Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 107 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

MUSTAFA KEMAL'E SALDIRI ŞİZOFRENİZMDİR.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E ŞİZOFRENİK SALDIRILAR-II

Ali Nejat Ölçen

Amerika’da 60 yıl yaşamış olduğunu belirten kişiye, zihnindeki sizofrenizm tutkusuyla Mustafa Kemal Ata-türk’e saldırılarındaki yanılgı ve çelişkileri kabul ettire-mezsiniz. Kitap dizisinin bu bölümünde bunun örneklerini göreceksiniz. Zihne yerleştirilmiş kanıları sorgulama yetisi-ni yitirdiği acaba sorusuna kapalı kaldığı için, gerçek dışı kanıları savunmak zorundadır. Şizofreninin siyasal boyutu inatçı olmayı gerektiriyor.

.Deney alanına aldığımız ABD’de kaldığını söyleyen o sapkın kişinin 30 Haziran 2015 günlü iletisinde, sy.Oraj Poyraz’a takındığı tavır bunu açıkça sergiliyor:

Oraj bey, madem yazdıklarınızı bir yerlerden alıyorsun, kaynak ver bari, ayıp oluyor bak bu kaçıncı böyle,

diyor fakat, kendisi hiçbir sav için kaynak gösterme gerek-sinimi duymuyor, üstelik aynı gün bir başka iletisinde,

Oraj Poyraz haini Amerikan aleti olmasınlar diye Çin’i destekleyip Uygur’lara nasihat ediyor. (Tümce düşük-lüğü bize ait değil). İşçi Partisi Maocu sanıyorum, Oraj İşçi Partili,

diyebiliyor. Zanna dayalı hüküm yürütebilmekte. Hucurat Suresinin 12.Ayetinde zandan kaçınınız hükmüne” karşı çıkmakta, ayırtında değil.

Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Bilim ve Danışma Kurulu Başkanı Prof.Dr.Ali Ercan’a 21.6.2015 günlü iletisinde ağır sözcüklerle şu eleştiriyi yöneltiyor:

Dr.Ali Ercan bey, Profesor Ermenek’in sözleriyle alay ediyorsunuz, lâkin çoğuna bilimsel hiç itirazınız olmamış. Şu sözlerine itiraz etmişsin, “CERN’deki hadron çarpıştırıcının yaptığı şey, Allah’a şirk koşmaktır.İlim adamları Higgs bozonunun peşinden koşacağına imanın peşinden koşmalı.

Prof.Ali Ercan’ın böyle düşünen bir öğretim üyesini “ortaçağa takılı kalmakla” eleştiren özlerine bakınız o kişi şizofrenizmin gereği nasıl yanıt veriyor: Din-Allah ile ilgili kısmına kin, nefret olayını yerleştirip yobazlığını gös-termişsin”, diyor. Bilmiyor ki, ya da bilmek istemiyor ki,

Prof.Süleyman Ermenek Gazi Üniversitesi Nükleer Fizik Bölümü”nde öğrenim üyesi. Nükleer fizik peşinde koşarken “Allah’a şirk koşmamak” için aynı zamanda imanın da peşinden koşuyor olmalı.! İbrahim Suresi 49.Ayetinde insanlara fotonların, kuarkların müjdelediğini bakınız nasıl açıklıyor:

Kutsal kitabımız daha bilim ortaya çıkmamışken yıllar önce fotonların, kuarkların, protonların ve maddenin içindeki parçacıkların müjdesini vermiştir. Bugün tut-turmuşlar bir Higgs Bozonu diye, neymiş efendim küt-leyi yaratan şeyi bulacağız. Kütleyi yaratan şey,Cenab-ı Allah’ın kendisidir,diyor.

Kur’an’ın İbrahim Suresinin 49.Ayeti, eğer fotonları, kuark-ları, protonları müjdelemişse İslam dininin müminleri değil de Arapça okur yazar olmayan Batı dünyasının münkirleri Faraday’lar Max Planck’lar, Einstein’ ve Huggensler o müjdeden nasıl oluyor da yararlanıyorlar? Prof. Ermenek Gazi Üniversitesinde öğretim üyesi olurken Nükleer Fiziği İslamın kutsal kitabından mı öğrendi, münkirlerin kitaplarını okuyarak mı?Şimdi İbrahim Sure’sinin yalnız 49.Ayetini değil 48.Ayetiyle birlikte protonları, kuarkları nasıl müjdelediğini görelim:

Ayet 48- Arz başka bir arza, gökler başka göklere tebeddül ettiğinde (değiştiğinde) insanlar, bir ve kahhar olan Allah tealânın huzuruna çıkacaklar.

Ayet 49- O gün mücrimleri (Tanrı’ya eş koşanları) zincirlere vurulmuş görürsün.

(Kaynak: Kuranı Kerim Meali Tibyan Tefsir).

Bu Ayetler nasıl oluyor da fotonları, kuarkları, protonları müjdeliyor! İslam’ın inanç kitabında bilim aramak, o dine inanmış olanların tümünü o müjdeden yararlanmadıkları ya da savsakladıkları için münkir kabul etmek gerekir. Çünkü, Kur’an’a inananlar o müjdeden yararlanıp fotonları, kuark-ları keşfetmiyor fakat inanmayan kâfir dedikleri kişiler keşfediyor! Belki bir gün kök hücrenin ve de canlıları kop-yalamanın, organ naklinin de Kuran’da müjdelendiğini id-dia eden de ortaya çıkabilir.

.3.28.6.2015 günlü e-mail iletisinde de bakınız o sapkın kişi ne diyor:

Erdoğan, Türkiye’ye Mustafa Kemal’in getirmediği demokrasiyi, insan haklarını getirdi.

Eğer demokrasi suçsuzu suçlu kabul etmek ve gizli tanık ile suç üretmek, başbakan olan kişinin savcı olduğunu söy-lemesi demokrasinin gereği ise böylesi demokrasiyi elbette Mustafa Kemal getirmezdi. Getirilmesine de karşı çıkardı.

Mustafa Kemal Atatürk’e saldırıyı görev olarak üstlendiği anlaşılan ve de ABD’de 60 yıl kaldığını söyleyen o kişi (60 yıl nasıl cahil kalabilmiş!) Türkiye’mizde Adaletsiz Kalkınmasız Parti AKP iktidarının faşizim hukukunu yürürlüğe koyduğunu fark etmemiş olabilir.. İmzasız yazılar, bilgisayarlara yapıştırılan uyduruk mesajlar, gizli tanık ifadeleri (demokrasinin hangi hukukunda gizli tanık var!) ve de polislerin masa başında düzenledikleri tutanak-larla seçkin insanların, siyaset adamlarının ve generallerin gece yarılarında konutlarından alınıp yıllarca zindanlarda tutuklu kalmaları ülkemizde demokrasinin gereği (!) ise R.T.Erdoğan’ı kutlaması yadırganamaz!

AKP’nin yarattığı faşizim hukukunun Mecellenin de gerisinde olduğunu bilmiyor öğrenmemiş olmalı ki, Mustafa Kemal’in getirmediği demokrasiyi R.T.Erdoğan getirmiştir, diyebiliyor. Oysa bilmiyor ki, AKP’nin oluşturduğu hukuk 160 yıl önceki Mecelle’nin de gerisindedir. Mecelle’nin 1717.maddesinin, ” tanığın güvenilir olup olmadığının nasıl araştırılıp sorgulanarak karara bağlanmasını koşul gören hükmü, R.T.Erdoğan’ın oluşturduğu faşizim hukukunun hangi maddesinde var?

.Şizofrenizmin tipik bağımlısı olan o kişi 28.6.2015 günlü iletisinde,

Suriye’yi nasıl terk etmiştik? 1931 tarihli Tarih III adlı ders kitabında Çanakkale ve Kutulamara’dan uzun uzun söz edildiği halde Suriye cephesindeki yenilgiler tek satırla olsun geçmez diyor.

Bununla yetinmeyip o yenilginin sorumlusu olarak Mustafa Kemal’i suçlamaya yelteniyor. Şizofrenizmin gereği zihninde suçlama güdüsü yerleşmiş olduğu için, tarihsel gerçekleri de ters yüz etmenin çaresini bulacaktır elbet.

Sözünü ettiği Tarih kitabını İstanbul-Kabataş Erkek Lisesinde hocamız Niyazi Tevfik tarafından öğrenim olanağına kavuşmuştu bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) O kitap’ı bugüne kadar kitaplığımda korumuş. Kişi bilmiyor ki ya da merak edip öğrenmemiş ki, (öğrense de katılaşmış zihni kabul etmezdi) Çanakkale savunmasına ilişkin o kitabın 150.sayfasında bir tek tümce ile değinilmiştir. Kutulamara’dan hiç söz edilmez. Suriye ise kitabın 8 sayfasında bilgi kaynağı oluşturulmuş ve de 141.sayfasında da şu bilgilere yer verilmiştir:

Mustafa Kemal bey mevcut idareyi daha mektepte iken tenkit ederek, Abdulhamidin dikkat ve husumetini celbetmişti. Mektepten çıktığı gün tevkif olunup günlerce Yıldız’da ve Abdulhamidin işitebileceği bir vaziyette isticvaptan (sorgulamadan) ve aylarca mevkufiyetten (tutukluluktan) sonra Suriye ordusuna sürülmüştür.

Yani, görevli olarak gitmemiş sürgün edilmiştir.

Sy. Oraj Poyraz’a yazdığı kimi bilgiler için kaynak göster-mesini koşul görürken kendisi hiç bir sav için kaynak göstermemiş ya da gösterdiği kaynağı başkasından işitmiş olmalı ki, yanlış bilgiler edindiğini de fark edememiştir.

. 29 Haziran 2015 günlü iletisinde bakınız Filistin cephe-sindeki yenilgiyi (kulağında kalan yanlış bilgilerle ya da) tarihsel gerçeği bakınız çarpıtarak nasıl anlatıyor:

Filistin cephesinde onbinlerce askerimiz, subayımız şehit oldu. Onbinlercesi yaralandı.. Mustafa Kemal’e hiçbir şey olmadı. kendisini güvenli yerlere atmıştı. Çünkü neden durup savaşmadı, merak ediyorum. Çünkü, emrindeki orduyu geri çekelim emri verdikten sonra o ordu kurtulmadı ki. Madem kurtulmayacaktı saflarını muhafaza edip savaşabilirlerdi. Ecdadımız çoğu kez kendisinden üstün ordulara karşı aynısını yapmadı mı!

ABD’de 60 yıl kaldığını (!) açıklayan bu kişi Osmanlı tarihini incelemeden o dönemdeki cephe savaşlarının han-gisinde Mustafa Kemal’in komutan olduğunu merak etmeden böylesi gerçek dışı bilgileri zihninde kurgulamak zorundadır. Çünkü o zihinde acaba sorusu yer edinemez. Kanıların tutsağı olan zihinler iddiacı olurlar.

Osmanlı Devletinin son dönem savaşlarına kısaca değinerek gerçeğin ne olduğunu ortaya çıkaralım ki öğrenebilsin:

Osmanlı, Birinci Dünya Savaşı’nda 9 adet cephede sal-dırılara karşın kendisini savunmak zorunda kalmıştı. Bunlar İttihat ve Terakki iktidarında 1915-1918 dönemi Kafkas, Sina ve Filistin, Irak, Hicaz, Çanakkale, İran, Galiçya ve Balkan cepheleri idi. Ne yazık ki kişi bilmiyor ki, o cep-helerde söz sahibi olanlar Alman generallerdi, bunların başında da Liman Sanders adındaki mareşal vardı. Onun yayınlanan anılarında özellikle güneydeki cephelerde Osmanlı Ordusu’nun durumunu şöyle açıkladığını görüyo-ruz.

“Orduda cephane, ayakkabı, yazlık giysi yoktu. Topçu bataryaları atacak mermi bulamıyordu. Askerler 55-60 derecede yün giysiler içinde ayakkabısız. Cephe gerisinde de yedek birliklerimiz yoktu, onun yerine 200 km.uzunluğunda boş arazi vardı.”

Yıldırım Orduları komutanı Alman Mareşal Otto Liman von Sanders, 7 ve 8.ordularındaki durumu böyle anlatıyordu:

Filistin cephesinde İngiliz kuvvetlerinin komutunda 460 000 kişilik bir kuvvet vardı ve Osmanlı ordusu da 300 000 kişisiyle aç, ve cephanesiz ölümle karşı karşıya idi. Nitekim, 19 Eylül 1918 sabahı İngiliz ordusu saldırıya geçtiğinde Mustafa Kemal’in komutundaki 7.ordu dayanırken 8.ordu yarılmış ve 4’nci ve 7’nci orduları kaderiyle baş başa bırakmıştı. Bu iki ordu geriye çekilmeye başlar ve ne yazık ki Arap isyancıların saldırılarına uğrar. 25 Eylül 1918’de Amman, 30 Eylül’de Şam, 8 Ekim’de Beyrut İngiliz kuvvetlerinin eline geçer.12000 kişi esir düşer ve 18 bin kişi de yaşamını yitirir o umarsız savaşta.

O savaşta sağ kalanların oluşturduğu 7. Tümen, Bağdat’tan yola çıkıp ta 1200 km yol yürüyerek Kafkas cephesine vardığında, askerlerin tümünün yaz giysisi entarili olduğu görüldü ve Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa bu Tümeni geri gönderdi. (Kaynak:Feliz Guze, (Alman General) Büyük Harpte Kafkas Cephesi. Türkçe çeviri: Yarbay Hakkı, Askerî Mecmua, 1931.s.23).

Osmanlı Devletinde Saray inşasına düşkünlük veraseten şimdikilere bulaşmış olmalı!

Filistin cephesinde savaş ağır kayıplarla yitirilmiş dört ordudan sadece 7 ve 4.ordular kendisini korumayı başar-mıştı. Alman Mareşal Otto Liman von Sanders 28 Ekim 1918’de istifa ederek görevden ayrılır onun yerine savaş yitirildikten sonra Mirliva Mustafa Kemal Paşa atanır.

Eğer, Osmanlı tarihini okusaydı Filistin cephesinde ordunun bir tek komutanının sadece Mustafa Kemal olmadığını öğrenirdi. Fakat ne yazık zihnindeki kurguyu sürdürecek ve 27 Haziran 2015 günlü e-mail iletisinde akıl almaz şu saçma sapan savı ileri sürecektir:

.İsrail’in Atatürk aşkı, Atatürk’ün Birinci Dünya Harbinde ordusunu geri çekerek Osmanlı’nın Filistin cep-hesini çökertmesi ve böylece İsrail’in kurulmasına yol açmıştır.

Oysa İsrail’in o yörede toprak edinerek nasıl yerleştiği konusunu da incelemeye ve gerçeğin ne olduğunu öğren-meye gereksinim duysaydı şu bilgileri edinirdi. Anlatalım ki öğrensin. Hayır zihni gerçekleri öğrenmeye kapalıdır. Nesnel dünya ile ilişkisini korusaydı belki öğrenebilirdi:

İkinci Mecli-i Mebusan’ın 48.Birleşiminde (21 Şubat 1910) Ahali Fırkası’nın başkanı Gümilcine mebusu İsmail Hakkı bey, Filistinde,

Yahudilerin toprak edinmesi için gizli bir cemiyet oluş-turulduğunu ve bu cemiyette yüksek makamları işgal etmekte olan bazı kişilerin de bulunduğunu söylemişti. Sadrazam (Başbakan) Kamil Paşa sorar:

-Bu yüksel makamı bizde mi işgal ediyorlar.

İsmail bey- Evet, öyle deniyor.

Talat bey (Edirne)- İzin veriniz efendim. Bu sorunu anla-tacağım. İsmail bey, bundan bir mystery, bir sırmış gibi söz ediyor. Oysa bir adam göndermişler ve hükümete başvurarak Osmanlı ülkesinde Yahudi yerleşmesi için izin almak istemişler. Bendeniz bu adamlarla yani Cemiyet’in sekreteri ile görüştüm. Tekliflerinin hükümetçe kabul edilmeyeceğini söyledim...

İsmail bey (Gümilcine) – Cemiyetin kararlarının bir maddesinde diyor ki ”Türklerin girişimimize en uygun görünen yeri Şaddülarab, Suriye, Filistin. Musevi nüfu-suna uygun biçimde genişletip yoğunlaştırmak tezi bize son derece önemli görünüyor”. Osmanlı devleti Musevi göçmenlere kapılarını açık bulundurduğundan yüksek makamları işgal etmekte bulunan mezhepdaşlarımızın bütün etkinliklerini Osmanlı hükümetinin politik ve ekonomik gelişmesi için kullanacaktır. Böylece yüce devlete güvenli ve etkili ortaklık yolu açılacaktır.

Arı Türkçe’mize çevirdiğim bu konuşmalar, Osmanlı ricalinde kimi yüksek makamların uygun bulması sonucu, ülkemizdeki demiryol yapımından önemli varlık edinen Baron Hirsch ve Düyunu Umumiye Yönetimi Başkanı Sir Adam Block, Osmanlı’nın Filistin’e sahip çıktığı 1910’lu yıllarda Yahudi nüfusunun yerleşmesini sağlayan arazi satın alma girişimlerini sürdürmüşlerdir...Baş rolü Paul Neuman’ın üstlendiği filmi ABD‘de görmemiş:Araplar para karşılığı kendi topraklarını Museviler’e satmıştı. Film bu gerçeği belirgin biçimde belgelemektedir.

. Bu sanal kurguları bir yana atalım, asıl yanılgısını 17 Temmuz 2015 günlü e-mail iletisinde göreceksiniz:

Kemalizm Hitlerin Almanyası ile Sovyet Rusya kop-yasıydı. Başından beri halk ve inançları kullanılmış sonra bir kenara atılmıştır. Sovyetlerden dinlere bakışı ve halka zorla kültürel değişim dayatmasını aldık. Almanya’dan ırkçı diktatörlüğünü almadık. (Bu tümcede kişinin bilinç altındaki bir gerçek kendisini açıklıyor: Almanya’dan ırkçı diktatörlüğünü aldık diyecekken bilinçaltı devreye giriyor ona almadık sözcüğünü kullandırıyor. )

ABD’de 60 yıl kalırken ülkemizde neler olup bittiğini nasıl öğrenmiş ya da nasıl olur da öğrenmeden “ahkâm kesme”ye başlamış anlaşılır değil...1997 yılında yayınlanan “Kema-lizmin Ekonomisi” kitabımı okusaydı, 1930 yılında hazır-lanan “İktisadî Rapor”da (madde 3) Ekonomi ile Hukuk’un

nasıl bütünleştirildiğini öğrenirdi. Hitler faşizminde ya da Sovyet bolşevizminde böyle bir ilkeye rastlayan oldu mu? Hayır. “1930 İktidadî Program”daki 3.madde:

Adalet, devletin bütün hayat ve faaliyet şubelerinde olduğu kadar ve bilhassa hayat ve faaliyetinde temelidir. En iyi kanunlar ve adil hakimler iktisadi teşebbüs ve inkişafın başlıca muhafızı ve müşevvikidirler.

Aradan bir yıl geçmeden Büyük Millet Meclisi “Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı” görüşülüp yürürlüğe giriyor. Hitler Al-manyası’nın faşizminde o yıllar ve sonrasında sanayi yatı-rımlarının planlandığından kim söz edilebilir! Türkiye-mizde ekonomi öğrenimi yokken Osmanlı döneminde bir kişinin bile Millî Ekonomi sözcüğünü kullandığı işitilmemişken o sanayi programlarında yer alan yatırımların matematiksel yöntemle verimlilik hesaplarının yapıldığını görürsünüz. 1935 yılında Büyük Millet Meclisinde görüşülüp onaylanan ikinci sanayi planından o kişinin acaba haberi var mı? Karadeniz’de 45 bin yunus balığının teknik yöntemle tutularak 80 bine çıkarılarak yılda üretilen 950 ton balık yağının ve de 80 bin yunus balığı derisinin ihracıyla o yatırım projesinin kendisini iki yılda geri ödeyeceğini biliyor mu? Ali Nejat planlama uzmanı olarak yunus balıklarının derilerinin dışsatım ürünü olacağını kırk yıl sonra Mustafa Kemal’den öğrenmişti. O kişiye soruyorum, bugün Karadeniz’de bir tek yunus balığı kaldı mı? Boğaziçinde vapurlarla yarışan yunus balığı görüyor musunuz? Marmara denizine günde 2 ton çöp atıldığını biliyor musunuz? Kalkan ve İskorpit balıkları nerede?

İkinci Sanayi Planında “Kütahya Azot Tesisleri’nin ve hatta linyit kömüründen sentetik benzin üretme projesinin ekonomik hesapları yapılarak programa alındığını öğrenebildi mi? Sovyet Rusya’dan 1920’li yıllarda tarım uzmanı davet edilerek Türkiye’nin Zirai Bünyesi adında 700 sayfalık raporun hazırlandığı ve Alkaloid yatırım projesinin o programda yer aldığını acaba bu gerici bağnaz yığın içinde kaç kişi biliyor!

.Tam Bağımsızlık ilkesinin gereği olan İkinci Sanayi Planı’nı Büyük Millet Meclisinde (1935) İktisat Bakanı olarak savunan Celal Bayar’ın 15 yıl sonra Demokrat Parti iktidarında Cumhur Başkanı olduğunda o yatırım proje-lerinden bir tek tümceye söz etmemesinin nedenini acaba merak eden var mı’ İkinci küçük Amerika olmanın koşu-lumuydu o yatırımların unutulması!

Kemalizmin Ekonomisi kitabının 24.sayfasında (1997) açıkladığım bir gerçek, bugünkü adaletsiz ve kalkınmasız ve de ABD güdümünde olan iktidarın 12 Eylül 1980 sonrası koşulları tarafından nasıl yaratıldığını açıklıyor:18 yıl önce bu günleri görerek şunları yazmıştım:

Ulusal egemenlik kavramı yok edilmiş, dış borç uğruna ülke çıkarları, ekonomik sıkıntıdan kurtuluşun aracı haline getirilmiştir. Devlet, kendi işlevini eşitlikle, yapamadığı için, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin devlet olduğu sorusu gündeme girmiş görünüyor. Ulusun devlete, devletin ulusuna güvenmediği bir süreç başlamıştır. Bugün şu üç kuşku bir burgu gibi Türkiye’de tüm insanların zihnini kurcalıyor:

.Kayıt dışı devlet

.Kara paranın dolaşımında kayıt dışı ekonomi

.Şeriat çığlıkları içinde tarikatların hortladığı kayıt dışı din.

Şimdi soruyorum: Ali Nejat Ölçen müneccim mi? Hayır. Görünen köy kılavuz istemez atasözü halâ geçerli. Adaletsiz ve kalkınmasız (AKP) iktidarı, şimdi bu üç kayıt dışı iktidarın sorunlarıyla didişiyor. Eştiği kuyuya düşmek üzere.

-Eğer 19 Haziran 2015 günlü e-mail iletisinde de eğer sizlere de ulaşmışsa, Mustafa Kemal’e sorular yönelttiğini. Yönelttiği soruların hiç birinde gerçeğin kırıntısını gö-remezsiniz. İlk sorusu şu idi:

-Müslümansan hilafeti niye kaldırdın?

Bu anlamsız soruya yanıt verelim:

Hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924 günlü TBMM’deki görüşmeler incelendiğinde görülecektir ki, Urfa Milletve-kili Şeyh Safvet Efendi’her ilden bir üyenin imzasıyla olu-runu alarak, Hilafetin kaldırılmasına ilişkin yasayı hazırlayan 53 kişiden biri olduğunu görür ve Hilafetin kaldı-rılmasının gerekçesini öğrenirdi. Şöyle idi gerekçe:

Türkiye Cumhuriyeti dahilinde, makamı hilafetin vücu-du, Türkiye’yi dâhilî, haricî iki başlı olmaktan kurta-ramadı. İstiklâlinde ve hayatı millîyesinde müşakeret (ortaklık) kabul etmeyen Türkiye’nin zahiren (görü-nüşte) ve zımnen (dolaylı olarak) bile ikiliğe tahammülü yoktur...İmparatorluğun vasıtai inkirazı olan hanedanın hilafet kisvesi altında Türkiye’nin mevcudiyetine mü-essir olması tehlikesi mütehammilane (yüklenilen den-eyimlerle) ile katiyen sabit olmuştur .

3 Mart 1924 günlü birleşimde görüşülen bu yasanın iki maddesi oy birliğiyle kabul edilerek hilafet kaldırılmış ve saltanat üyelerinin yurt dışına sürgün edilmesine karar verilmişti. Soruyoruz:. Hilafeti 1924 yılında kaldıran millî irade Müslüman değil miydi? Kişinin ikinci sorusu şu

-1932’de Ezanı niye yasakladın?

Ezan minarelerden Müezzinler aracılığıyla okunurdu. Ve Müezzin denilen önemli bir meslek grubu vardı. Her ezan zamana göre farklı makamda okunurdu. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü dönemlerinde ezan İslam’ın ruha dokunuşuydu. Şimdi gavur denilen kişilerin icat ettiği araçlarla gürültüye dönüştürüldü. Bu mu İslam? Kimi yerde elektrik kesintisi ezanın naklini de önlüyor. Nakli ezan, okunması gereken ezanın yerine geçer mi? İlk kez ezanı okuyan Bilal Habeşi, duyulsun diye dudaklarını iki avucunun arasına aldığında itirazlar yükselmiş: Ezanı tahrif ediyorsun diye. İslam dün-yası ezan’ı mikrofon denilen araçla tahrif ediyor. Artık ezan, ezan olarak okunmuyor, nerede okunduğu bilinmeyen gâvur icadı dedikleri teyp’e kaydediliyor Bir makinede düğmeye basılınca ezanı müezzin değil gâvur icadı dedikleri alet okuyor, okumuyor naklediyor ve nakli ezan ile namaz kılıyor müslüman geçinenlerimiz.

Kişinin bir başka sorusu da şu:

-Tatili neden Cuma’dan Pazar’a aldın.

İslam’ın kutsal kitabı Kuran’ı dahi merak edip okumamış olduğu görülüyor. Kutsal kitapta;

A’raf Suresinin 163.Ayeti :Sor onlara, o denizin kıyısında olan şehrin başına geleni. Hani onlar nehyolundukları (yasaklandıkları) cumartesi günü balık avlayarak haddi tecavüz etmişlerdi.

Nahl Suresinin 124.Ayetine göre: Cumartesi gününe tâzim (saygı) ancak onda ihtilaf edenler (ayrı düşenler) üzerine farz kılındı.

Cumartesi İslam dininde tatil günü kabul edilmiş, çalışıl-ması yasaklanmış olmasına karşın, Osmanlı hükümdarları ümmeti beş kez Cami’de bir araya gelerek imam’ın yönetiminde denetlemeyi iktidarının güvencesi kabul etmiş ve Cumartesi yerine Cuma gününü tatil kabul ederek bu iki Ayeti yok saymıştır. Mustafa Kemal’de kusur bulmak için gerçekleri saptırma uzmanı olan o kişinin Mustafa Kemal’e yönelttiği sorunun biri de şu:

-Bez parçası şapkayı niçin kabul ettin.

Kişi bilmiyor ki, Sultan Mahmut II (1808-1839) Yunan-lıların başlarındaki kep’i beğenerek kabul etmesi karşısında o dönemin yobazları “din elden gidiyor” diye ayaklanmıştı. Zaman içinde Yunan kep’i Fes olarak müslumanların başına yerleşiverdi. Şapka tek biçimi olan bez parçası değildir. Fes denilen Yunan bozuntusundan daha kullanışlıdır.

-Kişi , 11.7.2015 günlü e-mail iletisinde:

Osmanlıda mevcut 33 siyasî parti kapatılmıştır,diyor, Takri-i Sükun yasası ile eleştirilerin yasaklandığını ileri sürüyor. Bilmiyor ki:

Osmanlı döneminde İkinci Meclis-i Mebusan oluştuğunda sadece İttihat Ve Terakki, siyasal parti değil Cemiyet olarak iktidarı ele geçirmişti, sonradan partileşmiştir. O dönemde Mecliste üyesi olan üç parti mevcuttu. Bunlar o cemiyetten koparak muhalefet parti oluşturdular. 1910 yılında Ahali Partisi, Osmanlı Ahrar Partisi,Hürriyet ve İtilaf Fırkası. Mecliste üyesi olmayan partiler de türedi. 1914 yılına kadar sayıları 33’e değil 23’e çıktı. İstanbul’un İngiliz ordusu, İzmir’in Yunan kuvvetlerince işgali Meclis-i Mebusan’ın kapanması sonucunu birlikte getirdi.O nedenle Osmanlıdaki siyasal partilerin hiç birisi varlığını koru-yamadı dolayısıyla Ankara’da kurulan Büyük millet Meclisinde yer alamadılar. O nedenledir ki, kişinin 33 partinin Cumhuriyet döneminde kapatıldığı savı gerçek dışıdır, aslı olmayan uydurma bir savdır.

Ne Hitler Almanyası’nda nasyonal sosyalizminin ve ne de Sovyet Rusya’da Bolşevizmin kültürü (roman, şiir, müzik olarak) yaratılmadığı için yıkılıp gittiler. Mustafa Kemal’in devrimlerinin üç niteliği vardır ve Halkevleri, Köy Enstitüleri, Tarih ve Dil kurumlarını yarattığı için karşı karar ve eylemler tersine o kökleşen kültür sayesinde Mustafa Kemal Atatürk’e daha fazla sahip çıkılmaktadır. Çünkü: Uluslar yıkılabilir kültürleri yıkılamaz. (Kaynak: M.M.-Şerif,İslâm Düşüncesi Tarihi,çeviri: Mustafa Armağan, İnsan Yayınları,1990,s.21)

Mustafa Kemal’in devrimleri Kuram+Kural+Kurum bütün-selidir ve bir örneği yoktur.Kendi kültürünü yarattığı için yıkılması olanaksızlaşmıştı. Fakat bir sorun içine düşürül-müştür...

-Ülkemizde İlk Uçak Fabrikasını Mustafa Kemal Değil Nuri Demirağ kurmuş (!)

Mustafa Kemal Ve Devrimlerine saldırma görevini üst-lendiği anlaşılan kişiye 10 soru yöneltmiştir. Bunlar birsi şöyle idi: Hangi ülke, uçak sanayi kurularak ilk ambu-lans uçağı üretmiş ve rüzgar tüneli inşa etmiştir.

Soruya verdiği yanıt yavan bir üslupla şöyle:

Yalana Bakın’İlk uçak fabrikasını Nuri Demirağ kurdu. Ha pardon, Kemalist dönemde tahta ve bezden planör yapan bir atölye kurulmuştu. Bizzat ulu önderin nezaretiyle. Demirağ fabrikasını kim iflas ettirdi? Demirağ uçakları Avrupada beğeniliyor (İhraç edilmediki beğenilsin. a.n.ö) ve siparişler alınıyor, ama kıskanç Kemalistler devlet ihraclarına (sözcük yanlışı bizim değil) müsaade etmiyor. Devletin kendisi de satın almıyor ve güzelim fabrika kapanıyor. Çünkü Demirağ kemalizme muhalif. Serbest seçimlere Amerika’nın zoru ile müsaade edildiğinde Demokrat Partiden mebus oldu.

Bu yazdıkları yanlış, gerçek dışı ve ön yargı ürünü, şizo-frenizm gereği. Aşağıda belirttiğimiz yanıtı okuyunca en azından hatasını kabul etmeliydi? Hayır onun yanlış yapmasını ka-bul etmesi şizofrenizme aykırıdır!

.Türkiye’de ilk kez 16 Şubat 1925 günü Mustafa Kemal’in “İstikbal göklerdedir” sözü üzerine “Türk Tayyare Cemiyeti (sonradan adı Türk Hava Kurumu olacaktır) kurulur. Kişi bunu bilmiyor ya da amacı gereği bilmezden geliyor: Aynı yıl Milli Savunma Bakanlığı Kayseri’de ilk Uçak Fabrikasını kurar. Bir yıl sonra 1926’da Eskişehir Uçak Fabrikası (genellikle onarım işleri için) devreye girer. Eğer Nuri Demirağ’ın yaşamı incelenirse onun o yıllarda uçak değil, sıgara kâğıdı ürettiği görülecektir.

.İkinci Dünya Savaşı başladığında (1939) Etimesut’ta da bir uçak fabrikası daha kurulur ve 1948 yılına kadar 200 uçak üretimini gerçekleştirir. Bu uçakların büyük bir bölümü Milli Savunma Bakanlığının gereksinimini karşılamaktaydı. Ve ilk kez, Uçak Y.Mühendisi Şükrü Er’in de katılımıyla 1949 yılında 5 adet tek ve 5 adet çift silindirli yerli uçak motoru imal edilmiştir. Uçak motorların alüminyum ve mağnezyum alaşımları fabrikanın dökümhanesinde işlen-miştir. (Kaynak: Şükrü Er, Teşebbüs Hürriyeti, MESS Yayınları, 1975,s.43-46). O tesis, 4 silindirli hava soğutmalı 145 beygir gücünde “Gipsy Major 10” modeli uçak motoru yapım kapasitesine ulaşıldığında Demokrat Parti iktidarı Fabrikada uçak üretimini durdurdu, onun yerine su pompası üretimi başladı (1952), tarım ülkesi olduğumuz için!..

.Şimdi gelelim Demirağın motoru dışarıdan satın alınan uçak yapımına. İstanbul-Beşiktaş Hayrettin İskelesi yanında uçağın gövdesini imal eden bir atölyede 1936 yılında ND-36 markası olan tek motorlu uçak üretilir. İki yıl sonra çift motorlu ND-38 uçağı üretilecektir. Türkiye’de ilk uçağın Nuri Demirağ tarafından üretildiği ve Devletin bu uçakları satın almadığı için fabrikanın kapatıldığı savı gerçek dışıdır,yanlıştır. Çünkü ND-38 uçağının ilk test uçuşunda (1942) pilot Selahattin Alan, alan kıyısındaki hendeği görmediği için uçak düşer parçalanır ve kendisi de yaşa-mını yitirir. Güvenlik sorunu doğduğu için, siparişler iptal edilir, uçak alımı ve üretimi söz konusu olmadığı için Demirağ fabrikanın kapısına kilit vurur. Olayın bu yanı nedense hep gizlenmiştir.

.Kişi “serbest seçimlere Amerika’nın zoru ile müsaade edildiğinde Demirağ’ın Demokrat Parti’den Mebus oldu” sözü eğer gerçek ise, 1954 seçimleri Demokrat Parti zamanında ABD’nin zoru ile serbest yapılmış demektir. Öyle mi?.

Nuri Demirağ’dan 1936’a değil 1925’de 10 yıl önce ilk uçak Milli Savunma Bakanlığı tarafından Kayseri’de imal edilmiştir Aslında uçağın atölyede gövdesini imal etmekten daha önemli olan onu motoru ile birlikte üretebilmektir. Türkiye 1945’lerde bunu başardı.

ŞİZOFRENİZMİN KAYNAĞINDAKİ TEMEL SORUN

Böylesi çarpık zihinler Cumhuriyet Türkiye’sinde nasıl türeyebiliyor ve bunların zihinlerini tutsak alarak tarihsel gerçekleri yadsıyacak sapkınlığa ulaşmalarını hangi kurum,

kuruluş, ya da örgüt sağlıyor. Temel sorun bu. Bu sorun ortadan kaldırılamazsa cehalet+ihanet+cinayet üçgeninin dışında esenliğe ulaşamayız., Misak-Millî sınırlar içindeki varlığımız bu sorunun çözülmesine bağlı..

Yukarıki bölümlerde tarihsel gerçeklerin şizofrenizm artıkları tarafından nasıl ters yüz edildiğinin kanıtları laboratuar deneyleri sonucu belirtilmiştir. Şizofrenizmin sadece sokak-taki insanı değil, üniversitelerimizde kimi öğretim üyelerini de avuçları içine aldığı görülmektedir. Hatta hukuku adaleti de. Bir zaman Ergenekon Hasdal suçlamalarının kahramanı kabul

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail