Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 114 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

YENİ ANAYASA TUZAĞI
YENİ ANAYASA TUZAĞI Ali Nejat Ölçen A-GİRİŞ CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun bir süre önce “Anayasa’nın ilk 4 maddesinin kırmızı çizgileri ve Başkanlık sistemine karşı çıkarak AKP ile görüşmeye açık olduğunu” belirtmesi “Yeni Anayasa Tuzağı”nın Türkiye’-mizi nerelere sülükleyeceğinin ayırtına varmadığını kanıt-lıyor. CHP, AKP ile “Yeni Anayasa Uzlaşma ” konusunda görüşmeye başladığı içindir ki, CHP’nin ortak değerlerine ters düşmüş olacaktır. Son CHP Kurultayının bildirgesi de bir bakıma CHP’nin Kemalist kültüre yabancılaştığını da kanıtlamaktadır. Oysa, CHP, 61 Anayasasının ilk 30 maddesini kırmızı çizgi kabul ettiklerini açıklamalıydı. Çünkü demokratik hiçbir ülke, kendi Anayasasını Türkiye’miz kadar değişikliğe uğratmamıştır. Siyasal arenada “Anayasa Enflasyonu” nu yaşamaya başlamaktayız: Her siyasal iktidar kendi varsayım ve kanılarının Anayasa’da yer almasını amaçlamaktadır. Aslında 61 Anayasasının ilk 30 maddesi, Cumhuriyetimize ve onun demokrasi boyutuna sahip çıkmanın olmazsa olmaz koşuludur. 61 Anayasasının ilk 30 maddesi içinde bir 11.madde vardır ki, bu maddesin son bendi: Yasaların, temel hak ve özgürlüğünün özüne dokunamayacağını, ön görmüş temel koşul kabul etmişti. Bu temel koşul ilk kez 12 Eylül 1980’de Temsilciler Meclisinde Anaysa Komisyonu Başkanı olan Prof. Aldıkaçtı tarafından ret edilmiş ve 11.maddeden “yasaların, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunamayacağı” hükmü kaldırılmıştır. Bununla da yetinildiği sanılmamalı. 8 Mayıs 1999-18 Kasım 2002 döneminde DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in ANAP ve MHP ile kurduğu 57.Hükümet tarafından da, Anayasa’da yapılan değişikliklerle “yasaların temel hak ve ögürlüklerin özüne dokunulmazlığına ne yazık ki yer verilmemiştir. Bir bakıma daha sonra oluşturulan AKP iktidarının “faşizmin hukukuna” kapıların açılmasına yol açmış oldu. 82 Anayasası’nın Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasıyla ilgili ilk kez 13’nci maddesi şu şekilde değiştirilmiştir: Temel hak ve hürriyetleri, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir, deniyor? Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmaksızın sınırlama , kanunla nasıl sağlanacak? Bir Anayasa’nın maddeleri anlaşılır olabilmek zorundadır ve bu maddeyi okuyan kişi nasıl bir kanun hazırlanacak ki, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmadan o hak ve özgürlükler sınırlanabilsin diye düşünecektir! Hangi demokratik ülkede böyle bir Anayasa maddesi söz konusu olabilir? Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmadan ne tür sınırlamalar acaba ne tür kanunla sağlanabilir? Ayrıca sözü edilen kanun hazırlandı mı? Hayır hazırlanmadı! DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in 57.Hükümette Anayasanın değiştirilen öteki maddelerin hiç birisinde “temel hak ve özürlüklerin özüne dokunulmazlık” koşuluna yer verilmemiş ve de Anayasadaki temel hak ve özgürlüğün özüne dokunan değişiklikler yapılmıştır: Gerekçe de Millî güvenlik, kamu düzeni, genel ahlakın korunması gibi sanal gerekçeler idi: Örneğin, “Özel hayatın gizliliği” konusundaki 20’nci madde (3.10.2001) bakınız temel hak ve özgürlükleri nasıl sınırlıyor: Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden bir veya bir kaçına bağlı olarak .. hakim kararı olmadıkça kimsenin üstü , özel kağıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konamaz, deniyor. 61 Anayasasının bu 20’ncı maddesinde yer alan Özel hayatın gizliliğine dokunulamaz maddesi’nin mülga olduğu belirtiliyor! Özel hayatın dokunulmaz olmasından 57’nci hükümet niçin çekiniyor, Türkiye’de neler oldu da “Özel hayatın dokunulmazlığı yok edildi. Anlamak olanaksız. Yok edildiği içindir ki, cemaat ve iktidar ortaklığında aile hayatına ilişkin kasetler ortalıkta dolaşmaya başlayabildi... “Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne” bakınız nasıl sınırlama getirmiştir 57’nci Hükümet. Örneğin: Millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanması... Kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin yerine getirilmesi amacıyla sınırlanabilir. Bunlar söylendikten sonra (3.10.2001) “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir, deniyor. Nasıl düzenleneceği açıklanan o kanunlar hazırlandı mı? Hazırlanmadı. İçinde yurtdışına silah kaçıran AKP iktidarının silah ve mühimmat taşıyan kamyonları basında açıklayarak görevini yerine getiren Cumhuriyet gazetesi yazarları Can Dündar ve Erdem Gül, hapse mahkûm edildiler! Maddenin uygulanış biçimi böylesi adalet ve hukuk dışı acımasız koşulları yaratmıştır. Aslında AKP iktidarı Mustafa Kemal Atatürk’ün ulusalcı ulus Devletini “kişileştirmiş” onu Devlet olmaktan çıkarmıştır. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün Devleti, “yurtta ve cihanda barış”ı amaçlayan devletti. Oysa AKP’nin yozlaştırdığı devlet yurtdışı terör örgütlerine silah gönderen devlet idi; bunu ilk sergileyen de Can Dündar ve Erdem Gül ,devletin suçunu açıkladıkları için suçlu oldular. - Düşünce Hürriyeti’ni 61 Anayasasında bakınız nasıl betimlenmişti: Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir; düşünce ve kanatlarını söz, yazı, resim ile veya toplu olarak açıklayabilir veya yayabilir. Kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Bu hükümde millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği türü (siyasal iktidarın nasıl kullanacağı bilinmeyen) sanal kısıtlamalar söz konusu değildi. Oysa 57’nci Hükümet Basın Özgürlüğüyle ilgili 28’nci maddeye (3.10.2001 günlü değişimle) eklenen kısıtlayışı hükümlerini tahrip ederek, Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27’nci madde hükümleri uygulanır, deniyor. O maddelerde basın özgürlüğünü yok edebilmek için “Millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devlet ülkesi ve bütünlüğünün korunması gibi sanal (uyduruk) gerekçeler geçerli olacaktır. Nitekim bunların tümü AKP elinde ABD’nin kucağındaki Fettullah Gülen’in cemaatiyle Türkiye Cumhuriyetinin hukuku, eğitimi ve ordusu paylaşıldı. Gülen cemaati AKP iktidarının yönetsel ortağı olmuştu. Zaten R.T.Erdoğan, bunu “ne istediniz de vermedik mi” sözleriyle açıklamıştı; sonra da birbirlerine düştüler ve de kötüye kullandıkları savcı ve yargıçları cezalandırarak devletin yargı organını araç olarak kullandılar. Fetocu diye bugün tutukladıklarının baş sorumlusu R.T.Erdoğandır. Bir bakıma Fettullahın cemaati AKP iktidarının yönetsel ortağı olmuştu. Herkes önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine Madde 33 uyarınca sahiptir ancak, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesini veya suçun devamını önlemenin yahut yakalamanın gerektirdiği hallere gecikmede sakınca varsa, kanunla yetkili bir merci derneğin faaliyetini men ile yetkilendirildi. Kim bu yetkili merciler? İktidarın buyruğundaki güvenlik güçleri! İçişleri Bakanının buyruğunu yerine getiren suç işleneceğini sezinleyebilen müneccim olan görevliler! 61 Anayasa’sının 34’ncü madde gereğince, “herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplanma ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir”. Ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla tanımlanan özgürlükte 57’nci Hükümet tarafından değişime uğratıldı. Şimdi artık: Hiç kimse ne tür kanunla bu sınırlanmanın yapılacağını bilmiyor. Hangi siyasal parti iktidarsa o bilecek! Oysa 57’nci Hükümet, Anayasa’da kısıtlanan kimi özerkliklerin nasıl, hangi amaç için, neden ötürü kısıtlanmanın yasal koşullarını düşünmeli ve yürürlüğe koyabilmeliydi. Milli güvenlik, kamu düzeni genel sağlığın ve genel ahlakın korunması gibi alışılmış nedenlerin ötesinde konunun neden kısıtlandığının yasal temelleri ortaya konmalıydı. Özellikle İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ve Prof.Dr. Hikmet Sami Türk, bu konunun sorumluları olarak, konuyu geleceğin iktidarlarının tercihine bırakmamalıydılar. Aslında 57’nci Hükümet kimi üyeleri tarafından hançerlendi! 57’nci Hükümetin içinde Dışişleri Bakanı olan İsmail Cem ile Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş DSP’den ayrılarak ayrı parti kurdular ve Kemal Derviş’in erken seçimin gerektiğine ilişkin konuşması MHP Genel Başkanı tarafından desteklendi ve AKP iktidarına siyasal arenanın kapıları ardına kadar açıldı ve DSP Parlamento dışında kaldı, barajı da aşamadı. Oysa ne demişti Kemal Derviş: Ayrılsam da Türkiye’de kalacağım (Hürriyet 15 Mart 2001).Sözlerinin devamında şunları söylemişti:”Dünya Bankası’ndan ayrıldım. izin almadım. Türkiye’de kendisini Ecevit’in çağırdığını ve birlikte Türkiye’yi iyi günlere götürmek istiyoruz” demişti,fakat bir yıl sonra bir daha görünmemek üzere Türkiye’yi gerilerde bırakıp Dünya Bankası’nın görevlisi olarak gidiverdi. Turgut Özal’ın Başbakan olarak kardeşi Yusuf Bozkurt Özal’ı DPT Müsteşarı atayarak “Milli Kültür Raporunu” hazırladılar o rapor “Türk-İslam Sentesi”ni temel almaktaydı. AKP iktidarı BOP Eşbaşkanlığını üstlenerek “Türk Kürt İslam Sentez”ne dönüştürdü ve bunu “Açılım Projesi” ile ulusalcı ulus Devletini Cumhuriyetiyle birlikte yok etmeyi amaçlamış görünüyor. CHP ve MHP bu tuzağın aracı olmayı ret edebilmeliydiler. Fakat ne yazık ki, son genel kurul toplantısında CHP bu olasılığı yadsıyan bildirgeyi yayınladı. B-AVRUPA BİRLİĞİ MUKTESEBATINI ÜSTLENMEMİZİ ÖN GÖREN BAKANLAR KURULUN KARARI Öyle sanıyoruz ki, ABD’de Dünya Bankasından davet edilen Kemal Derviş’in ekonomik bunalımı çözecek kurtarıcı olması ön plana çıkmış 57 hükümetin kurulduğu 28 Mayıs 1999 gününde tam üç yıl sonra ABD’den ithal edilerek 57’nci Hükümette Bakan olmayı başarmıştı. 57’nci Hükümetin tüm üyelerinden hiç birisi, “Avrupa Birliğinin Müktesebatını üstlenmemize karşı çıkmamış, 24 Mart 2001 günlü Resmî Gazetede 738 sayfa ile Bakanlar Kurulu Kararı olarak yayınlanmıştı. AB’ye üye olamadan o Birliğin direktifleriyle görev yapan bu utanç verici kararın kimi maddelerini anımsayabiliriz: Almancada bir özdeyiş vardır: Hast du was, bist du das. Neyin varsa o sensin sözü, Avrupa emperyalizminin özetidir. Kişiyi sahip olduğu varlığıyla ölçen bir müktesebatı üstlenmemiz öngörülüyor ve de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kimi karar ve uygulamalarını AB direktifleriyle yerine getirdiği belirtiliyordu: Kararnamede belirtilen 6’ncı madde ile AB’ye üye olmadan önce “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurulmaktaydı. Zaman sonra AKP iktidarı bu sekreterliği Avrupa Bakanlığı’ na dönüştürecektir. Bu güne kadar AB’ye üye olmadan onunla ilgili böylesi utanç verici girişimler bir devlette söz konusu olmamıştı. Kararnamenin 8’nci maddesi Kamu kurum ve kuruluşlarının, mevcut yasalarda değişiklik yapılmasının ve ya yeni yasa çıkarılmasının öngörülmesi halinde, yasa tasarıları, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği koordinasyonunda AB müktesebatına uyum açısından da önceden incelenecektir, deniyor. Bir zamanlar “Karaoğlan” denilen kişinin Başbakan olarak yürürlüğe koyduğu bu kararnamenin 8’nci maddesi TBMM’nin yetkisine de el koymuş oluyor ve 57’nci Hükümet üyelerinden kimsenin sesi çıkmıyordu. C-MUSTAFA KEMAL’İN CEMİYETİ AKVAM’A YANITI Birleşmiş Milletler (Cemiyet-i Akvam) olarak 1930’lu yıllarda kurulduğunda Türkiye’mize bir yazı ile “Başvurursanız sizi üye kabul edebiliriz” yazısı gelir. Mustafa Kemal’in Dışişleri Bakanlığımıza buyruğuyla gönderilen yanıtı şöyledir (1 Temmuz 1932): Kuruluşunuza başvurmayı düşünmüyoruz fakat, davet ederseniz katılmayı düşünürüz. Cemiyeti Akvam tüzüğünde değişiklik yapar “üye olma yazısı bekleme” koşulunu kaldırır kendisi davet yazısı göndermeyi temel kabul eder. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hiçbir kurumun kapısını şimdikiler gibi aşındırmamıştır. D-AVRUPA BİRLİĞİNİN DİREKTİFLERİ .Türkiye Avrupa Birliğine üye kabul edilmeden o birliğin direktiflerine gereksinim duymaktadır! Öncelikle “Gıda Sanayi”nde: 1.En kısa zamanda uyumlaştırılması sağlanacak AB Direktifleri ile bunların Türk Mevzuatındaki karşılıkları, farklılıkları, uyum durumlarına ait bilgile Türk Mevzuatında yapılması gereken değişiklik ve yenilikler başlığı altında bir tabloda belirtilmektedir. 2.AB’nde Direktifleriyle yasalaştırılmış olan düzenlemeler henüz ülkemizde mevzuat halinde yayınlanmamış olmasına rağmen uygulamalarda paralellik bulunmaktadır. 3.AB’nin Şarap, Doğal Köpüren Şarap ve Suni Köpüen Şarap ile ilgili Direktiflerine uyum kapsamında son 1,5 yıldır çalışma yürütülmekte... Şirketler hukukunda da AB Direktiflerine gereksinim duyulmaktadır: 1.Şirketler hukuku ancak AB direktifleri Türk mevzuatı ile AB mevzuatı arasında çok büyük farklılıklar bulunmaktadır. Ancak AB direktifleri ile Türk mevzuatı karşılaştırıldığında tespit edilen bazı eksikliklerin giderilmesi ve uyum sağlanması amacıyla Adalet Bakanlığı koordinatörlüğünde Türk Ticaret Kanununda gerekli değişimler... 2.Avrupa Birliği mevzuatına uygun olarak hazırlanan yeni Şeker Tasarısı TBMM’ne intikal ettirilmiştir. Söz konusu yasa tasarısı Şeker Kanunu’nun yerini alacaktır. Şeker Kanun Tasarısının yasallaşmasıyla birlikte Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.nin elinde bulunan fabrikalar özelleştirilecektir. Ve de yazık oldu Şeker Sanayimize. 3.Kaliteli ve sağlıklı ürünler elde etmek için su ürünleri işleme ve değerlendirme tesislerinde gerçekleştirilen ve AB direktifleri ile uyumlu olan teknik ve sağlıklı şartlar, ülke genelinde tüm su ürünlerini işleme ve değerlendirme tesislerinde, balıkçı gemilerinde, pazarlama ve sanayide uygulanacaktır (Kararname s. 181) Avrupa Müktesebatını Üstlenme Kararnamesinde acaba Gümrük Birliği konusunda nelere değinilmiştir. AB üyesi olmadan Gümrük Birliğine katılan bir ülke varsa o sadece Türkiye’dir. Kararnamede şunlar yazılı: Avrupa Birliğine üye olmadan önce Gümrük Birliğine kapılanmak ve de “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği” kurarak o sekreterliğe Büyük Millet Meclisi Yasa tasarılarının denetimini vermek Cumhuriyetimizle ve de parlamenter sistem ile bağdaşır mı, bilemiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, o birliğin kapısı önünde beklerken nasıl olurda Avrupa Müktesebatını kabul eder ve 57.hükümette genç yaştaki Bakanlar, nasıl olurda, onur kırıcı bu karara karşı çıkmazlar. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) iki ayda bir yayımını üstlenip dağıtımını karşılıksız sağlayan “Türkiye Sorunları” kitap dizisinin 40 ve 41’nci sayılarında “AB Müktesebatını Üstlenmenin Utancı” başlığında altında şunları yazmıştı. (Mayıs 2001): Kararnamenin ilk maddesinde “Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı” deyimi karşısında utanç duymamak olanaklı değil. Kendi ulusal müktesebatından sıyrılarak AB’nin müktesebatını üstlenen bir Türkiye’yi bugüne kadar kim bu denli küçük düşürmeye cesaret edebildi... AB ülkeleri Türkiye’den daha gönençli, bilimde ve teknolojide daha da ilerlemiş olabilir. Bir gerçek apaçık ortadadır: Türkiye’nin kişi başına 2500 dolar gelir düzeyinde oldukları dönemde, bizlerden daha geri, daha bağnaz ve daha açgözlü idiler. Bu satırları yazan Ali Nejat, 1963 yılında bir Üniversite kenti olan Kiel’de yere düşürdüğü 50 pfennig’in üzerine iri pabuçlarıyla basıp ona sahip çıkan Almanı unut-mamıştır. Avrupa Birliğini Üstlenme Kararnamesinde başbakanlığa bağlı bu Genel Sekreterliğin (bugün Bakanlık oldu) kurulduğu ve “AB Müktesebatının Uyumuna Yönelik İdarî Kapasite” konulu bölümde (s.421) şunlar yazılıdır: Malların serbest dolaşımı alanında, özellikle Modüler Yaklaşım ile ilgili kararın uygulanması aşamasında kullanılacak olan bağımsız bir akreditasyon oluşturulması, gerçekleşti mi? Kişilerin serbest dolaşımı konusunda da şunlar yazılı: Meslekî eğitim belgelerinin karşılıklı olarak tanınmasını temin etmek, aradan geçen 14 yıl içinde gerçekleşebildi mi? AB’ye üye olmanın giderek tüm siyasal partilerin amacına dönüşmesinin en acıklı , çirkin yönünü AKP iktidarında yaşadık: 17.12.2004 günün gecesi AB Türkiye için 35 dosya üzerinde görüşme yapacağı kararı kimi kentlerimizde fener alaylarıyla kutlanırken, Almanyan’ın ünlü bir dergisinde Avrupa birliği yazılı kulübenin önünde Bayramıza sarılı bir köpeğin içeri girmek için beklediğini simgeleyen resim yayınlanmıştı. Buna ne CHP ve MHP’den ne de AKP Hükümetinden tepki gelmedi. Anayasaki temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulan yasaları çıkarılmasıyla, toplumu gölgesinden bile korkan, kendisine bile yabancılaşan ve iç savaşın kanlı görüntü-lerinden yaşam kaygısı içine düşen bu toplum, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin desteği ile Türkiyeyi bir kişinin yönetim ve vesayetine terk eden Anayasa TBMM’nin gündemine girmiştir. O Ana-yasa metni vatana ihanetin belgesi olacak mı bilemiyoruz. Vatan Partisinde Millî Anayasa Hareketi Başkanı Korkmazcan’nın Dikkatine Sunulur: “Millî Anayasa Grubunun” toplantısı 4 Şubat 2016 günlü Aydınlık Gazetesinin ilk sayfasında Sy.Doğu Perinçek’in “Bölücü Anayasa’ya Geçit Yok” başlığı ile 81 ilde kampanya açılması kararı alındığı belirtildi ve ertesi gün 5.2.2016 tarihinde Sy.Hasan Korkmazcan ‘ın açıklaması ile AKP’nin “Yeni Anayasa Çalışmalarına tepki göstererek millî güçleri mücadeleye çağıran” konuşması yayınlandı. 31 Ocak 2016 günlü toplantıda zihnimde, “Milli Anayasa Hazırlama Öncüleri” grubu süreklilik kazanacak mı sorusu oluşmuştur. Ve ne yazıkki, Eski Meclis Başkan Vekili Korkmazcan’ın başkanlığındaki grup bugüne kadar laf üretmenin dışında hangi kararların alındığını kimse bilemedi. Sy.Korkmazcan’ın grubun sözcüsü gibi sadece onun demeçlerini işitmekle yetiniyoruz. Vatan Partisi Doğu Perinçek’in bir sayfa tutarındaki “Millet Vekillerine” yazısı Aydınlık Gazetesi’nin 29 Aralık 2016 günlü basımında yayınlandı. Öyle bir metni hazırlamayı sayın Korkmazcan acaba düşündü mü? Ya da temel hak ve ögürlükleri yok eden yasaların bir listesini hazırlayıp yeni Anayasa’da bu hükümlerin yok edimesini öneremez miydi. Türkiye Cumhuriyeti Devletini yok oluşa sürükleyen yeni anayasa tuzağından kurtulmak ancak pozitif akıl ve yurtseverlik ile sağlanabilir. Pozitif aklı kullananlar içsel düşün çelişkilerinden kurtulmanın ve ortak düşünce yaratabilmenin de öncüleri olmak zorundadırlar. Bülent Ecevit’in 57.Hükümetinin devamı olan AKP iktidarında gizli tanıkların tanınmaması için 5726 sayılı yasa ile devlete sahte-kârlık yetkisi veren yasanın yok edilmesi koşuluna değinil-di mi? Hayır. Gizli tanığın tanınmanması için onun Nüfus kayıtlarında değişikliklerin yapılmasını ön gören o yasa hiç eleştirildi mi? (Bakınız.Türkiye Sorunları kitap dizisi sayı 9, s.6-16: CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğluna açık mektup.A.N.Ölçen). İstanbuldaki Reina’ salonunda 39 kişinin yılbaşı kutlamaları nedeniyle katl edilmesi de AKP iktidarının ilk Başbakanı’nın “yüreğinizdeki kini yitirmeyiniz” sözünün ürünüdür. Birbirine düşmanlaşan toplum nasıl yaratılabilinirdi! AKP’nin Faşizmin hukukuna yol açan bugünki Anayasa-sına karşı çıkmakla yetinmek, bugün faşizmin Anayasasına sahip çıkmak sonucunu doğurabilir. Aslında, Mustafa Kemal Atatürk’ün secular (ne dine karşı ne dinden yana) ulusalcı ulus devletini ve o devletin Cumhuriyetini koruyacak yeni bir Anayasa’da hazırlanmalıdır. Sy.Kormazcan böylesi bir hazırlığın içindemi dir bilemiyoruz. Kanımız-ca:Devlet yurttaşların sağlığını, eğitimini, özgür-gürce yaşamasını, temel hak ve özgürlüklerini kullanmasını sağlamakla görev olabilmelidir. Tam tersine Türkiyenin bugünkü Anyasasında yurttaşlar devletin tutsağıdır. Bu aksak mantık değişmelidir. Alman Anayasasının ikinci maddesi Alman yurttaşın onurunun dokunulmaz olduğunu hükme bağlamıştır. Devlet kurumları bu kurala uymakla görevlidirler.
 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail