Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 114 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN KORUNMASINDA ECEVİT TUTARSIZLIĞI
TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ KORUMADA CHP’DE ECEVİT SORUNU Ali Nejat Ölçen Ecevit Çemberinde Politika kitabının 2.baskısının 335.sayfasında BİN DÖRT YÜZ İKİ konulu yazının kısa bir özetini aşağıda okuyucularımızın bilfgilerine sunmalıyım. CHP’nin 29.7.1980 günlü Grup toplantısınd Süleyman Genç söz alarak şunları söylemişti: 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’nın 3.maddesine getirilen değişikliğin, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırarak, demokrasi dışı baskı niteliği taşımaktadır. Sıkıyönetim komutanlarına ulusal irade devredilmektedir. O halde CHP’nin stratejisine yeni biçim ve öz kazandırması gerekiyor. Bu konunun ivediyle görüşülüp karara bağlanmasında yarar var. Bunları söyledikten sonra kürsüden inip yerine gidiyordu ki, Ecevit’in birden fırlayıp koşarcasına kürsüye çıktığını gördük: “Kendisine sol kanat adını veren arkadaşlarımız” diye bağırmaya başladı. “Hükümetimizce hazırlanan anarşi ve terörü önleme tasarımızı baskı yasası diye nitelemektedir ve bu niteleme yarın basında yer alacaktır. Önergenin amacı da budur ve bu bir parti ihanetidir.” Ağır suçlamaydı bu. Süleyman Genç, gençliğinden beri, Partinin çeşitli kademelerinde görev yapmış, o uğurda kahır çekmişti. Geriye dönüp baktığım zaman, yüzünün kiremit gibi kıpkırmızı olduğunu gördüm. Ayağa kalkmıştı, yanıt vermek istiyordu. Buna engel olmak geldi içimden. “Söz istiyorum” diye bağırdım ve kendimi kürsünün önünde buldum. Coşkun Karagözoğlu “önergenin lehinde mi” diye sordu. “Hayır” dedim. “Önerge üzerinde”. Ne söyleyecektim ki? Hem Ecevit, hem de Süleyman Genç yanılıyordu. Bunu söyleyecektim. Büyük hukukçu olduğuna inandığımız üyelerimizden birinin söz alıp kürsüye çıkması gerekmez miydi? Oysa şimdi bendim kürsüde. Grubun üyelerinin gözleri üzerime çevrilmiş ne söyleyeceğimi merakla bekliyorlardı: -Üzerinde tartışılan ve eleştiri konusu olan 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası, sayın Genel Başkanımızın sandığı gibi bizim Hükümetimiz tarafından hazırlanmış yasa değildir. Ve Süleyman Genç arkadaşımızın eleştirdiği 3’ncü maddenin de, bizim Hükümetimizin tasarısındaki maddeyle ilgisi yoktur. Yani Süleyman Genç arkadaşımız, eleştirisinde ve Genel Başkanımız da savunmasında yanılmışlardır. Hükümetimizin hazırladığı yasa tasarısı, AP ağırlıklı şimdiki iktidarın, Anayasa ve Adalet Komis-yonundaki oy çoğunluğuyla kökten değiştirilerek, demok-rasiyi, temel hak ve özgürlükleri zedeleyen, Sıkıyönetim komutanlarına suç tanımlamakta ve karar vermekte sınırsız, subjektif yetkiler devreden, baskı yasası niteliğini edinmiştir. O komisyonlarda hukukçu üyelerimiz muhalif kalmış, fakat karşı oy yazısı eklememişlerdir. Plan Komisyonunda elimden geldiği kadar direndim ve Partimizin özgürlük ve demokrasi anlayışını temel alan karşı oy yazısı hazırlayarak üye arkadaşlarımın da imzasını alıp yasa tasarısına eklenmesini sağladım. Genel Başkan,önündeki kağıtlara bir şeyler karalıyor ve arada bir merakla yüzüme bakıyordu. Konuşmamı sürdür-düm: -DGM’ye karşı çıktık. DGM’ye niçin karşı çıktığımızı biz biliyoruz ama kamu oyu niçin karşı olduğumuzu bilmiyor. Çünkü niçin karşı olduğumuzu yeterince açıklığa kavuşturamadık. Bağımsız yargıyı ortadan kaldırdığı, hakim güvencesini yok ettiği, yargı erkini siyasal iktidara devrettiği ve insanın anayasal haklarını, suç niteliğine dönüştüren hükümler taşıdığı için karşı çıktık. Şimdi 1402 sayılı yasada yapılan değişikliklerle, Hükümetimizin tasarısı amacından saptırılarak, baskı yasasına dönüştürülmüş görünüyor. Bu konuşmamdan Genel Başkan ve Grup üyelerimiz etkilenmiş olmalı ki, bir komisyon kurulmasına karar verildi ve ben de bu komisyona üye seçildim. İki gün sonra, komisyonun ilk toplantısına Genel Başkanımız da katılarak başkanlık etti. Ayrıca danışman olarak Hukuk Fakultesinde Prof bir öğretim üyesi ile sayın Emin Değer de Genel Başkanımız tarafından davet edilmişti. Hukukçularla çevrili toplantı masasında, hukuk öğrenimi görmeyen iki kişiden biri bendim. Fakat her halde hukukun ne olduğunun yolu da haksızlıklarla savaşımdan geçiyordu. Haksızlığı önleme-nin yöntemiydi hukuk. Ve yanlışla doğruyu ayırt etmenin yöntemi olan matematiğe benziyordu bir bakıma. Masanın çevresindeki hukukçulara Genel Başkan Ecevit ne söyleyecek ve toplantıyı nasıl açacaktı? Kendisine kolaylık sağla-mayı düşündüm ve dedim ki: -Sayın Genel Başkanım, burada toplanmamıza neden olduğum için izin verirseniz, önemli bir hukuk sorununa hukukçu olmayan bir kişinin nasıl yaklaştığı merak konusu olabilir. Bu hususta bir açıklama yapmamı uygun bulur musunuz? O uygun bulduktan sonra artık rahatça konuşabilirdim. Şöyle başladım konuşmama; Koşullar ne olursa olsun, Sıkıyönetime rağmen, kişinin temel hak ve özgürlüklerini sınırlamak söz konusu olsa bile, o sınırlar objektif ilkelere, bağımsız yargı düzenine bağlı kalmalıdır. 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’nda öngörülen değişiklik, hukukun iki ana ilkesini ortadan kaldırıyor: Hükümetin sözü geçen yasadaki değişiklik tasarımı, iki maddeden oluşuyor. 15’nci maddesine bir “m” bendi eklenerek adam öldürme, yaralama suçlarını bu yasa kapsamına alıyor, 16’ncı maddesi de Sıkıyönetim komutanlarının aldığı önlemlere aykırı hareketleri suç olarak niteliyor ve 26’ncı maddesiyle de bu kez Sıkıyönetimin kaldırılması durumunda bile görülen davaların sivil yargıya yansımayıp, sıkıyönetim mahkemelerinde devamı öngörülüyordu.Süleyman Demirel’in başbakanlığında oluşturulan AP ağırlıklı Hükümet, bu yasa tasarısını çarpıtarak önemli değişiklikler getirdi, değişiklikleri, çoğunluğu sağladıkları Adalet ve Anayasa Komisyonu’nda gerçekleştirdi. Yasaya öyle bir madde eklendi ki, buna göre Sıkıyönetim komutanları, söz, yazı, resim, film vb.her türlü haberleşmeyi denetleyecek, suç unsuru görmüşse (suçun ne olduğu da tanımlanmış değil) el koyacak, koğuşturma yapacak, yasaklayacak.Yasaya bir madde daha eklendi. Sıkıyönetim mahkemelerine askeri yargıç ve savcı, Genel Kurmay Başkanı’nın görüşü alınarak atanacakdı. Bunları anlattım ve yasa tasarısının bu değişik haliyle Plan Komisyonunda görüşülmesi sırasındaki bir anımı da aktardım: -Milli Savunma Bakanlığı Kanunlar Dairesi Başkanı Tuğ general Muzaffer Başkaynak, Plan Komisyonu’nun toplantısındaydı. O gün (2.4.1980). Yasanın bu iki maddesi- ni savunmakla görevlendirildiği anlaşılıyordu. Sorulara Hükümet adına, o yanıt vermekteydi. Bir deney yapmayı düşündüm. Kendisine “Sosyalizme Giriş” kitabını göstererek “bu bir zararlı yayın mıdır, sıkıyönetim komutanı olsanız bunu toplattırır mıydınız?” diye sordum. Milli Savunma Bakanı Birincioğlu’na bakarak, onun da uygun bulacağı biçimde yanıt verdi:”Evet toplatılmasına karar veririz”. Sayın General dedim, siz okumadan ve içerine bakmadan bir kitabın toplatılmasına karar verebiliyorsanız, bu kararınızla hukuk dışına çıkmış oluyorsunuz. Bu kitabı ben yazdım ve içinde Marx’ın ekonomi politikasına eleştiri vardır. Kendisi Bakandan izin alarak gelip yanıma oturdu. Ve özür diledi. Vicdanıyla görevi arasındaki çelişkiden rahatsız olduğunu hissettim. Yasalar, karar veren yargıyı böylesi çelişkilere düşürmeyecek objektif ölçüler getirmeliydi. Plan Komisyonu’nda bu konuşmayı yaptıktan iki gün sonra bir rastlantı sonucu, Küçükesat’da Garanti Bankası şubesinin askeri birlik tarafından kuşatıldığına tanık oldum. Bir banka soygunu olabilirdi. Banka Genel Müdürü olarak atanan 34 yaşındaki Erol Aksoy’un bir teleks duyurusu (başvurusu) üzerine Sıkıyönetim komutanının olaya el koyduğunu öğrendim. Banka Şubesindeki görevliler çalışma koşullarından mutlu olmadıkları için, o gün topluca hekime görünmek türünde bir eyleme girişmişlerdi. Teleksin bir fotokopyasını edinerek, olayı Tuğgeneral Muzaffer Başkaynak’a ilettim (14.4.1980) ve silahla donatılmış askeri birliğin bankayı kuşatıp içeri giripte personeli çalışmaya zorlamalarını yadırgadığımı belirterek, ”1402 sayılı yasa, kamu yararına titizlik ve hakkaniyet ile “sermaye-emek” çelişkileri arasına girmemeye özen gösterilip uygulandığı zaman, anarşinin ortadan kalkmasına halkın da yardımcı olabileceğini” anımsattım. Görülüyor ki, yasada suç unsurunun objektif ölçüleri yer almadıkça, Sıkıyönetim komutanları yetki sınırlarını her zaman aşabilirerdi.Yasa değişikliğinin bir başka önemli sakıncası da sıkıyönetim mahkemelerine adaylar arasından Genel Kurmay Başkanının onayı ile atama yapılmasıydı. Bunları anlattım ve yasa tasarısının bu değişik haliyle Plan Komisyonunda görüşülmesi sırasındaki bir anımı da aktardım: -Milli Savunma Bakanlığı Kanunlar Dairesi Başkanı Tuğ general Muzaffer Başkaynak, Plan Komisyonu’nun top-lantısındaydı. O gün (2.4.1980). Yasanın bu iki maddesi- ni savunmakla görevlendirildiği anlaşılıyordu. Sorulara Hükümet adına, o yanıt vermekteydi. Bir deney yapmayı düşündüm. Kendisine “Sosyalizme Giriş” kitabını göste-rerek “bu bir zararlı yayın mıdır, sıkıyönetim komutanı olsanız bunu toplattırır mıydınız?” diye sordum. Milli Savunma Bakanı Birincioğlu’na bakarak, onun da uygun bulacağı biçimde yanıt verdi:”Evet toplatılmasına karar veririz”. Sayın General dedim, siz okumadan ve içerine bakmadan bir kitabın toplatılmasına karar verebiliyorsanız, bu kararınızla hukuk dışına çıkmış oluyorsunuz. Bu kitabı ben yazdım ve içinde Marx’ın ekonomi politikasına eleştiri vardır. Kendisi Bakandan izin alarak gelip yanıma oturdu. Ve özür diledi. Vicdanıyla görevi arasındaki çelişkiden rahatsız olduğunu hissettim. Yasalar, karar veren yargıyı böylesi çelişkilere düşürmeyecek objektif ölçüler getirmeliydi. Plan Komisyonu’nda bu konuşmayı yaptıktan iki gün sonra bir rastlantı sonucu, Küçükesat’da Garanti Bankası şubesinin askeri birlik tarafından kuşatıldığına tanık oldum. Bir banka soygunu olabilirdi. Banka Genel Müdürü olarak atanan 34 yaşındaki Erol Aksoy’un bir teleks duyurusu (başvurusu) üzerine Sıkıyönetim komutanının olaya el koyduğunu öğrendim. Banka Şubesindeki görevliler çalışma koşullarından mutlu olmadıkları için, o gün topluca hekime görünmek türünde bir eyleme girişmişlerdi. Teleksin bir fotokopyasını edinerek, olayı Tuğgeneral Muzaffer Başkaynak’a ilettim (14.4.1980) ve silahla donatılmış askeri birliğin bankayı kuşatıp içeri giripte personeli çalışmaya zorlamalarını yadırgadığımı belirterek, ”1402 sayılı yasa, kamu yararına titizlik ve hakkaniyet ile “sermaye-emek” çelişkileri arasına girmemeye özen gösterilip uygulandığı zaman, anarşinin ortadan kalkmasına halkın da yardımcı olabileceğini” anımsattım. Görülüyor ki, yasada suç unsurunun objektif ölçüleri yer almadıkça, Sıkıyönetim komutanları yetki sınırlarını her zaman aşabilirerdi.Yasa değişikliğinin bir başka önemli sakıncası da sıkıyönetim mahkemelerine adaylar arasından Genel Kurmay Başkanının onayı ile atama yapılmasıydı. Konuşmam Komisyon’da Hükümet sıralarında oturan kimi askeri yargıç ve savcıyı da olumlu yönde etkilemiş olmalı ki, ertesi gün beni Askeri Yargıtay’a davet ettiler. Yüksek rütbeli 15 askeri yargıç savcı tarafından coşkuyla karşılandım. Bulunduğumuz odanın kapısı içerden kilitlendi ve bana hukuk dışılığın en acı örneklerini vererek, Genel Kurmay Başkanına görüş bildirme yetkisinin verilmesinin, orduda işlerliği olmayan hukuku daha da çok sarsacağını söylediler ve yargı bağımsızlığını savunmamın yurtseverlik olduğu söylediler. Hazırladığım karşı oy yazısının bir bölümünde de, şunları vurgulamıştım; ”Temel hak ve özgürlüklerin yasa sınırlandırılması, bu sınırlandırmanın sınırsız olduğu anlamına gelmez. Sınırlamanın sınırı, Anayasa’nın sözüne ve özüne uyulmak, özgürlüklerin özüne dokunmamak koşuluna bağlıdır. Anayasa’nın 16’ncı maddesine göre, herkesin manevi varlığını geliştirmenin mekân güvencesi, onun konutudur. Bir zararlı yayını kişi, kamu düzenini bozmak, genel güvenliği ortadan kaldırmak ve anarşiyi ihya etmek amacıyla kullanmıyorsa, iyilikle kötülüğü birbirinden ayırmak hakkını kişinin elinden almak mümkün değildir. Zararın yarardan farkını anlama hakkı, korunması gereken hakların başında gelir.” Artık söyleyecek sözüm kalmamıştı. O sırada kapı açıldı ve içeriye üçüncü Ecevit Kabinesinde İçişleri Bakanlığı yapmış olan Emekli General İrfan Özaydınlı girdi, niçin çağrıldığını anlamak amacı ile bir süre Ecevit’in yanında bekledi, kulağına eğilip bir şeyler söyledi ve doğruca gelip yanıma oturdu. Emin Değer, söz almış: -Anarşi ve terörün önlenemeyişi yasalardaki boşluktan değil, devlet aygıtının kimi mihraklardan yana tavır koymasından kaynaklanmaktadır, diyordu. Onu ilgiyle dinlemeye çalışırken, İrfan Özaydınlı’nın kula-ğıma neler fısıldadığını işitemiyordum. Sonra sözcükleri seçer gibi oldum: -Aman sayın Ölçen, Parti olarak Genel Kurmay Başkanımızı karşımıza almayalım. Ordu ile aramızdaki sıcak ilişkileri şu sırada korumaya özen gösterelim. Boynu uzamış, önümdeki kağıtları kapatmıştı. Sık sık aynı sözleri yinelemekle, aldığı görevi yerine getirmeye çalışmaktaydı. -Aman sayın Ölçen, ısrarcı olmayın, Parti ile ordu arasındaki sıcak ilişkilerimiz… Bu ilişkilerin ne denli sıcak olduğu 12 Eylül 1980 günü anlaşılacaktı. *** 12 Eylül 1980 Kenan Evren’in yönetime el koymasından çok önce ülkemizde demokrasinin gereği temel hak ve özgürlüklere dokunan yasaların çıkmaması konusu tartışılmakta ve bir sonuca ulaşılamaktaydı. 61 Anayasa’sını 10.maddesinin son bendindeki “Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamaz hükmü, 12 Eylül 1980 Kenan Evren yönetiminde kaldırmasından önce de zaten kaldırılmıştı. CHP döneminde de yukarıda gördüğünüz gibi tartışılmaktaydı ve Süleyman Demirel’in birinci ve ikinci cephe hükümetleri 61 Anayasasının 10.maddesinin bu son hükmünü rafa kaldırmıştı.
 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail