Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 109 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

KORUYUCU HEKİMLİK VE ARATÜRK

KORUYUCU HEKİMLİK VE ATATÜRK

Ali Nejat Ölçen

Bu yazıyı hazırlayan kişi (Ali Nejat Ölçen) 1932 yılında, Sivası’ın Kangal ilçesinde ilk okul öğrencisiydi. Osmanlı döneminden Cumhuriyet Türkiye’sine yansıyan Kangal’da evlerin tümü kerpiçtendi ve hiç birinde tuvalet yoktu. Pederim Mehmet Arif’, binbaşılığa terfih etmesi için, Tokat askeri ortaokul öğretmenliğinden Kangal’a askerlik şube reisi olarak atanmıştı. Kangal Müftüsünün büyük kaya kitleleriyle donatılmış geniş bir alana bakan üstü toprak altı toprak evine yerleştik. Kayaların üzerine avuç avuç tuz dökülür ve akşama doğru gelen kocabaş hayvanlar tuzları yalardı.

Pederim Mehmet Arif’in ilk işi, evin bodrumunda geniş ve derin bir çukur açtırıp üzerine ortasında kocaman delik olan tahta yerleştirmek oldu ve anneme döndü bu bizim “hela” mız, dedi. Sabah erkenden erkekler ellerinde ibriklerle çok uzakta dört kavak ağacının dibine çöker karınlarındaki artığı buraya boşaltırlar sonra da sıra ellerinde ibriklerle kadınlara gelirdi. Osmanlı’nın Kangal’ı işte böyle bir yerdi 1930’ larda.

Kangal’da bir gün iki atlı adam geldi okulumuza. Atlarını okul bahçesinde bıraktılar, beyaz gömlek giyip, biz öğrencilerin okulun alt katında toplanmamızı sağladılar, kimimizin gözünü siyah bezle bağladılar, bizlerle “kör ebe” oynayacaklarını sandık. Sıra bana gelmişti. Gözüm bağlı bahçeye çıkardılar. Uzakta beyaz perdede tüm harfleri en sondaki “z” harfini bile okudum. Adamlar atlara binip gittiler. Sonradan Sivas’tan geldiklerini öğrendik.

Bir süre sonra okula birileri gelip bir paket bırakıp gitti. Oğuz Aygün’ün(*) annesi öğretmenimizdi, paketi açtı, içinden dört adet gözlük çıkmıştı. Uzağı göremeyen dört öğrencilerden biri gözlüğü takınca “görüyorum” diye bağırdı. Bizler Mustafa Kemal’in öğrencileriydik, dünyayı görmemiz, tanımamız, gerekiyordu. Yalnız biz çocukların mı: O, yer yüzünde bir benzeri olmayan “Koruyucu Hekim-liğin” ilk uygulayıcısı olmuştur. Osmanlı, Anadolu’ya “frengi, sıtma, verem ve trahom” türü hastalıklar bırakarak tarihin karanlığına gömülmüştü. Mustafa Kemal, Anado-lu’muzu yalnız emperyalizmin işgalci güçleriyle savaşıp onları yenilgiye uğratmakla yetinmemiş, koruyucu hekimliğin aydınlığında; sıtmanın, frenginin, veremin, mikrop-larıyla bakterileriyle de savaşıma girişmiş ve o küçücük gözle görünmeyen ölüm taşıyan canlıları da yenilgiye uğ-ratmıştı. O, böylesi sağlık devrimini yaratmış olmasaydı, bugün O’nu eleştirmeye yeltenenlerin çoğu yarım dudaklı olabilirdi.

Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) 1946 yılında Porsuk Barajı yapımına atandığı zaman, Kargın, İncesu, Akkaya adındaki üç köyün tüm evlerinin sokak kapılarının arka yüzünde kırmızı kartonların asılı olduğunu görmüştü. Her ay köye gelen iki kişi atlarından iniyor ve evdekilerin sağlık kontrollerini yapıyordu.

Bir yaz tatilinde Niksar’da iken eve muhtar ve jandarma eri gelmiş ve bu satırları yazan kişiyi (Lise son sınıf öğrencisi Ali Nejat’ı) alıp götürmüşlerdi. Nereye? Keşfi meydanın-daki büyük üç katlı taş binanın zemin katındaki bir odaya bırakmışlardı. İçeriye giren orta boylu beyaz mintanlı yaşlı adamı tanımıştım. Onun adı Niksar’da deli doktordu. Bizler küçükken kapısını çalar kaçardık, gömlekle dışarı çıkıp bizi kovalaması için.

Taş binanın zemin katı, 1940’lı yıllarda sağlık ocağı olmuş-tu. Deli doktor avucunu uzattı:

“Al bakalım iç bunu” dedi. “İki gündür gelmedin, neredey-din?”

Uzattığı “atebrin” idi. Niksar’da sıtmayı yok eden Mustafa Kemal’in koruyucu hekimiydi o.

1950 sonrası Demokrat Parti ile birlikte evlerimizin kapılarının arkasındaki kırmızı kartonlar birer birer kalktı. Hastalığın tedavisi bireylerin yazgısına terk edildi. Bugün de yabancı hekimler ithal edilerek onların becerilerine terk edilecek. Ve bunu sağlık sektöründe kutsanacak bir karar-mış gibi algılayanlar da var. Sağlık sektörü de özel-eştirilmekte ve dış dünyanın insafına terk edilmektedir.

Şimdi bu açıklamadan sonra Size Ali Nejat’ın bilinmeyen bir uzmanlık alanından söz etmeliyim. O, Türkiye’nin ilk toplum sağlığı konusunda Doktora tezi hazırlayan kişidir. “Nüfus Sorunu ve Toplum Sağlığının Ekonomik analizi”ni yapan kişidir.“Toplum Sağlığı Ekonomisi” (Economics of public Health ) uzmanıdır.

Sağlık sektörünün nasıl düzenlenmesi gerektiğini ve bölgesel hastalık dağılımına göre, ne tür planlama yapmak gereğini düşünmeyen, tasarlamayan, hesaplamayan bir ülke, elbette sağlık sektörünün kapılarını bir gün dış ülkelerin insafına terk edecek, yani sağlığın da ithal edildiği bir ülke olacaktır, şimdiki Türkiye’miz gibi. Cumhuriyete karşı olabilmek için önce Mustafa Kemal’e karşı olmak gerekir. Onu eleştirecek yapay ve sanal kusurlar arayıp bulmak gerekecektir. Şimdilerde AKP’nin güdümünde ülkemiz bu süreci yaşıyor. Cehalet ve ihanet iç içedir.

Mustafa Kemal’in ülkemizde yarattığı koruyucu hekimliği bilimsel düzeyde eğitim ve öğretim alanına dönüştüren öğretim üyesinden söz edilecekse, o kişi genç yaşta aramızdan ayrılan Prof. Nusret Fişek hocamızdır. Onun Etimesgut’ta koruyucu hekimlik alanındaki yapıtına ne yazık ki, Hacettepe Üniversitesi sahip çıkmayı bilemedi.

Bu konuyu sonlandırırken, bugün acı bir gerçeğin altını çizmeye gereksinim duymaktayım: Hiç bir hastanemizde, bireyin tedavisinin birimler arasında minimum hareketiyle “tanı”ya ulaşması olanaklı değildir. Neden? Çünkü: sağlık sektöründe biri makro; ötekisi mikro düzeyde iki planlama yapmaya hala gereksinim var.

1.Ülke düzeyinde hastalığın türüne göre bir dağılım projesi henüz hazırlanmış değildir. Koruyucu hekimlik ile “tanı” ve “tedavi” birimlerinin birlikte, hastalığın türü ve miktarına ilişkin istatistiksel veriler dev tutulmamaktadır. Sağlık Bakanlığı’nda buna ilişkin birim olduğu da söylenemez. Sağlık birimlerinin nerelerde, ne kapasitede ve hangi hastalık türünde planlanması gereği düşünülmeden yapılanmaya girişilmektedir. Ve ne yazık ki, bu alanda üniversitelerimiz ders programı hazırlığına da bu güne kadar girişmemiştir. Böylesi makro plan anlayışından uzak kalındığında bir gün elbette sağlık sektöründe arz-talep boşluğu doğacak ve “sağlığın dış alımı” söz konusu olacaktır. Bugün olduğu gibi.

2.İkinci tür mikro planlamayı, hastanelerde birimler arasında bağlantıları düzenleme olayı olarak betimle-yebiliriz. Çünkü, her hastane sağlık üreten bir işletmedir ve bu işletmenin optimizasyonu ayrı bir uzmanlık alanında çalışmayı gerektirir. Çok ilginç bir durumu hemen akta-rabilirim: Ankara’da bir üniversite hastanesinde zemin katında asansörden inen her hasta, “morg” ile karşılaşmak-ta ve kapı önünde ağlaşan insanların arasından geçebilirse, elindeki kan numunelerini ilgili birime ulaştırabilmektedir. Hastane işletme planı hazırlanmadan tanı ve tedavi birim-lerinin yerleşmesine ilişkin verilecek kararlar her zaman doğru olmayabilir. Tanı ve tedavi birimleri, hastane içinde öylesine yerleşmeli ki, hastanın hareketi minimum (en az) olabilsin. O halde, sağlık sektöründe:

1.Hastaneler arası plan,
2.Hastane içi plan,

kavramlarını Sağlık Bakanlığı algılayacak ve öylesi planları hazırlayacak, uygulayacak, var olanları revize edecek bir yapılanmaya girişmelidir.

Bu alt yapıdaki yanlışlar, eksikler giderilmeden, dışardan hekim ithalini çözüm olarak yorumlamak, yanlıştır, zararlı sonuçlar vermesi olasıdır, bir deprem anında bunun yaşam-sal korkunç sonuçlarıyla karşılaşmak ta kaçınılmaz ola-caktır.

-----------------------------------------------------

Bu yazı e-mail ortamında dolaşırken, “Tıbbıyeliler İzmir Tabib Odası” 10-11 Aralık 2011 günlü 2.Ulusal Tıp Gün-leri-Antalya bülteninde yayınlanmıştır.

(*) Oğuz Aygün bir dönem Adalet Partisi grup başkan-vekiliydi. Ben ise CHP grup başkanvekilliği görevindeydim. Birlikte parti farkı gözetmeksizin, tüm olumsuz koşullara karşın önemli çalışmalar gerçekleştirdik.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail