kullanmakta hiçbir güçlükle karşılaşmamış, tersine kolaylık görmüştür. Örneğin 1976 yılının 30 günlük Nisan ayında Adalet Partisi iktidarı, saat 19 haber bültenin siyasal partilere ayrılmış olan toplam 228 dakikalık sürenin % 67.3’ ünü kullanırken, muhalefetteki partilere ayrılan süre sadece % 32.3 oranında idi.. Eğer partilerin sağ ve sol olarak nitelenmesini temel alırsak, 228 dakikalık sürenin % 77.8’i sağ kanat partilere sunulurken sol kanattakiler, % 22.2 oranında süre kullanabilmiştir.(Kaynak: A.N.Ölçen, Faşizm Millet Meclisinde Yargılanıyor, Ajans Türk Basımevi, Temel kaynak:30.7.1977 TBMM Tutanak Dergisi)

359 sayılı yasanın 2.maddesi uyarınca tarafsız olması gereken TRT gibi bir kamu kuruluşunun bu kurala uyma-dığını kanıtlıyor sunduğum rakamlar.

Demokrasiyi faşizmin pençesinden kurtarmak gerekecek. Temel sorunlardan biri de bu.

****

12 EYLÜL 1980 ÖNCESİ FAŞİZM-III

Ali Nejat Ölçen

Bir siyasal parti iktidarı, kendisini devlet sanırsa faşizme kapıları açmış olur. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Baş-kanı Alparslan Türkeş ne zaman Süleyman Demirel’in hükümetinde görev almış ise, ülkede o siyasal iktidar kanlı eylemlerin kaynağı olmuştur.

Bir Anı

Kontenjan milletvekili olmanın sıkıntısından kurtulmak için İstanbul’da 1977 seçimlerinde adaylığımı koydum. Kadı-köy’ün görkemli bir semtinde kapalı salon toplantısında CHP’nin seçimi kazanmasını sağlayacak konuşmalar yapmamız gerekiyordu. İlk sözü Metin Tüzün aldı çok ta etkili konuşma yapmaya başlamıştı ve konuşmaları dışa yansıtan araç kullanıldığı için, salonun içi dışı dinleyicilerle dolmuş, “Ne ezen ne ezilen hakça bir düzen” sözleri dinmek bilmeyen alkışlarla karşılanıyordu. Metin Tüzün, coşmuş “hakça düzen” sonrasında “kahrolsun faşistler” diye bağır-mış o söz dahi çılgınca alkışlanmıştı. Yadırgamıştım bu sözü. Konuşma sırası bana gelince, “ülkemizde faşistler de bizim yurttaşlarımız, onların kahrolmamasını güven içinde yaşamalarını sağlamak ta iktidara geldiğimizde CHP’nin görevi olacaktır” dedim. “Aslında faşizm kahrolmalı ki, o yurttaşlarımız faşist olmasınlar. Faşizmin insan haklarına karşı, vahşi acımasız iktidar modeli olduğunu anlatmalıyız ki, o yurttaşlarımız bizler gibi toplumcu , adaletten yana uygar olabilsinler.

Toplantı sona erdiğinde içeriye beş genç girmiş, o konuş-mayı kimin yaptığını sormuş olmalılar ki, beni gösterdiler. Karşımda saygılı biçimde duruyorlardı. Kadıköy Gençlik Kollarından toplantıya yetişemeyen ve fakat benimle tanışmak isten gençlerimiz olmalıydı, içlerinden biri,

-Sizinle çay içerek konuşmak istiyoruz, dedi.

-Sevinirim, fakat Beşiktaş’a gitmem gerekiyor.

-Biz sizi götürürüz,dediler.

Birlikte dışarı çıktık, Kadıköy İlçe binasına gideceğimizi sanıyordum, büyük meydanın karşıındaki binaya yöneldiler. Bina üç katlıydı ve Milliyetçi Hareket Partisi Kadı-köy İlçe Başkanlığı yazısı vardı büyük harflerle duvarında. İçeri girdik birlikte:

- Bizi etkilediniz, demişlerdi.

Toplumumuzun iç barışa susamış olduğunu o MHP’li gençlerin davranış biçimi kanıtlıyordu. Barışcıl bir iktidara özlem duyuyordu toplum. Oysa Devletin güvenilir olması ve yurttaşlar arası ilişki kurulması, farklı düşünceler zenginliğinin yaratılması ve de kurumlaştırılması gerekiyordu. O gençlerle konuşmanın sonucunda vardığım öğreti bu oldu. Oysa, MHP’nin Genel Başkanı Alparslan Türkeş, gençliği ikiye bölerek birbirlerine düşman durumuna getirmişti. Örneğin Başbakan Demirel, Bozkurt adını alan ülkücü geçlerin silahlı eğitim görmesi karşısında sessiz kalmış ve üstelik 25 Şubat 1976 günlü Her gün gazetesinde yayınla-nen demecinde:

Ülkücü gençlik milletimizin teminatıdır Ülkücüleri suçlayanların Devleti yıkmak isteyenler olduğu bellidir, diyebilmişti!

Onun bu sözünü Millet Meclisinin 30 Temmuz 1977 günlü birleşiminde, bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen),

Bu düşüncede olan bir başbakan, devleti yıkmak isteyenlerin koruyucusu durumuna düşer,

sözleriyle eleştirmişti. Ağır bir eleştiriydi bu fakat Adalet Partisi üyeleri ve Başbakan Demirel’den tepki gelmemişti. Bununla da yetinmemiş çok daha ağır bir eleştiri yönetmişti:

Hiçbir demokratik ülkede devlete güveni ve saygısı olan bir başbakanın o tür sözleri kamuoyuna ilan ettiği görülmemiştir...Bu davranış devleti devlet olmaktan çıkarır, buna olanak verenlerin çiftliği haline getirir, devleti sokak eşkıyaları koruyacaksa. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendi devletinin koruyuculuğundan başka hiçbir kuvvetin korumasına muhtaç hale gelmemişti, gelemez gelmeyecektir.

Millet Meclisinin 30 Temmuz 1977 günlü Birleşiminde vurguladığımız bu sözler eğer 12 Eylül öncesi siyasal iktidarları olumlu yönde etkilese ve Devleti koruma hak ve görevi sadece devletindir ilkesi korunsaydı, 12 Eylül 1980 günü Kenan Evren’in Devlete sahip çıkma gereğini duymasına gerek kalmazdı.

Aslında MHP’nin Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Alparslan Türkeş’in çelişki içinde bocaladığının kimse o yıllarda ayırtına varmamıştı.

Çünkü:

ABD’nin Altıncı Filosunu Kınayan emperyalizm kar-şıtı yurtsever gençleri ülkücüler öldürerek ulusumuzun değil ABD emperyalizminin teminatı (güvencesi) olmuşlardı.

Alparslan Türkeş’in ülkücü gençleri, gerçekten milliyetçi olsalar, milliyetçilik kültürünü edinmiş olsalardı ABD’nin 6.Filosuna herkesten önce kendileri karşı çıkar ve de karşı çıkanlarla bütünleşirlerdi. Ulusal bütünlüğü sağlamak milliyetçi olmanın birincil koşuludur. Albay Türkeş bu kültürden yoksundu ve ABD’den yana tavır koyarak ulusal üstünlüğü zedelediğinin farkında değildi.

Oysa:

Devlet sözüne güvenilir, haksızlık etmez, kin duymaz ve intikam almaz, kimseyi öldürmez, öldürmemelidir. Türki-ye Cumhuriyeti Devletinde işkencenin de yeri yoktur. Hiç kimse bildiğini, işkence yoluyla söylemeye zorlanamaz ve hiç kimse işkenceye dayanıklı olmak zorunda değildir. Eğer Tanrı insanları işkenceye dayanıklı yaratsaydı, cildimiz bu denli ince olmaz, kösele ile kaplı olurdu. İnsanlar hiçbir zaman dayağa dayanıklı olarak yaratılma-mıştır. İnsanlar üzerinde dayağı deneyen rejimin karşısında olmayı Yüce Meclis’te hükümet üyelerinden de bekliyoruz. Umarız bu kez Adalet Bakanı, müsteşarını makamında dövmez!

Büyük Millet Meclisinin 30 Temmuz 1977 günlü Birleşiminde bunları söylemiş ve işkence gören genç üç yurttaşımızın ayağındaki işkence izlerinin fotoğrafını göstererek:

Yüce Meclise sunacağım belgeler Milliyetçi Cephe (MC) adını alan iktidarın yurt içinde değil, yurt dışında da işkenceci iktidar olarak isim yapmasına neden olan belgelerden sadece birkaç tanesidir,demiştim..

Zeytinburnu olaylarına karışan Hasan Aksu adlı gencin fotoğrafını Yüce Meclise gösteriyor ve MC iktidarının sadizmi hoşgörü ile karşılayan tutumunu ulusumuzun temsilcilerine şikayet ediyorum. Ayaklarının diz kapaklarının altında sigara söndürülmüştü. Bu gencin ayak tabanı kül tablası gibi kullanılmıştır.

Hasan Tosun adlı gencin fotoğrafı da öyle, Ayakları aynı işleme uğratılmış. Burhan Günseren ve daha niceleri..

Suçları ne olursa olsun, ne düşünmüşler, ne söylemiş olurlarsa olsun; eyleme de geçmiş olsalar insanlara çağımızda cezayı yasalar verir ve uygulamayı o yasanın yetkilileri yapar... Bir defa daha hatırlatmak isterim ki, MC döneminde işlenen cinayetler Türk Tarihinin öyle sanıyoruz ki, hiçbir döneminde işlenmemiştir. Sokakta can güvenliği kalmamıştır. Evde can güvenliği kalma-mıştır, okulda can güvenliği kalmamıştır ve hastanelerde de can güvenliği kalmamıştır. Hastaneye ziyarete giden gençlerin hastane koridorunda tabancayla öldürülmesi ve katillerin rahatça uzaklaşıp gitmeleri MC döneminde cinayetlerin nasıl himaye gördüğünü belirti-yor.

Çorum Olaylarında Polis Polisi Öldürmüştü.

Güvenlik güçleri de birbirine hasım iki kampa ayrılmıştı; POLBİR, POLDER birbirine karşıt iki ayrı dernek idiler. Çorumdaki olayların nasıl başladığını milletvekili Etem Eken, CHP Grup toplantısında (8 Temmuz 1980) şöyle anlatmıştı:

1500 kişilik kalabalık arasında resmî giysili polisler de vardı. Kalabalığın dükkânları tahrip etmesinde herhangi bir güçlükle karşılaşmamalarını sağlıyorlardı. Kahvede bulunan iki kişi “ulusal servettir ,niçin tahrip ediyorsunuz” dediğinde, ikisine de ateş ettiler bir öldü, ötekisi yaralandı. 19 AN 705 plaka numaralı arabada polis olduğu anlaşılan kişiler kalabalığa ateş ederek uzaklaştı. Biri Ispartalı ve ötekisi Ordu’lu iki polis, Milönü mahallesinde komünist avcılığı için gelmişlerdi. Isparta’lı polis ötekisine “niçin ateş etmediğini” sorar. Ordu’lu polis ateş etmek istemez. Ve Isparta’lı polis tarafından öldürülür. Olayı korkuyla izleyen kalabalığın içinde bir ço-cuk da yaşamını yitirir. Halk, Isparta’lı polise saldırır ve onu linç eder.

Başbakan Süleyman Demirel, bu iki polis için şehit deyimini kullanmıştır. Ertesi gün güvenlik güçleri iki polise karşı 200 komünist isteriz diye eğleme geçer.(Kaynak: A.N. Ölçen, Ecevit Çemberinde Politika, 2.baskı, Ümit Yayıncılık,s.321)

12 Eylül 1980 öncesinin faşizmi, yalnız ulusumuzu ikiye bölmemiş Mustafa Kemal Atatürk’ün ulusalcı ulus Devle-tini de birbirine hasım iki kampa bölmüştü. AKP adındaki “adaletsiz ve kalkınmasız parti” kendiliğinden doğmadı. Şimdiki AKP iktidarını ulusalcı ulus devletinin temeline yerleşen 1975’lerin faşizmi yaratmıştır... Bugün o çömezleri iktidardadır.

12 Eylül 1980’de Kenan Evren Devleti korumaya gereksinim duymasaydı bir başka Kenan Evren korumayı üstlenirdi, fakat koruyabilir miydi, o farklı bir soru. Çünkü, 1960 öncesinde general olan subaylarımız devlet yönetim tekniklerine göre yetişmemişti ve aydın kadroların yeter-sizliği koşulunda Kenan Evren yerine bir başka Orgeneral dahi başarılı olamazdı...Çünkü Misak-ı Millî sınırlarımızı kuşatan ülkemizde birbirine hasım iki devlet oluşturulmuştu 1975’lerin faşizminde. İkinci kayıt dışı devlet, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti Devletini “Türk-İslam Sentezi” temeline yerleştirmeyi amaçlamıştı. Sevr’i güncelleştiren BOP’un alt yapısı ancak böyle oluşabilirdi. Yanılmış olmak en içten dileğim...

BİR ANI

5 Ocak 1978 gününde üçüncü kez Başbakan olduğunda Bülent Ecevit, ABD’ye gitmiş Beyaz Saray tarafından kabul edilmiş ve dönüşünde CHP’nin grup toplantısında izlem-lerini anlatırken şu açıklamayı yapmıştı.

ABD Devlet Başkanı Mr. Carter’den iç işlerimize karışmamalarını rica ettim, kabul ettiler.

CHP grubu onun bu konuşmasını ayakta alkışlamıştı. Arka sıralarda değerli arkadaşım Şeref Bakşık ile oturuyorduk, ayağa kalkmadık ve dudaklarımızdan şu sözcükler dökül-dü: Tükeniş. Emperyalizmin rica ile önleneceği sanılı-yordu...

Özetle geçmişi bilmeden geleceğin nasıl geleceğini göre-meyiz.

****

12 EYLÜL 1980 ÖNCESİ FAŞİZM - IV

Ali Nejat Ölçen

Süleyman Demirel, eğer Necmettin Erbakan ve grubuyla iktidarını oluşturursa Hükümet Programında (21.7.1977) din ağırlıklı konulara öncelikli yer veriyor, eğer Alparslan Türkeş ile iktidar ortaklığı oluşturduğunda Hükümet Programında ABD ‘yi gücendirmeyecek düzeyde milliyetçilik ön plana çıkıyordu.

Örneğin 27 Temmuz 1977 günü Millet Meclisine sunduğu Hükümet Programında Millî Eğitimde din ve ahlak konulu derslerin ayrı ağırlıklı önem taşıdığı belirtiliyordu. Çünkü Necmettin Erbakan grubuyla iktidar olmuştu. Din ile ahlâk’ın ağırlığının aynı değerde olduğunun hükümet prog-ramında nasıl sağlandığını görelim:

Millî, manevî ve tarihî değerlere sahip ve bunlara sadakatle bağlı olmayı mukaddes bir görev gereği sayıyor, bununla övünüyoruz, diyor; manevi ve tarihî değerlere sadakatle bağlı olmayı mukaddes bir görev sayacağını açıklıyordu: İlk ve ortaöğretimde okutul-makta olan ahlâk dersleri, gayesine uygun ve millî ahlak esaslarına göre düzenlenecek ve bu dersleri İlâhiyat Fakültesi, İslamî İlimler Fakültesi, Yüksek İslam Enstitüsü, öncelikle İmam-hatip okulları mezun-ları okutacaktır.

Bu ulema takımı, ahlâkı acaba nasıl tanıyıp öğretmeye başlamışlardı! İlkokul ve ortaöğretimde “din ve ahlak” konusundaki ders kitaplarında millî ahlâk ve tarihî değer-lere yer veren bilgiler acaba ne tür bilgiler idi! Lise 1’nci sınıfta 15 yaşına girmiş çocuklarımız, ahlâkın ne olduğunu öğrendiğinde ahlâklı olacakları için (!) birbirlerini dövmeyecek, öldürmeyecek barış içinde ulusal değerleri koruyacaklardı! Ve o çocuklar büyüyüp, edindikleri millî ahlâk sayesinde iktidar olduklarında hukuka yalanı ( gizli tanık ile), ekonomiye çalanı (Yüce Divandan kaçarak) ekonomiye talanı (kayıt dışı para dolaşımıyla) sokmayacaklardı! Öyle mi oldu!

Süleyman Demrelin Başbakan olduğu o dönemde ahlâk acaba nasıl bir ahlâk idi? Bu satırları yazan kişi gibi sizler de merak etmişsinizdir. Millî Eğitim Bakanlığı Talim Ter-biye Dairesinin 7 Eylül 1976 gün 338 sayılı kararıyla ders kitabı olarak Lise 1’nci sınıfda okutulmasına karar verilen ve yazarları Doç. Dr. Erol Güngör, Emin Işık, Yaşar Erol, Ahmet Tekin olan Ahlâk kitabının 98’nci sayfasın-daki bilgilerin ahlâk ile bağdaşıp bağdaşmadığını görelim:

Komünizim, insanlar arasında kin ve düşmanlık yaratmakta ve hem eşitlik adına hürriyeti yok etmekte, hem de ruhî kültürel değerleri inkâr ederek onun yerine maddî ihtiyaçları geçirmektedir. Öylelikle, komünizm toplumları ilerletici bir gayeye götürmüyor, belki insanlığı ken-tdine özgü olan ruh hayatından uzaklaştırıyor. Eşitliğe doğru büyük adımlar hürriyetçi demokrasilerde atılmaktadır.

Lise’nin 1’inci sınıfında 15 yaşındaki öğrencilere komünizmin ilkelerinin ne olduğu anlatılmadan o felsefi düşün-cenin yanlış uygulaması temel alınarak, ruhsal, kültürel değerleri ve özgürlüğü yadsıdığını anlatmak ahlâk ilkesiyle bağdaşır mı?

Kitabın 43’ncü sayfasındaki bilgileri 15 yaşındaki öğrenci okuyup öğrendiğinde ahlâklı mı olacak! Ahlâk kitabı bakınız ahlâk’ı nasıl anlatıyor:

Ahlâk değerleri, evrensel olarak kabul edilen bir takım ilkelerden çıkarılır. Bu ilkeler, her biri bir ahlakçı tarafından ahlâkî hakikat diye ileri sürülen hak, adalet, merhameti eşitlik, ödev, iyilik, saygı... gibi temel ilkelerdir.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail