Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 113 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

MUSTAFA KEMAL'İN SORGULAMALI DENEYSEL EĞİTİMİ

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN SORGULAMALI DENEYSEL EĞİTİMİ

1950’ler sonrasında Mustafa Kemal Atatürk’ün uygu-ladığı sorgulamalı eğitim düzeni sürdürülebilseydi, ülkemizde bugünlerin olumsuz koşullarının hiç birisine tanık olmazdık. Çünkü Anadolu’muzda Osmanlı devle-tinin soruya ve deneye kapalı, gerilerde kalmış öğretim düzeninin yerine sorgulamalı eğitimin girmesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimlerin içinde en önemli olanıdır.Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) O’nun döneminde okullarının her aşamasında sorgulamalı deneysel eğitim koşulları içinde öğrenim görmüştür. Ve yalnız okulda değil evde bile o öğrenimin etkilerini yaşıyorduk. Demokrasinin toplumsallaşmasının temelinde de sorgulamalı eğitim yatmaktaydı; düşünerek sorgula-yarak öğretim idi bu.

Örneğin:

1.Ders derste öğrenilirdi. Ortaokul ve lise döneminde kitaplarımız sınıftaki sıralarımızın gözlerinde kalırdı.
2.
Çünkü, öğle sonrası saat 13’de Mütalea denilen ve saat 16’ya kadar devam eden sure içinde o günkü dersin uygulanması ya da soru yanıtlı tekrarını yaşardık.
3.Lise bitirildiğinde Bakalorya sınavını kazanamay
an hiç kimse yüksel okul ya da üniversiteye giremezdi. Bakalorya sınavında kişinin genel kültür ve algılama gücü ölçülüyordu.

4.
Sanat ve meslek okulları vardı Bakalorya sınavını kazanamayanlar o okullarda öğrenim görüyordu.
5.
Teknik okullar, sanat okulları, 1954 sonrası tek edilerek devre dışı kaldılar.

Yukarıda özetlediğimiz öğretim sistemi sorgulamalı ve deneysel idi ve kişilerin demokratik yeteneğinin gelişme- sini sağlamaktaydı.

Sorgulamalı Eğitime İlişkin Kimi Örnekler:

Yıl 1936. Ali Nejat İstanbul Kabataş Erkek Lisesi’nin ortaokul bölümünün son sınıfında. Nebatat- Hayvanat dersinin öğretmeni Hadi hoca sınıfa kavanoz içinde kurbağa ile gelmişti. Kurbağayı masaya koydu. Bir bacağına telin bir ucunu öteki bacağına da diğer ucunu bağladı. Elindeki küçük bir aracın düğmesini çevirdi. Kurbağa’nın titreyip sıçramaya başladığını gördük.

“İşte refleks budur, bugünkü dersimiz refleks” demişti hocamız.

Refleksin ne olduğunu deneyle birlikte öğrenmiştik.

İki yıl sonra, yıl 1938, Fizik öğretmeni Hocamız, laboratuarda içimizden bir öğrencinin kantara benzer bir aracın üzerine çıkmasını istedi. Aracın karşısında dairesel demir bir levha vardı. Kantar biçimindeki aracı elektrik kablosuna bağladı ve vınlama sesini işitmeye başladık. Sonra hocanın sesini duyduk:

-Elini demir levhaya doğru uzat.

Gördüklerimize inanamadık. Öğrencinin parmaklarından demir levhaya sarı-yeşil kıvılcımlar uçuşuyordu.

-Öğrenciye yüklenen statik elektrik, şimdi demir levhaya aktarılıyor. Buna elektrik akımının öğrencinin vücu-dundan boşalımı diyoruz. Nesneler birbirine sürtün-düğünde statik elektrik akımı doğar.

Dört yıl sonra (1942), Yüksek Mühendis Okulu’nun ikinci sınıfında Kerim Erim Hoca ( Ordinarius prof) kara tahtaya upuzun denklemi yazıp ta yüzü bize doğru döndüğünde, elindeki tebeşir küçülüvermiş ve yarım saat sürmüştü o upuzun denklemin yazılması.

“Bu n boyutlu uzayda bir hiperdüzlem denklemidir” demişti.

Sınıf arkadaşımız Fehiman Tokluoğlu ayağa kalktı, şunları söyledi:

-Hocam, bizler mühendis olunca tüm sorunları, 3 boyutlu uzayda çözeceğiz, üç boyutlu uzayda yaşamaktayız. Bize ne n boyutlu uzaydan.

-Haklısınız. Fakat ben nasıl düşünmeniz gerektiğini anlatmak istiyorum. Şu şu katsayılar sıfır olursa 3 boyutlu uzayla karşılaşırsınız. Şu katsayıyı sıfır olduğunda iki boyutlu bir düzlem ortaya çıkar ve bir daire ile karşılaşırsınız. Şimdi soruyorum. Dairenin merkezi nerede, içinde mi dışında mı?

Bir noktadan eşit uzaklıktaki noktaların daire oluşturduğu tanımını zihnimizden silmiş, dairenin n boyutlu uzayda hiperdüzlemin bir ayrıntısı özeli olduğu tanımını getirmişti. Her ayrıntı, bir genelin parçası değil midir? Ayrıntıyı tanıyabilmemiz için onun hangi genelin özel durumu olduğunu bilmemiz gerektiğini öğrenmiştik. Böylesi eğitimden yoksunlaştırılan ülkemizde şimdi bizler genel ile değil, ayrıntılarla uğraşarak anlaşmazlık konuları yaratmaktayız.

Bir yıl sonra1943, Doçent Orhan Ünsaç’ın dersindeyiz. Hocamız, bir çelik köprünün statik hesabının nasıl yapılacağını anlatıyordu. Dersin sonunda sınav yapacağını söyledi. O yıl sınavlardan bezmiş usanmıştık. Yazılı sınav yaparsa yapsın, boş kağıt verecek, soruları yanıtsız bırakacaktık. Gerçekten de ardaşık derste kara tahtaya üç soru yazmış , upuzun boyu ile bizlere bakmaya başlamıştı. Boş kağıt verme kararı bir anda unutuluverdi. İlk fısıltı sınıfta dolaşmaya başladı: “Kolaymış sorular”. Sınıf soruları kolay görünce tepki vermekten vazgeçmişti. Ertesi derste dağıtılan kâğıtlarda kimine 20 üzerinde 9 kimine 15 vermişti ve benim bomboş olan kağıdımda aldığım not 19 idi. Ertesi günü Orhan Ünsaç hocamızı odasında gördüm ve boş kağıdıma neden 19 verdiğini sordum. Yüzüme baktı;

Haklısın o notu boş kağıdındaki bilgiye değil senin davranışına verdim” dedi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün okullarında öğretmenler yalınızca bilgi vermeyi üstlenmiş değillerdi, onların bundan daha önemli işlevleri vardı, her biri bizlere örnek olmayı görevini de üstlenmişlerdi. Ve onlar yalınızca sınıfta değil, sınıfın dışında da bizlerin öğretmeniydi.

Beşiktaş’ta set üstünde 150 basaklı merdiveni tırmanarak çıktığımız eve doğru yürüyordum ki, tranvayın durduğunu ve vatmanın başını uzatıp Nejat Ölçen diye bağırdığını duydum. İrkildim ve de şaşırdım. Vatman;

Gel hocan seni çağırıyor” demişti.

Tramvayın basamağına adımımı atmıştım ki, vatman elimden tutmuş, beni içeriye sokarak “Nejat Ölçen’i getirdim” demişti. En ön sırada Tarih öğretmenimiz Niyazi Tevfik oturuyordu. Yolculara dönerek

-Bu öğrencim Nejat Ölçen, Yüksek Mühendis Mektebinin imtihanını kazandı, şimdi onu alkışlayınız.

Werner von Braun, yatılı ilk okulun en tembel öğrencisi idi. Babasını küçük yaşta yitirdiği için yatılı okulda öğrenime başlamak zorunda kalmış olmalıydı. Ne var ki, çalışmıyor ve her zaman gök yüzüne bakıyordu. Tembel bir öğrenciydi. Özellikle de gece kurslarında gözleri gök yüzündeydi! Sınıf öğretmeni, küçük Braun’un niçin sürekli göğe baktığını anlamıştı. Belki de orada bir yıldıza uçmayı düşünüyor olmalıydı kim bilir. Okul yönetimi sınıf öğretmeninin önerisine uyarak bir teleskop satın almaya karar Verdi. Bir koşulla, Von Braun çatı katına yerleştirilen teleskop ile gökyüzüne bakacak ve fakat dersine de çalışacaktı.

Bir gün evin kapısı çalınır ve annesi yine oğlunun tembel olduğuna ilişkin yazı geleceği korkusuyla ve titreyen elleriyle kapıyı açarak postacının uzattığı zarfı alır, bir süre açamaz. Ne yazılıydı zarfın içindeki küçük kağıtta? Küçük Braun sınıfının en başarılı öğrencisi olmuştu.

Sıvı oksijen yakıtının ısısına dayanamayarak eriyen uzay araçlarının dayanıklı alaşım ile donatımını keşfeden kişi Werner von Braun değil, aslında onunun zihnini keşfeden sınıf öğretmeni idi.

Emperyalizmin Güdümüne Giren Eğitim

Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi Başkan-lığı’nın 5 yıl süreyle okutulmasına karar verdiği “Tüm Dersler” kitabının matematik bölümünde (sayfa 105) çerçeve içindeki yazıda, başarının bakınız nasıl tanım-landığına dikkat ediniz. Şu cümleye matematiğin denk-lemleri arasında yer verilmişti:

Aptallara teşekkür etmeliyiz, onlar olmasaydı biz nasıl başarlı olurduk.

Oysa aptal sandığımız kişilerin pek çoğunun o kitabı yazan, kendilerinin başarılı olduğunu sananlardan daha akıllı, hatta daha yararlı olduklarını görmekteyiz. İlkokulda bir ders kitabında başarının çalışmayla gerçekleşeceği niçin anlatılmaz da aptallara teşekkür etmemiz gerektiği söylenir.

.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail