Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 108 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

ALMANYA'NIN KUSEYİNDE KİEL'E YOLCULUK
Makbule Ölçen

ALMANYA'NIN KUZEYİNDE KİEL'E YOLCULUK

ÖZÜRLÜLER YOKUŞU KİTABINDAN:

Makbule Ölçen

Almanya’nın Kuzeyinde Kiel’e Yolculuk

27 Mayıs 1960 gelip çattı. Üç ay sonra da Nejat kendisini Devlet Planlama Teşkilatında buldu. Türk Silahlı Kuvvetlerin Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel’in başarılar dileyen yazısıyla “Planlama Uzmanı” olarak atanmıştı, hem de asteğmen iken.

O sanki bu yeni uğraş alanı için yaratılmıştı. Porsuk barajındaki günler geri gelmişti. Bir farkla ki, bu kez konu beton değil, Türkiye’nin ekonomisiydi. Baş-danışman Prof. Tinnbergen, onun çalışmalarını beğenmiş olmalı ki, Nejat’ın Kiel üniversitesinde Prof.Schneider ile birlikte çalışmasını önermiş ve Birleşmiş Milletler örgütüne gerekli yazı gönderilmişti. “Hayır” diyordu Nejat, “Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın hesaplarını yapmadan gitmeyeceğim.” Bu kez, ikinci bir yazı yazı-larak bir yıl sonraya ertelendi bu çalışma. Mühendisliği bir yana atmıştı. Matematiksel Ekonomi uzmanı olacağını söylüyordu.

Bir gece, çocuklar uykudayken tüm düşüncelerimi, olumlu olumsuz yanlarıyla kendisine anlattım. Sessizce dinledi. “Aynı düşünceler benim de zihnimi kurcalıyor” dedi. “Benim ne olmam önemli değil, bizlerin birlikte olmamız önemli. Ne olacaksam, yurt dışına gitmeden de burada olabilirim. Kararım kesin fakat mühendis olmayacağım”.

“Bizleri düşünme” dedim “ Senin mutlu olmanı isti-yorum. İyi ve kötü günlerde seninle birlikteyim.”

Yerinden kalktı, yanıma geldi, sarıldı.

“On beş yıl sonra hangi mesleği seçeceksin” diye sordum.

“Buna on beş yıl sonra karar veririz” dedi.

Geleceğe güvenle bakıyordum artık. Gene de yakın-larımın eleştirileri tükenmek bilmiyordu. Onun mühen-disliği bırakmasına neden razı olduğumu soruyorlardı. Kirada otururken, başımızı sokacak evimiz yokken, böylesi bir serüvene atılmak doğru olur muynmuş? Tam da para kazanacağı bir zamanda. Yanıtım şu oluyordu:

“Onun parada gözü yok, benim de”.

Bir üniversite kenti olan kuzey Almanya’daki Kiel’de deniz kıyısındaki Hauswelt Kulup’te bize ayrılan daire güzeldi, duvarları nakış işlemeli bez gibi kâğıtlarla kaplıydı. Ayda 300 DM. Ödeyecektik. Arta kalan 450 DM.ile nasıl geçinecektik? “Geçiniriz” diyordu Nejat. Onun yaşamında olumsuzluk yoktu.

Bir ay sonra Hauswelt ‘in yönetmeni Frau Baade, Kafeterya’da yemek servisine yardımcı olmamı önerdi. Karşılığında ücret almayacak sadece yemek yiyecektim. Nejat, razı olmadı. Fakat benim için yemek harcama-sından kurtulacaktık, çocuklarımız daha iyi beslenecekti. Boğaz tokluğuna çalışmaya başlamıştım. Frau Baade, kısa boylu çok ta cimri bir kadındı. Ben patates ve pilav dağıtıcısı oldum. Yemek yiyenlerin tümü öğrenciydi. Onların tabaklarına daha çok yemek koyuyordum, kısa sürede patates ve pilav yiyenlerin sayısı arttı, ilk ihtarı aldım. Frau Baade geldi, parmağını sallayarak, “Frau Ölçen das geht nicht” (böyle gitmiyor) dedi.

Kocamın yaptığı çalışma, Prof.Schneider’in ilgisini çekmişti. Ayın ilk günü Ahlman Bank’tan aylığını düzenli biçimde alıyordu. Geldiğimizin ikinci ayında 750 DM yerine 930 DM ödendi. Bir yanlışlık olup olmadığını neden daha fazla ödendiği soruna aldığı yanıt onu fazlasıyla şaşırtmıştı. “Enstitü sizin Forscher olmanıza karar verdi, ücretteki artış bundan ötürü.”

Faruk Molu’nun eşi Marianna, iyi yürekli, mavi gözleri sevgiyle dolu, güzelim güzeli bir hanımdı, iki yaşındaki kızı Oluş annesinin bir kopyasıydı . Marianna’nın annesi, şişmandı, yüz çizgileri, onun ne denli doğru sözlü, gözünü budaktan esirgemeyen, bir savaşımcı olduğunu açıklamaya yetiyordu. Kiel’e yakın olan Auschwitz tecrit kampından kaçanları, evinde saklamış, gece yarısı Almanya’nın içlerinde gözden kaybolmalarına yardımcı olmuştu. Eşi, V2 füzelerinin yapımında çalışmış bir kimya bilginiymiş.

Faruk Molu, onurlu, donanımlı biriydi, kendisine sunulan olanaklarının tümüne sırtını dönmüş ve uzakta bir fabrikada çalışıyordu. Yaptığı iş her on dakikada bir avuç dolusu buğdayın içinde yabancı nesnenin oranını saptamaktan ibaretti. Eşim ile aralarındaki benzerlik olduğunu sezinledim. İkisinin de düşüncelerini ve davranışlarını, yurtseverlikleri biçimlendiriyordu. İkisi de doğayı seviyordu, ikisi de ülkelerine onurlarına düş-kündü. Aralarında konuşurken, kendilerini dinlemek, bana huzur veriyordu. Her ikisi de yenilgiyi kabul etme-yen nitelikteydi. Belki de kısa sürede dost olmalarının gizi buradaydı. “Ekonominin temel ilkelerini Faruk Molu’dan öğrendim” diyordu eşim.

Almanya’nın Kuzeyinde Kiel’e Yolculuk

27 Mayıs 1960 gelip çattı. Üç ay sonra da Nejat kendisini Devlet Planlama Teşkilatında buldu. Türk Silahlı Kuvvetlerin Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel’in başarılar dileyen yazısıyla “Planlama Uzmanı” olarak atanmıştı, hem de asteğmen iken.

O sanki bu yeni uğraş alanı için yaratılmıştı. Porsuk barajındaki günler geri gelmişti. Bir farkla ki, bu kez konu beton değil, Türkiye’nin ekonomisiydi. Baş-danışman Prof. Tinnbergen, onun çalışmalarını beğenmiş olmalı ki, Nejat’ın Kiel üniversitesinde Prof.Schneider ile birlikte çalışmasını önermiş ve Birleşmiş Milletler örgütüne gerekli yazı gönderilmişti. “Hayır” diyordu Nejat, “Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın hesaplarını yapmadan gitmeyeceğim.” Bu kez, ikinci bir yazı yazı-larak bir yıl sonraya ertelendi bu çalışma. Mühendisliği bir yana atmıştı. Matematiksel Ekonomi uzmanı olacağını söylüyordu.

Bir gece, çocuklar uykudayken tüm düşüncelerimi, olumlu olumsuz yanlarıyla kendisine anlattım. Sessizce dinledi. “Aynı düşünceler benim de zihnimi kurcalıyor” dedi. “Benim ne olmam önemli değil, bizlerin birlikte olmamız önemli. Ne olacaksam, yurt dışına gitmeden de burada olabilirim. Kararım kesin fakat mühendis olmayacağım”.

“Bizleri düşünme” dedim “ Senin mutlu olmanı isti-yorum. İyi ve kötü günlerde seninle birlikteyim.”

Yerinden kalktı, yanıma geldi, sarıldı.

“On beş yıl sonra hangi mesleği seçeceksin” diye sordum.

“Buna on beş yıl sonra karar veririz” dedi.

Geleceğe güvenle bakıyordum artık. Gene de yakın-larımın eleştirileri tükenmek bilmiyordu. Onun mühen-disliği bırakmasına neden razı olduğumu soruyorlardı. Kirada otururken, başımızı sokacak evimiz yokken, böylesi bir serüvene atılmak doğru olur muynmuş? Tam da para kazanacağı bir zamanda. Yanıtım şu oluyordu:

“Onun parada gözü yok, benim de”.

Bir üniversite kenti olan kuzey Almanya’daki Kiel’de deniz kıyısındaki Hauswelt Kulup’te bize ayrılan daire güzeldi, duvarları nakış işlemeli bez gibi kâğıtlarla kaplıydı. Ayda 300 DM. Ödeyecektik. Arta kalan 450 DM.ile nasıl geçinecektik? “Geçiniriz” diyordu Nejat. Onun yaşamında olumsuzluk yoktu.

Bir ay sonra Hauswelt ‘in yönetmeni Frau Baade, Kafeterya’da yemek servisine yardımcı olmamı önerdi. Karşılığında ücret almayacak sadece yemek yiyecektim. Nejat, razı olmadı. Fakat benim için yemek harcama-sından kurtulacaktık, çocuklarımız daha iyi beslenecekti. Boğaz tokluğuna çalışmaya başlamıştım. Frau Baade, kısa boylu çok ta cimri bir kadındı. Ben patates ve pilav dağıtıcısı oldum. Yemek yiyenlerin tümü öğrenciydi. Onların tabaklarına daha çok yemek koyuyordum, kısa sürede patates ve pilav yiyenlerin sayısı arttı, ilk ihtarı aldım. Frau Baade geldi, parmağını sallayarak, “Frau Ölçen das geht nicht” (böyle gitmiyor) dedi.

Kocamın yaptığı çalışma, Prof.Schneider’in ilgisini çekmişti. Ayın ilk günü Ahlman Bank’tan aylığını düzenli biçimde alıyordu. Geldiğimizin ikinci ayında 750 DM yerine 930 DM ödendi. Bir yanlışlık olup olmadığını neden daha fazla ödendiği soruna aldığı yanıt onu fazlasıyla şaşırtmıştı. “Enstitü sizin Forscher olmanıza karar verdi, ücretteki artış bundan ötürü.”

Faruk Molu’nun eşi Marianna, iyi yürekli, mavi gözleri sevgiyle dolu, güzelim güzeli bir hanımdı, iki yaşındaki kızı Oluş annesinin bir kopyasıydı . Marianna’nın annesi, şişmandı, yüz çizgileri, onun ne denli doğru sözlü, gözünü budaktan esirgemeyen, bir savaşımcı olduğunu açıklamaya yetiyordu. Kiel’e yakın olan Auschwitz tecrit kampından kaçanları, evinde saklamış, gece yarısı Almanya’nın içlerinde gözden kaybolmalarına yardımcı olmuştu. Eşi, V2 füzelerinin yapımında çalışmış bir kimya bilginiymiş.

Faruk Molu, onurlu, donanımlı biriydi, kendisine sunulan olanaklarının tümüne sırtını dönmüş ve uzakta bir fabrikada çalışıyordu. Yaptığı iş her on dakikada bir avuç dolusu buğdayın içinde yabancı nesnenin oranını saptamaktan ibaretti. Eşim ile aralarındaki benzerlik olduğunu sezinledim. İkisinin de düşüncelerini ve davranışlarını, yurtseverlikleri biçimlendiriyordu. İkisi de doğayı seviyordu, ikisi de ülkelerine onurlarına düş-kündü. Aralarında konuşurken, kendilerini dinlemek, bana huzur veriyordu. Her ikisi de yenilgiyi kabul etme-yen nitelikteydi. Belki de kısa sürede dost olmalarının gizi buradaydı. “Ekonominin temel ilkelerini Faruk Molu’dan öğrendim” diyordu eşim.

Faruk Molu, Ali Nejat’a ekonomi biliminde akse-lerasyon kavramını anlatıyor.(1963).

Tüketimdeki bir artışın yatırım düzeyinde (sermaye stokunda) meydana getireceği artışı betimliyordu akselerasyon ilkesi. İlk kez tüketim artışının yarattığı uyarılmış yatırım kavramını Faruk Molu’dan öğrenmiş ve 1966 yılında “Akselerasyoın Prensibi ve Türkiye’nin Makro-Ekonomik Hedefleri” kitabını yayınlamıştı..

Geleli bir ay olmuştu ki, Üniversitenin donanımlı Psikiyatri bölümünde Demir’in muayene edilmesini istedim. Faruk Molu’nun çevresi genişti, onun baş-vurusuyla bir gün Demir’i alıp gittik. Onu çırılçıplak soydular ve bedenini çeşitli yönlerden ölçmeye baş-ladılar. Kafatasını bile. Hekimlerden biri, yaşlı, ince yapılı, kısa boylu ve saygın bir kişiliği vardı, ötekiler onun dediklerini beyaz önlükleri içinde, ilgiyle dinli-yorlardı. “Hitler döneminde oğlunuz Alman olsaydı, hekimlerin görevi onu muayene etmek değil, öldürmek olurdu” diyordu. Elimde olmadan “Nasıl olur” diye bağır dım. “Üstün ırk olduğumuz için” dedi .

Demir giyindi, yaşlı profesör, elimi sıktı ve beni kutladı.”Onun sınır zekâ düzeyine ulaştıran sizsiniz”dedi. İlk kez Demir’in durumunu öğrenmiş oldum. Acaba bizden ne kadar ücret alınacaktı. Yaşlı profesör eşimin koluna girdi, “sizin ve ailenizin sağlığı bizim sorum-luluğumuz altındadır” dedi. Kulaklarıma inana-mıyordum. Savaşta yanıp yıkılmış bir ülkede işitiyordum bu sözleri ve kendi ülkem savaşa girmeden yanıp yıkılmış gibiydi sanki.

“Holtenauer Strasse No.257’de Jugentamt’ın (Gençlik Bürosunun) özel eğitim okuluna oğlunuzu göndere-bilirsiniz” dedi Profesör elimiz sıkarken. “Telefon edeceğim size ilgi gösterecekler”. Sevinçten uçuyor gibiydim. Utanmasam adamın boynuna sarılacaktım. Kapıya kadar bize eşlik etti onun yumuşak sesiyle “auf wieder sehen “ dediğini duydum. Evet, Demir Ölçen sözü edilen okulun öğrencisi olmuştu. Eşim onu her sabah Holtenauer caddesine okul otobüsüne saat 9’da’da teslim ediyor ve saat 16’da aynı yerden Demir’i alıp eve getiriyordu

Demir konuşamıyor fakat özlemlerini çizgilerle yansıtıyordu. Birbirini izleyen sayfalar dolusu helezon çizmekten vaz geçmiyordu. Şimdi çok pencereli evler yapmaya başlamıştı. Türkiye’yi özlediğini sanıyordum. Bir gün okul dönüşü sırt çantasından bir kağıt çıkarıp uzattı. Jugentamt’dan gelen yazıda okulun Haziran’ın 4 ‘ü ile 8’i arasında Pfingten (Yortu) tatili nedeniyle kapalı olacağı yazılıydı. (1963).Demir, kâğıda iyice bakmamı istiyor gibi karşımda duruyordu Kâğıdın öteki yüzünü çevirdim ve gözlerime inanamadım. Karma karışıktı çizgiler. Zamanla o çizgiler birbiriyle tanışacak ve Demir’in iç dünyasını bizlere gösterecekti. Birkaç gün sonra çantasından çıkan resme bakınca gözlerime bir kez inanamadım. Onu da mı Demir yapmıştı? Ertesi gün Holtenauer caddesindeki okula gittim sormak için.”Evet” dediler. “Demir yaptı o resmi”. Karmaşık çizgiler kaybolmuş, yerini boyalı alanlara bırakmıştı. Ve renkler o denli canlıydı ki, Demir’in kişiliğini yansıtıyor gibiydi.

Nejat Ankara’da uyguladığı yöntemi burada da uygulamaya karar verdi. Demir otobüs durağına kadar tek başına yürümeli ve bineceği aracı tanımalı ve binmeliydi. On gün süren deneme sonucunda, artık o yalnız başına kimsenin yardımı olmaksızın okula ulaşıp, geri dönmeyi başarmıştı.

Demir’e defter ve kalem aldık. Sayfaların yine helezon biçiminde çizgiler çizmeyi sürdürüyordu. Zamanla öylesine ustalıkla çizmeye başladı ki, birbirine benzeyen halkaların tümünün çapı aynıydı. Defterler öyle güzeldi ki, neden sonra bu denli çok deftere gereksinim duyduğunun nedenini anladık.

“Defterleri üst üste koyacağım “ dedi.

Hâlâ sözcüklerin son hecelerini yutarak konuşuyor, daha doğrusu konuşmaya çalışıyordu.

“Niçin üst üste koyacaksın?”
“Göğe kadar çıkarsa üzerine Allah oturur mu?

“Belki de oturur” dedi babası.

“O zaman en alttaki defteri çekerim, Allah yere düşsün”.
“Allah’ı neden yere düşürmek istiyorsun?”
“Bizim Allah’ımız Ankara’da, Almanların Allahı
düşsün”.

Almanların Allahı’na tuzak kurmak için defterleri olması gerekiyordu. Resim defterlerine de çok katlı evler yapıyor, bir dizi, pencereler diziyor, kırmızı ve sarı çizgiler halinde pencerelerden dışarıya taşıyordu.

Kiel’de kış başlamadan her yıl “Kieler Woche” adını alan şenlik düzenlenir, yelken yarışları yapılıyordu. Kent renkli ışıklarla donatılmıştı. Kimi yerlerde Kızılderili çadırlar kurulmuş, dev gibi beygirlerin çektiği büyük arabalarda, fıçı biraları vardı, içinde hardallı sosist olan sandviçler adeta kapışılıyordu. Geniş meydanda 1 metre yükseklikte yan yana dans pistleri yer almıştı. Demir çıkıp dans etmek istiyordu. Fakat kiminle dans edecekti? Zaten ne zaman müzik sesi duysa, ayağa kalkar oynamaya başlardı. O gün de dans pistlerinden birinin üzerine tırmanmış, şişman bir kızın eteğinden tutmuş onu dans ettiği adamdan ayırmaya çalışıyordu. Kız şaşırmış, piste yaklaşan Nejat’ın sesini duymuş olmalı ki, baktı gülümsedi, eşimin “lütfen onunla dans ediniz” sözünü ciddiye aldı. Demir’e sarıldı. Bu, Demir’in yabancı bir ülkede, tombul güzel bir kızla ilk dans edişiydi.

Biletlerimizi aldık,1963’ün Ağustos ayında Türkiye’ye hareket edecektik. Nejat kendisine kalacak bir yer aramaya başlamıştı. 1 Ağustos 1963 günü Kiel, belki de böylesi yağmurun, gökten boşanırcasına yağdığı bir başka güne tanık olmamıştır. Gök kulakları sağır edercesine, gürültüyle yarılmış gibi tüm suyunu Kiel’in üzerine boşaltıyordu. Demir yatağında bağırıyordu:

“Almanların Allah’ı yağmuru durdur, Türkiye’ye gidemeyiz.”

İçerden seslendim:

“Demir üzülme Türkiye’ye gideceğiz.

Kiel, öylesine kusursuz bir kent idi ki, ne denli yağmur yağsa çamura rastlanmıyordu. Parklarda kanepeler nasıl bir boya ile boyanmıştı ki, yağmur damlalarını geri sıçratıyordu. Kimilerin pabuçları da öyleydi.

2 Ağustos’un saat 10’unda pencereden el sallayarak, Nejat’ı ve Kiel’i gerilerde bırakarak ayrıldık.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail