Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 108 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

ANKARA'YA DÖNÜŞ VE ÖĞRETİLEBİLİR ÇOCUKLAR DERNEĞİ
Makbule Ölçen

ANKARA'YA DÖNÜŞ

ÖĞRETİLEBİLİR ÇOCUKLAR DERNEĞİ

(ÖZÜRLÜLER YOKUŞU KİTABINDAN. Makbule Ölçen:)

Ankara’da yeni taşınacağımız ev, Tuncer Sokak’ta dört katlı binanın ikinci katındaydı. Önünde büyük bir meydan vardı, Demir rahatça bisikletini kullanabilirdi. Zaten ertesi gün, kahvaltı sonrası , ivediyle sokağa çıktı. Kızılcık Sokaktaki eski arkadaşlarını bulmaya gitti. Kısa sürede geri döndü, suratı kıpkırmızıydı, onları bula-mamıştı. Yeni evin önünde oynayan çocukları sadece pencereden seyretmekle yetindi. “Sen de gidip oynasana” dedim. “Hayır, onları tanımıyorum, annelerini, babalarını da tanımıyorum” dedi. Almanya’ya gitmekle, onu alıştığı çevreden koparmıştım.

Mimar Kemal İlkokulunda, özel eğitim için üç sınıfın açıldığını Şükran Sinan öğretmen mektupla bildirmişti. Demir’i o okulun özel sınıfına kaydını yaptırdım Tam yirmi gün, onun birlikte hangi otobüse binerek geçeceği yolların zihnine yerleşmesini, okula birlikte gidip dönerek sağlayabildim. Bir ay sonra onu otobüsten inerek yalnız bıraktım, fakat görünmeden izledim, tek başına okulu bulmuştu.

Mimar Kemal İlkokulunda açılan özel eğitim sınıfları, bina içinde değil, okulun arka bahçesinde bir bara-kadaydı. Kışın baraka, soba yakıldığı halde ısınmıyor, çocukların çoğu hasta oluyordu. Bu kez barakanın yıkıldığını gördük, sonra anladık ki, özel sınıfları binanın içine almışlar, sevindik.

Demir yaşamından mutluydu, sınıfta tüm arkadaşlarının ilgi odağı olmuştu. Yere silgisi ya da kalemi düşse, başka bir öğrenci koşup alarak Demir’e veriyordu. Bir dün 1966’nın Nisanında Demir, yakasına takılmış kırmızı kurdele ile geldi, gözlerime inanamadım, okumayı öğrenmişti. Akşam eve gelince babası, Demir’i kucağına aldı, havaya kaldırdı:

“Aslan oğlum”dedi.”Sana güveniyorum”

Zekâ düzeyi 50’nin altında olan çocukların eğitimini Millî Eğitim Bakanlığı dışlamıştı, onların eğitilemez olduğunu savunuyor, konunun hekimleri ilgilendirdiği savını ileri sürüyordu. Ülkemizde o çocukların da eğitilebilir olduklarını kanıtlayan bir kuruluş yokmuydu? Eşimle birlikte sürekli bunu düşünüyor, bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorduk. Şükran Sinan öğretmen ayrılmış, yerine daha genç bir başkası atanmıştı. Bir ay kurs görmenin dışında zihinsel özürlülük konusuna tam anlamıyla yabancıydı.

1967’nin bir Mart günü okuldan bir yazı geldi, okul Müdürü ivediyle önemli bir konuyu görüşeceğini yazmıştı. Ertesi gün okula gittim. Müdürün yanında o genç öğretmen vardı. Küçücük bir kâğıdı okumam için uzattılar. Kâğıtta büyük harflerle “seni seviyorum” yazılıydı. Altında da büyük harflerle “Demir” yazısını gördüm. Müdür suratıma bakıyor, okulda bu tür ahlâk dışı ilişkilere izin vermeyeceğini söylüyordu. Okulun iffetini korumak onun görevi imiş.

“Ne güzel” dedim. “Oğlum öğretmenini seviyor”.
“Nasıl olur benim okulumda”
“Niçin olmasın? Oğlum onu seviyorsa ve öğretmenin de gönlü varsa, evlenmeleri için bir sakınca yok demektir”.

Öğretmen ince yapılı güzel bir kızdı.

“Büyük oğlunuz için hayır demem” diye espirili yanıt verdi.
“Büyük oğlumun sizi sevip sevmediğini bilmiyorumki. Ona sormam gerekir. Şimdi lise son sınıfta.

Müdür şaşırmış konuşmalarımızı dinliyordu. “Oğlum Demir öğretmenini seviyorsa, öğretmen bundan kıvanç duymalıydı. Sevmek ve sevilmek kınanabilinir mi? Kaldı ki Demir yaşındaki bir çocuk için aşkının ne zararı olabilir” dedim. Müdürün şaşkın bakışları altında izin isteyip odadan çıktım. Herhalde beni çağırmalarına pişman olmuşlardı.

Demir 1968 yılında okulunu bitirdi Müsamere’de Demir’e verilen rolü de çok güzel oynamıştı. Kendisini 1969 yılında Ulus’ta Sanat Okulu’na kaydettirdik. Orada ağaç işleri atölyesinde çalışmaya başladı. Tahta üzerine çizilmiş resmi oymaya çalışıyordu. Tahta parçası çok sert olmalı ki, bir gün eli yaralı geldi. Fakat tahtalı oymalı resim ortaya çıkmıştı. Şimdi hala o okulda başardığı tahtalı resimleri evimizdedir. Ertesi günü öğretmenini görmeye gittim. “Bu kadar güzel yapacağını bilseydim ona yumuşak tahta veririm” dedi. Ağaç işleri atölyesinde öğrenim görenlerin çoğu kocamam kişilerdi. Demir bir kıyıya atılmış gibiydi. Onu okuldan almayı düşünü-yordum. Buna gerek kalmadı. Milli Eğitim Bakanlığı o güzelim Sanat Okulunu 1971’in sonunda “Sanat Ens-titüsü” ne dönüştürdü, atölyelerin yerini kara tahta eğitimi almış oldu!..

Geri Zekâlı Çocukları Koruma Derneği

1969’un ilk ayında posta kutusunda bir mektupla karşılaştım. Zarfın üzerinde “Geri Zekâlı Çocukları Koruma Derneği” yazılıydı, beni konuk olarak Genel Kurul Toplantısı’na davet ediyorlardı. Böyle bir derneğin kuruluşundan haberim yoktu. O Pazar günü Kızılay binasının bir salonunda yapılan toplantıya gittim. Güzel giyimli, kürk mantolu hanımlar çoğunluktaydı. Derneğin başkanı, Çanakkale milletvekili Zekiye Gülsen idi. Derneğin sayman üyesi, Ahmet Martı adında yaşlı bir adam kısa boylu, geniş omuzları öne doğru eğik, yana yakıla para sıkıntısı çekildiğini söylüyor, bankada sadece 30 bin lira kaldığını anlatıyor, fakat hiç kimse onu dinlemiyordu. Söz aldım:

“Çağrı yazısını alıp okuduktan sonra yırtıp attım” dedim. “Oğlumun görmemesi için. Hiç kimse çocuğunun geri zekâlı olduğunu kabul etmez, derneğin adını değiştirmelisiniz”.

Türkân Ögetürk ve Aysel Karaman adındaki hanımlar karşı çıktılar:

“Ancak bu ad altında para topluyoruz, başka türlü yardım alamayız”

Eğitim yapılmadığına göre, alacağımız yardım neye yarayacaktı? Yardım, eğitim için kullanılmalıydı. Oysa, eğitim değil, sade yardım almayı düşünüyorlardı.

Dernek 1965 yılında kurulmuştu. Bir kez çaylı toplantı düzenlemiş, 30 bin lira gelir sağlamışlardı. O günkü toplantıya kurucu üyelerin hiç birisi gelmemişti. Gelenler de bir an önce seçimler yapılıp evlerine dönsünler havasındaydı. Elden ele küçük kâğıt parçaları dolaşmaya başlamıştı. Seçimlere geçileceği söylendiğinde elimi kaldırdım, “bu dernekte çalışmak istiyorum” dedim. Kara tahtaya tebeşirle adımın yazdılar. Önce yazıp yazma-makta kararsız kaldılar, adının Vehibe Taçsoy olduğunu öğrendiğim bir hanım “çalışmak istiyorsa adını niçin yazmıyorsunuz” diye bağırdı. Seçimler sonuçlanınca yedeklerin başında yer aldığımı öğrendim, birkaç gün sonra bir üyenin ayrıldığı haberi ile birlikte yönetim kurulu üyesi olduğuma ilişkin yazı geldi. İlk kez bir derneğin üyesi olmadan önce yönetim kuruluna seçil-miştim.

O günlerde Sağlık Bakanlığı ile Ankara Tıp Fakültesi, zihinsel özürlülük konusunda, ailelerin de katılımıyla bir sempozyum düzenlemişti. (1970) Aileler de vardı, dinle-yiciler arasında. Sempozyuma konuşmacı olarak adımı da yazmışlardı. Genetik uzmanı Doç. Dr. Bekir Şayla beni önermiş olmalıydı. Demir’in doğumundan o güne kadarki gelişmesini konu alan bir metin hazırladım ve 50 adet çoğaltarak dağıtımını sağladım. Bu kadar dinleyici olacağını sanıyordum. Oysa dağıtımını sağladığımız metnin on katından fazla dinleyici vardı. En arka sıralarda, beyaz gömlekli tıp fakültesinin öğrencilerinin pek çoğu ayaktaydı.

Aradan onbeş yılı yaşıyor gibiydim. Genç ve deneyimsiz bir anne olarak, acımı nasıl içime gömmüş ve tüm çabalarımızı, eşimle birlikte, birbirimizi suçlamadan Demir’in gelişmesi için harcamıştık. Sağlık Bakanı Vedat Alî Özkan ve öğretim üyeleri en önde merakla beni dinliyordu. Fakat neden zil çalmadı? Süreyi aşmış olmalıydım. Sağlık Bakanı’nın göz yaşlarını sildiğini görüyordum. Konuşmam bitince selam verdim ve kürsüden indim. Nejat, ayağa kalkmış bana doğru geliyordu. Yarı yolda beni karşıladı ve sarılıp öptü. Yerimize birlikte gittik. Salon sessizliğe gömülmüş gibiydi. Oturduğumuz zaman, arkadan biri Nejat’ın omuzuna dokundu:

“Başarınızın gizini şimdi görüyorum” dedi.

Eğitimci Orhan Çapçıydı o. Toplantı bitiminde, Sağlık Bakanı’nın konuşmacılar onuruna verdiği kokteyl partide tanıdığım tanımadığım pek çok kişi yanıma geliyor, beni kutluyordu. Sağlık Bakanı da geldi, elimi sıktı:

“Beni ağlattınız” dedi.

Radyo konuşmalarında konuşmalarını beğeniyle izle-diğim Orhan Çapçı da geldi:

“Bu konuşmanızı radyoda yinelemek istemez misiniz? Benim programımda sizi konuk olarak konuşturmak istiyorum.”

Söylediği gün ve saatte, Aysel Karaman ile Radyo Evine gittik. Orhan Çapçı, o kibar ve içtenlikli tavrıyla bizi kapıda karşıladı. Camlı bölmeyle ayrılmış bir odaya girdik. Orhan Çapçı, beni tanıtan kısa bir konuşma yapacak ve sözü bana verecekti. “Sakın heyecanmayın, kendi evinizdeymiş gibi konuşun” demişti. Sempoz-yumdaki konuşmamı özetleyerek anlatmaya başladım. Orhan Çapçı başını sallıyor, başarılı olduğumu anlatmak istiyordu.

Derneğe geri dönüşümde, Zekiye Gülsen’in eleştirisine uğradım. Derneğin adından söz etmemem onu kız-dırmıştı. Dernekte çok yeniydim, Demir’in gelişmesinin dışında anlatmaya değer hiçbir konu aklıma gelmemişti. O gün katıldığım ilk toplantıda, yine ne zaman kermes yapılacağı, ne kadar bilet satılacağı konuları konuşuluyor, zihinsel özürlülük olayı gündeme girmiyordu. Sonunda sabrım taştı:

“Buraya gelip gitmekten başka bir işe yaramadığımı görüyorum. Zihinsel özürlü çocukların eğitimine başlamayacaksak, Yönetim Kurulunda üye olmanın ne anlamı var, ayrılacağım” dedim.

“Nasıl olur” dedi Zekiye Gülsen Hanım: “Devletin yapamadığını biz nasıl yapabiliriz? Milli Eğitim Bakanlığından izin almamız gerekir, nasıl izin alabiliriz. Bizim amacımız kamuoyu oluşturmak, öyle değil mi arkadaşlar?”

“Eğitime başlamayacaksak ayrılır, eşimle birlikte bir başka dernek kurar, eğitime başlarım ve sizler o zaman kamuoyunun nasıl oluştuğunu görürsünüz.

Sesleri çıkmıyor, şaşkınlık içinde yüzüme bakıyorlardı.

“Bana yetki yazısı veriniz, Millî Eğitim Müdürlü-ğü’nden izin belgesi alacağım.

Çanakkale milletvekili Zekiye Gülsen, Milli Eğitim Müdürlüğünden izin alınsa bile, eğitim yapamayaca-hımızı, buna gücümüzün yetmeyeceğini söylüyordu. Daha fazla dayanamadım:

"Zekiye Hanım” dedim “bu Devlet sizi, özürlü çocukların eğitiminde uzmanlaşmanız için Almanya’ ya gönderdi, orada üç yıl kaldınız, bizlere öncülük etmeniz gerekirken, şimdi tersine, kendi uzmanlık alanınızın geçersiz olduğunu ileri sürüyorsunuz.”

Yerinden kalktı, yan odaya geçti, daktilo seslerinin tik taklarını işitiyordum. Elinde bir kâğıtla döndü; üzerinde resmimin yapışık olduğu yetki belgesiydi bu. Kâğıdın sağ tarafında 7.11.1970 yazılıydı ve karşısında da 1 sayısı vardı. 11 yıl boyunca hiçbir yazışması olmayan derneğin ilk yazısıydı bu. Yetki belgesini uzatırken, Çanakkale milletvekili Zekiye Gülsen’in sesini duydum, bir işe yaramayacağını söylüyordu.

Yetki belgesi elimdeydi. Benim için, o sözleri dinlemenin artık gereği kalmamıştı.

Ertesi gün Yönetim Kurulu üyelerinin beni coşkuyla karşılayacaklarını umuyordum. Fakat nedense, hiç birisinin gözlerinde ışıltı yoktu. Yalnız bir ayağı kısa olduğu için, yana doğru eğilerek yürüyen Vehbi Toçsoy yanıma geldi, elimi sıkarak “seni kutlarım” dedi. Kurs izninin nasıl, ne zaman kullanılacağını konuşmaya başladılar. Elimdeki kâğıt parçasına biraz da kuşkuyla bakıyorlardı. Elimden alıp dosyaya koymak istediler.

”Hayır”dedim. “Bu izin belgesi bu bina için, eğitime başlayacağım.”
“Bu bina içinde mi? Hangi odada? Yerimiz yok”.
“Mutfakta”

Ertesi gün erkenden yakın dostumuz Mustafa Ekmekçi’ye gittim. Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarıydı. “Üzülme Makbule” dedi.”Bunu gazetemizde ilân olarak değil, haber olarak duyururum” dedi. Bir gün sonra, Sağlık Sokak’taki dernek binasına, dört hanım çocuk-larıyla gelmişti. Anneleri binanın giriş holünde kaldılar, dört çocuğu da mutfağa aldım, bu kez kendimin doğurmadığı dört zihinsel özürlü çocuğum olmuştu. Onlara yumuşak, sevgiyle davranmam gerekiyordu. Beni anneleri gibi semeliydiler. Bunu bana Demir öğretmişti.

O gün, bu dört çocuğun yanaklarını okşayarak işe başladım. Özel eğitimin içinde sevgi olması gereğini kavramıştım. Biri çıkıp kucağıma oturdu. Sekiz yaşın-daydı. Salyası akıyordu. Yüzüme bakışından, ne denli sevgiye gereksinim duyduğunu anlıyordum.

Derneğin görevlisi olan Numan Metin, daktilo ile yazı yazan çalışkan bir gençti. İçerisinde maroken koltuklar olan odanın kapısında, “Zekiye Gülsen, Çanakkale Milletvekili” yazılı bronz bir tabela çakılıydı.

Numan’a:

“Bu tabelayı çıkaracak ve bu kâğıdı yapıştıracaksın” dedim.

Yanıt verdi:

“Başkan kızar”
“Kısacaksa bana kızsın”

Öylelikle derneğimiz bir eğitim odasına kavuşmuş ve Zekiye Gülsen’in delegeler kabul ettiği oda, siyasetin karargâhı olmaktan kurtulmuştu.

1970 yılının Aralık ayında 25’inde öğrenci sayısı 7’ye çıktı. İki ay sonra da 24’e yükseldi. Ve Geri Zekâlı Çocukları Koruma derneği, “Öğretilebilir Çocukları Koruma Derneği” adıyla aynı bina içinde 24 çocuğun eğitimine başlayarak, yön ve içerik anlamında tümden değişime uğramıştı.

Demir Ölçen’de Müzik Tutkusu

Demir’i 1970 yılında Kızılayda Eroğlu Müzik Ders-hanesi’ne yazdırdık ve 1 yıl sonra kendisine RAD.I Bach Sohn marka bir piyano satın aldık . Eroğlu Dershane’sinden eve geldiğinde, parmaklarına yazılı notalara bakarak tuşlara vurmaya başladı. Çıkardığı seslerden mutluydu. Kısa süre sonra parmaklarında yazılı notalara bakmaksızın hangi tuşa nasıl basacağını öğrenmişti. Eroğlu dershanesi’ne yaklaşık 5 yıl davam etti.

Bir gün öğretmeni Demir’e ders vermeyi unutmuş. Yaşlanmış olmalıydı. Üstelik ders vermeyi unutmakla kalmamış, üstüne kapıyı kilitleyip evine gitmiş. Demir, Dershanedeki telefon rehberini karıştırarak karakolun telefonunu öğrenmiş. Polislere neler söylemişse gelerek öğretmeni bulup okula getirmişler. Demir kafasını kullanarak kendisini kurtarmayı başarmıştı. O günden sonra okula gitmedi; buna karşın, sonrasında batı müziğinden pek çok melodiyi öğrenmeyi başarmıştı.

1982 yılında Küçükesat’tan Oran semtine şimdi oturmakta olduğumuz konuta taşınırken, Demir’in piyanosunun ayrı bir küçük kamyonet ile taşınmasını sağlayamadık. Taşındığımız sitenin elektrik düzeni oluşmamış ve de asansör çalışır duruma girememişti Demir bir süre piyano çalamadı. Piyanosuna kavuştuğunda, gelen konuklarımıza, öğrendiği melodilerden küçük parçalar sunmaya başlamıştı. Yaşamını yitirdiği 2013 yılına kadar piyanosu onun arkadaşı olmayı sürdürdü.

MSGSÜ Devlet Konservatuvarı öğretim üyesi sayın Birce Arslan Asman, ZİÇEV için iki kez konser verdi. Bunlardan ilki Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezinde 10 Aralık 2006 ve ikincisi de 23 Mayıs 2009 günü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası salonunda gerçekleşmişti. Sy.Birce Arslan’ın, Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezindeki konserine Demir’ i de birlikte götürmüştük. O, konseri ilgiyle izlemişti. Sy.Birce konserin sonunda “bis” yapmak üzere sahneye çıktığında, Demir yanımızdan ayrıldı, sahneye çıkarak Sy.Birce Arslan’ı kutlayacağını düşündük.. Oysa o, doğrudan piyanoya doğru yönelmiş ve bizlere selamlarını sunduktan sonra Pyotr İlyiç Çaykovsky’nin bir parçasını çalmaya başlamıştı. Sayın Birce Arslan, piyanoya yaklaşarak Demir’i büyük bir beğeni içinde dinlemeye başlamıştı. Salonda bir alkış fırtınası koptu. Demir herkesi selamladı, sahneden inerek gelip yanımıza oturdu.

Acaba sayın Birce Arslan Asman10 Aralık 2006 günü Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezindeki bu olayı nasıl değerlendirmiş ve zihninde ne tür duygular uyanmıştı? Bunu merak ettik ve kendisine sorduk. Aldığımız yanıtı aşağıda bilgilerinize sunuyoruz:

ZİÇEV yararına verdiğim konserde, programımı tamamlayıp, vakıfa destek veren güzel yürekli dinleyicilerin alkışları arasında sahne arkasına geçtim. Alkışlar tüm zerafeti ile beni yeniden sahneye davet ederken, piyanoya doğru ilerledim, ancak o anda dinleyicilerin arasından sahneye benden önce ulaşmayı başarmış özel biri vardı : “Demir Ölçen” İsmini ve hikâyesini konser sonrasında öğrendiğim. Demir, tuşlara öyle mutlu dokunuyordu ki. Bu konser sırasında içinde ne tür fırtınalar koptu bilmiyorum ama onu hasretle piyano başına getiren duygu sağanağını yaşadığımız için çok etkilenmiştim. Dokunduğum tuşlar ince bir ruha, o ruh da hayata dokunmuştu. Demir, benim en özel sahne arkadaşım olmuştu.

Demir’in arkadaşı yoktu ve o piyano onun en yakın arkadaşı idi.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail