Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 108 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

ÖZÜRLÜLER YOKUŞU YAZAN:MAKBULE ÖLÇEN
Makbule Ölçen
Zihinsel Yetersiz Çocukların Yetiştirilme ve Koruma Vakfının Kurucusu

ÖZÜRLÜLER YOKUŞU

Makbule Ölçen

Oğlumuz Dumrul Ölçen'in kitap hakkındaki kappak arkası yazısı:

Kitabınızı bir kez daha okudum Aslında bu belgesel. Tüm yaşamımız gözümün önünde canlandı. Kimi zaman keyiflendim,kimi zaman hüzünlendim. Fakat sonra bu duyguların yerini başka şeyler aldı. Demir ile başlayan ve öteki zihinsel özürlü çocukları da içine alan serüveni, verdiğiniz savaşımı hangi sözcükle tanımlamak gerekir, gerçekten bilemiyorum. Demir acaba bundarın ne ölçüde farkında? Kendi adıma şunu söyleyebilirim insanın böyle annesi ve babası, kardeşi olması ne güzel bir duygu. Ne gurur veric, Keyif, hüzün, saygı ve sevgi tümü bir arada.Teşekkürlerimle.
Oğlunuz Dumrul Ölçen

Dumrul Ölçen’in annesi ve Demir’le ilgili birkaç anısını buraya aktarmak istiyorum. .

Dumrul Ölçen’in Anılarından:

Maltepe semtinde Tuncer Sokak’ta oturuyoruz. Yanlış anımsamıyorsam yıl 1967, lise son sınıftayım. Bir gece lavaboya gitmek için yataktan kalktığımda, salondan sesler geldiğini duydum. Salona doğru yöneldim, annemle, babam tartışıyorlar, zaman zaman da yüksek sesle. İlk önce gece yarısı ne tartışması bu diye düşün-düm. Tartışacak zamanı mı bulmuşlardı? Annemin ba-bama şöyle dediğini duydum: “Nejat, çocuklar da büyüdü, zamanım da doluyor artık, ben sosyal bir faaliyet içinde olmak istiyorum. Araştırdım, Demir gibi çocuk-larla ilgili bir dernek var, orada görev almak istiyorum.” Babam bu işe pek sıcak bakmıyor olmalı ki annem ısrar ediyor: “Ben Demir’le birlikte kazandığım deneyim-lerimi, başka çocuklara, ailelere aktarmak, onlara yardımcı olmak istiyorum. Ne yapayım, diğer kadınlar gibi günlerde, konken partilerinde mi zaman öldüreyim? Ayrıca benim çabalarım Demir’le sınırlı kalacaksa, ne anlamı olacak?

Annemin son tümcesi çok ilginç. Bilinç düzeyine bakınız: Özürlüler Yokuşu kitabının arkasına yazdığım yazıda vurguladığım serüvenin, savaşımın başlama tarihi,belki de evimizin salonunda başlayan tartışma, yıl 1967 veya 1968.

Demir’le ilgili olarak ta bir-iki anımı aktarmak isterim. Aslında Demir çok zeki bir çocuktu, zaman zaman şöyle düşünmüşümdür, mongol olmasaydı, kesin babamdan da, benden de daha zeki, donanımlı olurdu.

Demir’e 2 ile 2’nin 4 olduğunu bir türlü öğretemedik fakat sosyal zekâsı, toplumsal uyumu, hiç kuskusuz annemin çok büyük çabasıyla, inanılmaz bir düzeyde gelişmişti. Demir bir ara pederin yakın arkadaşının matbaasında çalışmaya başladı. Ona bir masa verdiler “sen burada müdürsün” dediler. Demir sürekli kâğıtlara bir şeyler yazıyordu, Matbaada çalıştığı için de kâğıt boldu. Babamla ikimiz evde Demir’in kâğıtlarından gereksinim duydukça alıp kullanıyorduk. Kâğıtları azaldığında kızar, biz de sürekli inkâr ediyorduk. Bir gün Demir, babamla beni odasına çağırdı, suratında muzır bir ifadeyle “benim kâğıtlarımı çalıyorsunuz, sizler hırsızsınız” dedi. Babamla birlikte “olur mu öyle şey Demir” dedik. Hatta bir de karşı saldırıya geçtik:”kendin kullanıyor sonra unutuyorsun, bizleri suçluyorsun” dedik. Demir hırsızları yakalamanın rahatlığı içinde bir polis memuru gibi “gelin bakalım” dedi. Kâğıt destesini karıştırdı, “ nerede 32.sayfa” diye sordu. “Nerede 315” nerede 360” Tüm kâğıtları önceden numaralamış olduğunu öğrendik. Kötü yakalanmıştık. Babamla sus pus kaldık.

Demir mongoldu, bir kromozon fazlası vardı. Ben sonrasında şu soruyu sık sık sormuşumdur kendi kendime. Demir gerçekten zihinsel yetersiz bir çocuk muydu? Öylesine bir “normalleşme süreci” yaşadı ki. Piyano çalmayı öğrendi, resim yaptı. Dans etmeyi öğrendi. Bu konuda babamdan ve benden daha yetenekliydi. Fenerbahçenin maçlarını hiç kaçırmazdı. Çok sık aşık oldu. Platonik aşklar yaşadı. Aşık olduğu tüm kadınlar kendinden en az 7-8 yaş büyük oluyordu. Belki de daha küçüklerin veya kendi yaşıtlarının kendisini hak etmediğini düşünüyordu. Kim bilir? Hepsi de güzeldi. Hiç unutmam, seçimlerde oy verdiği partiyi bile değiştirdi bir keresinde. Neden DYP’ye, Tansu Çiller’e oy verdiğini sorduğumda, bana yanıtı şu oldu, “güzel kadın”.

Şimdi size Makbule Ölçen’in Özürlüler Yokuşu kitabının ilk sayfasında, onun “teşekkür” yazısından bir bölümünü bilgilerinize sunmak istiyorum;

Teşekkür yazısı, aslında bu öyküyü yazmaktan daha zor oldu benim için. Kimlere teşekkür etmeliydim? Çevremde her kes bu çabaya kendi çapında destek vermişti. Tek başıma ne yapabilirdim ki? İlk aklıma gelen eşim Ali Nejat’tı. O olmasaydı ben ne yapa-bilirdim. 60 yıla varan (şimdi 66 yıla ulaştı) evliliğimizde bana yaşam gücü vermiş, her yerde, her zaman bana destek olmuş, birlikteliğimiz, çocukla-rımızın yetişmesinde, eğitiminde de sürmüştü. Büyük oğlum Dumrul Ölçen de Demir’e her zaman ağabeylik etmiş, arkadaşı olmuştu.

Demir, bilmeden de olsa bizleri bir başka dünya ile tanıştırmış, belki de kendi gelişimi için uğraş verdiğimizi sezinleyerek, bizlere yardımcı olmuştu. Dernekte, vakıfta birlikte çalıştığımız tüm arkadaşları, akrabaları, bizlere yardımcı olan tüm dostları unutamam. Zihinsel yetersiz çocukların eğitimiyle uğraşırken, kamu sektöründe çalışan ve bizlere güçlük çıkaran yöneticilere de teşekkür etmem gerekiyor. Onlar olmasaydı, güçlük çıkarmasalardı, Demir’in gelişmesi için yetinip bu uğraşıyı topluma mal edebilir miydim? Onlara karşı verdiğim savaşım, bana zihinsel özürlü çocuklarımızın eğitiminde neler yapıp neleri yapmamam gerektiğini öğretti?

Özürlü çocuğu olan ailelere buradan sesleniyorum; hiç kuşkusuz işleri hiç de kolay değil. En önemlisi anne ve babaların birbirlerini suçlamadan, ortak sorumluluk bilinci içinde, özürlü doğan çocuklarından sevgiyi esirgememeleridir. Onların gereksinim duyduğu en önemli şey sevgidir. Onları sevgi ve sabırla bağrımıza basmalıyız. Sizlerin onlara uygulayacağınız eğitimin tek bir evrensel kuralı vardır. Bunun gizi, özürlü çocuğunuza nasıl davranacağınızı yine ondan öğreneceksiniz. Onun vereceği olumlu olumsuz yanıt sizin uygulayacağınızın doğru olup olmadığının gös-tergesi olacaktır.

***

Yine Özürlüler Yokuşu kitabından bir bölüm sunacağım size, Makbule Ölçen’in kaleminden ;

1951’in Mayıs’ın ilk haftasında, Demir altı aylık oldu fakat hâlâ oturamıyordu. Mama yedirirken de ağzını açması için renkli çıngırağı uzatıyordum, almıyor, eline verdiğim zaman tutmayı beceremiyor, yere düşürüyordu. Bacaklarını her biçime sokmam olanaklıydı, direnç gös-termiyordu. Kemikleri yok gibiydi. Olağan dışı bir şeyler vardı ortada. Sonunda Eskişehir Şeker Fabrikası’nda çocuk hastalıkları hekimi Güzin Alganoğlu’na gittik. Fabrikanın teknik müdürü de Nejat’ın üniversiteden sınıf arkadaşıydı. Dr. Dr. Güzin’e kuşkularımı anlattım. “Bu soruları soracağın günü bekliyordum” dedi. “Sütünün üzüntüden kesilmemesi için, şimdiye değin bir şey demedim”.

Konuşmasını sürdürdü:

-İnsanlar zihinsel yönden çok farklı gruplara ayrılırlar. Demir, Mongol denilen gruptan. Akıllı olmayacak fakat onu kendine yeterli duruma getirebilirsiniz.

Nejat’a döndü:

-Onu gözlerine bakarak akıllı oğlum diye sevmelisin.

Oğlumuzu kucağımıza alıp sessizce merdivenlerden indik. O gece baraja dönemedik. Porsuk nehrinin kıyısında, altında lokanta olan otelin daracık odasında ve Demir kucağımda, kendimi yatağa attım. Gözyaşlarım Nejat’ın göğsünü ıslatıyordu. Onun “benim oğlum aptal olamaz” dediğini duydum. Yüreğim umutla doldu. Demir aramızda mışıl mışıl uyuyordu. .

Güzin bizim can dostumuzdu. Demir, aramızdaki dost-luğu pekiştiren bir işlev üstlenmiş gibiydi. Hemen her Cumartesi baraja geliyor, Demir için ne yapmamız gerektiğini söylüyordu. Bizim için güç kaynağı olmuştu “fazla tasalanmanıza gerek yok geç te olsa yürüyecek” demişti.

Demir’i ilk yadırgayan, garipseyen ve duygularını belli eden Nejat’ın annesi oldu. Baraja geldiğinde, her halde düş kırıklığına uğramış olmalı ki, onu uzun uzun inceledi ve birkaç gün sonra da, “Demir’in dili çok büyük, onu hekime gösterdiniz mi” diye sordu. Dilinin zamanla küçüleceğini, söyledik. İnanmamış gibi suratımıza baktı. Ve bir daha da Demir’i kucağına almadı ve sordu:

-Ailende Demir’e benzeyen biri var mı?
-Yok.

Hiç kimsenin Demir hakkında konuşmasını istemiyordum. Yavaş yavaş anlıyordum ki, Demir’i kollamak için önce çevremle savaşıma girmem gerekiyordu. Ve benim en yakın ortağım ise sadece Nejat idi. İlk kez Demir’i yadırgayan ya da onu küçümsemeye kalkışan kim olursa olsun, en yakınımız bile olsa, ilişkimizi kesmeye karar verdik. Onun kişiliğini zedelemeye kimsenin hakkı olamazdı.

Nejat’ın bir özelliğini keşfetmeye başlamıştım. Onun için olumsuzluk gibi bir olay yoktu. Olumsuzlukları insanlar kendileri yaratır diyordu. En olumsuz koşullarda bile gülümsemesi dudaklarından eksik olmaz ve özellikle kutu gibi küçük radyomuzdan müzik sesi gelince yerinden sıçrar ve çılgın devinimlerle dans etmeye başlardı. Beni de kolları arasına alır ve geniş sofada birbirinden güzel devinimlerle kendimizi müziğin çoşkusuna bırakırdık. Dumrul el çırparak bize katılır ve Demir de uzaklardaymışız gibi bizi görmeye çalışırdı.

Kış birden bire geliverdi. Güneş gökyüzünde üşüyor gibiydi. Solgun ışıklarını bize göndermekte güçlük çekiyordu. Demir’e tiftik yününden tulum örmüştüm. Onu giydirdim. Nejat kucağına aldı bahçeye çıkardı ve kurumaya yüz tutmuş çimenlerin üzerine serili battaniye ye sırt üstü bıraktı. Resmini çekecekti. Birden bağırdığını duydum; Nejat “gel” diyordu. Korkuyla dışarı fırladım. Demir yüzükoyun dönmüş, başını ve bacaklarını kımıldatıyordu. Bu onun karnı üzerinde ilk duruşuydu. Gözyaşları yanaklarımda akıyordu. Sevinçten ağlıyordum.Demir iki yılını geride bırakmıştı.

1954 yılının Kasım ayında Demir'in ilk doğum gününü kutluyorduk. Üçümüz,Dumrul dahil, yeni giysilerimizi giyindik. Demir'i ilk kez sofra masasında sandalyeye oturttum. İlk kez hiç birimizin yardımı olmadan oturabilmişti. Nejat ertesi günü Dumrul ile Demir'in yan yana fotoğraflarını çekti. Bu Demir'in oturabilmesinin ikinci günüydü.

Ay ışığında barak gölü gümüş çarşafls örtülmüş gibi parıldıyordu. Karşı yamaçts meşe çelılığı artık genç bir ormana dönüşmüş ve yaprakları sararmaya başlamıştı. Yüreğim sevinçle doldu ve Demir bizleri tanıyor,onun için artık yabancı değildik. Mutlulukla Nejat'ın boynuna sarıldım.

Nejat yeni bir yöntem oluşturdu. Uzun bir sopayı ucundan tutuyor ve Demir'in de onu tutmasını sağlamaya çalışıyordu. Günün birinde bunu da başardı. Hayır,başarılı olan Demir idi. Çünkü sopanın ucundan tutmuş, bırakmıyordu. Deneyimin ikinci aşaması Demir için tehlikeli olabilirdi. Sopayı kendine doğru çekmeye başladı Nejat,Demir direnecek miydi? Evet,Demir direniyordu. Bir kaç ay sonra her gün onlarca kez yineledi bu deneyi, bir gün Demir'in sopaya tutunarak ayağa kalktığını gördük. Sopaya öylesine alışmıştı ki, onsuz ayağa kalkamıyordu.
Bir gün bir şeye tutunmadan ayağa kalkacaktı. Bunu görmenin düşüyle yaşamaya başladım.

1954 yılında Demir’i de Niksar’da 2000 m. yükseklikteki Eğricesu Yaylasına götürmüştüm. Çocukluğumdan beri çıktığımız yaylada tatilimizin bir kısmını orada geçiriyordum. Evler dört bir çevresinde yüksek taş yığınları üzerine yerleşmişti. Evlerin altı, insanların eğilerek girdiği ve evi bekleyen iri kıyım köpeklerin barınağı gibiydi. Bir gün, Demir elleri ve ayakları üzerinde emekleyerek evin altına girmiş ve yaylanın en azgın köpeğinin karnına, başını koymuş uyuyordu. Onu görünce bağırdım, gözlerini açıp baktı, gelmesini işaret ettim, aldırmıyordu. Koca kangal köpeğinin yavrusu oluvermişti. Çoban köpeği de mutluydu. Çaba har-camadan tos tombul bir yavrunun sahibi oluvermişti. Evin önünden kimseyi geçirmeyen, azgın dişlerini gösteren bu iri yarı kangal köpeği Demir’in karnına yaslanıp oynamasına sesini çıkarmıyordu.

Demir’i her sabah kucağımda ve öteki elimde kova, yayladaki uzun oluk denen pınara su almaya gidiyordum. Oluğa yaklaşırken Demir “cu” diye bağırıyordu. O gün de bağırdı. “cu” dedi. Suyu göstererek “su” dedim, belki yüz kez. Fakat o “cu” demeyi sürdürüyordu. Su dol-durduğum kovayı getirip yanına koydum. Elini tutup suyun içine daldırdım. Yüzünde gülümseme belirdi, ”cu” dedi. Kovayı alıp uzaklaşmaya başladım. Peşimden emekleyerek gelmeye çabalıyordu. Peşimden yetişe-meyeceğini anlayınca durdu, bağırmaya başladı: Hey. İki sözcük öğrenmişti: Cu ve Hey.

Nejat yaylaya geldiğinde Dumrul’a oyuncak otomobil getirmişti. Yanındaki anahtar, saat gibi kurulunca odanın tahta döşemesinde gidiyor, Dumrul da “düt” diye bağırarak olası trafik kazasını önlüyordu. Demir de onu seyrediyordu. Sonunda o da “düt” demeyi öğrendi bildikleri sözcük sayısı dörde yükseldi:”Hey, cu, ba, düt”. Burada “ba” babası Nejat idi.

Üç yaşına üç ay kala yaylada yatakların yığılı olduğu kerevet’e tutunarak ayağa kalktığını gördüm, şaşır-mıştım. Ağaya kalkması bir rastlantı mıydı, Kendisini yere oturttum, sevinçten bağırıp çağırmam üzerine tuta-rak ayağa kalktı. Sevinçten ağlamaya başladım. Nejat Ankara’ya dönmüştü. Ona mektup yazıp verdiğim ilk müjde bu oldu.

Nejat’ın hiç birimize danışmadan kiraladığı İstanbul-Kızıl toprak’ta Zahit Bey sokağında, deniz kıyısında, bahçe içinde bir villa idi. O zaten hep böyle yapıyordu. Parayı iki şey için esirgemiyordu. Oturacağımız ev ve yiyeceğimiz besin. Giyecek onu ilgilendirmiyordu. O gün “Yeni eve denizden motorla gideceğiz” demişti. Bir Pazar günü Beşiktaş iskelesinden kiraladığı kotra gibi kocaman bir motora binerek, Marmara denizine açıldık. Haydarpaşa’nın önlerinden geçerken, elini uzattı “işte burada çalışacağım” dedi. Kadıköy iskelesini de uzaklarda bıraktık ve Kalamış koyunda, tek katlı bir evin önünde motordan indik. Ev denize beş metre uzaklıkta ve geniş bir bahçenin içindeydi. Elimizde çantalar yürürken birden durdu “buyur hanım bu evde yaşayacağız” dedi. Bir sanat yapımıydı sanki. Bu denli güzel bir evi ilk kez görüyordum. Geniş bir salonu vardı ve de üç odası. Salondaki şömine bir sanat yapımıydı. Bacası kavuniçi damarları olan mermer ile kaplıydı, şöminenin içi de sapsarı bakır levha ile döşenmişti, öylesine güzeldi ki şöminede ateş yakıp o bakır levhaların kirlenmesine razı olamazdım. O eve yerleştik. Kimi zaman Demir’i kucağıma alıp Yoğurtçu Çayırı’na giderek kalabalığın arasına karışıyordum. Çok hoşlanıyordu kalabalıktan. Çevreyi görmesi, tanımasını istiyordum. Kimi zaman sinemaya götürüyordum onu, kucağımda kımıldamadan oturuyor, beyaz perdede olup bitenlere bakıyordu. Hem

de uyumadan ve gözünü kırpmadan büyük bir ilgiyle. Yolda giderken, anlasın anlamasın her şeyi ona gösteriyor ne olduğunu anlatıyordum, gelişmesine katkısı olur diye.

Bir gün Ankara’da ünlü bir mühendisten mektup geldi. İstanbul’a gelerek Markiz adındaki pasta salonunda Nejat ile görüşmek istediğini yazıyordu. Muhittin Toköz’dü adı ve inci gibi yazısı vardı. Matematik bilenlerin yazısı hep böyle güzel mi oluyordu? Nejat ona hayrandı ve onun gibi ünlü mühendis olmayı düşlüyordu. Fransa’da öğrenim görmüş ve Ankara Gençlik Parkı’ndaki o güzelim kemer köprüyü o çizmişti. Mustafa Kemal Atatürk beğendiği için kâğıt paraların arka yüzeyinde yer almıştı. Ne konuşacaktı kocamla. Merak içindeydim. O akşam eve döndüğünde kendisini kapıda karşıladım. Birlikte çalışmayı önermiş. Su İşleri Genel Müdürü Hikmet Turat, Nejat’ı önermiş. Ne yanıt verdin diye sordum merakla, işi yarıda bırakıp ayrılmanın doğru olmadığını söylemiş.

Kimi zaman yanında çalıştığı genç bir mühendisi yemeğe eve getiriyordu. Şarık Tara idi adı, masum bir yüzü varı. Nejat onu evladı gibi seviyor ve yetişmesi için özel çaba harcıyordu. “Kısa sürede onu yetiştirirsem işi ona bırakıp ayrılabilirim” diyordu.

Ak saçlıydı muhittin Toköz, olduğundan daha yaşlı görünüyordu. Gözlüklerinin arkasında yumuk gözlerinde belli belirsiz hüzün vardı. “Artık Markiz’de buluşmanıza gerek yok, ne konuşacaksanız, burada evde konuşur-sunuz” dedim Nejat’a. O gün onu yemeğe davet ettik. Galip Kardam adındaki bir Maden Mühendisi ile birlikte geldi. Bir anda evin içi, uçan güvercinlerin kanat çırpmalarına benzer kahkahalarla doldu. Ne denli coş-kuyla ve içtenlikle gülüyordu. İkisinin de bakışlarından kocamı beğendikleri, hem de çok beğendikleri anla-şılıyordu. Nejat’ın iki dosya üzerinde yaptığı hesap-lamaları, çizdiği şekilleri beğendiklerini söylüyor, o da övünmekten hoşlanmadığı için susmakla yetiniyordu.

Muhittin Toköz’den mektup geldi, Nejat’ı Ankara’da bekliyordu. Gelemeyecekse, o da bu işi üstlenmeyecekti İster istemez yeniden bizlere yol görünmüş oldu.

Günlerce, tüm ovayı, çevresindeki dağları dolaşıyor ner-de akarsu varsa onu Düzce ovasında göl ve akarsuların nasıl değerlendirileceğine ilişkin bir gelişme projesiydi.

O yüzden ilk altı ayı Düzce’de geçirdi Nejat. Sadece Pazar günleri geliyor ve Pazartesi güneş doğmadan Düzce’ye geri dönüyordu. O zaman İstanbul-Düzce arasında Varan adında birkaç kardeşin birlikte çalıştırdıkları minibüs işletmesi vardı ve en güvenilir olanıydı ve eşimi tanımaya başlamışlar, çoğu kez eve uğrayıp alıyorlardı. Düzce’de tüm ovayı, çevresindeki dağları dolaşıyor, nerde akarsu görse onun debisini ölçüyor, kâğıtlara notlar alıyordu. Bir yıl içinde alan çalışmalarını bitirmiş ve çizim işlerini muhittin Toköz’ün Ankara’daki Soysal Han’ daki bürosunda yapacaktı, hem de tek başına

Muhittin Bey ve eşi bir akşam bizi evlerine davet ettiler, yemeği birlikte yedik. İnce zarif bir eşi vardı: Handan Hanım. Bizleri dostça karşıladı. Bir gece de biz onları Akşam yemeğine davet ettik. Eşi çok ta güzel giyinmişti. Muhittin Bey’in giysisi ve Handan Hanım’ın yere kadar uzanan eteği geniş bir rob içinde çok ta güzel görü-nüyordu

Yemek masasının çevresinde konuşuyor ve Toköz’ün tadına doyamadığını söylediği çorbamızı yudumluyor-duk. Nasıl oldu bilemiyorum, birden Demir kaşığındaki yoğurdu Muhittin Toköz’ün suratına fırlattı; lacivert giysisinin yakasına kasımpatı çiçeği gibi yerleşti. Nejat ile birlikte hiçbir şey olmamış gibi yemeğimize devam ettik. Handan, yüzümüze bakıyor, kocasının yakasındaki yoğurt parçasını görmediğimizi sanıyordu. Demir de hiç te oralı değildi ve Dumrul da gülerek yemeğin tadını çıkarıyordu. Yemek sofrasında olağan dışı yadırganacak bir durum söz konusu olmamış gibi. Demir doymuş sofradan kalkarak, elini yıkamaya gittiği zaman, yerimden fırladım, özür dileyerek, yakasındaki yoğurdu temizledim, Nejat ta kalkmış özür diliyordu. Toköz’ün gözleri nemlenmişti, dokunsanız ağlayacaktı. Sadece yumuşak sesiyle “sizleri anlıyorum” diye fısıldadı.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail