Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 19 - YAZAR : Alptekin Erdoğan Geri Tavsiye Et Yazdır


GAZALİ'Cİ DÜŞÜNCE ve FATİH SULTAN MEHMET'İN POLİTİKASI

Alptekin Erdoğan
DPT Müsteşarlık Müşaviri

Erdoğan Alptekin'in bu araştırmasını Türkiye Sorunları kitap dizimize ancak kısa bir özet olarak aktarıyoruz. Okuyucularımızın konuyu ilginç bulacağını sanıyoruz. Kendisi titiz ve dikkatli bir araştırmacıdır. Araştırmasının bir bölümünü bize gönderdiği için kendisine teşekkür ediyoruz .

15. yüzyılda, Fatih Sultan Mehmet (1432-1481) tarafından Ibn Rüşt (1126-1198)'ün, Farabi (870-950)'nin ve İbn Sina'nın temsil ettiği akılcı ve pozitif bilim ve laiklik yanlısı felsefelerine karşın, Hocazade adıyla anılan Mustafa Muslihittin Bursavi (1411-1488)'nin ve Alaattin Ali Tusi (...-1482 doğum tarihi bilinmiyor)'nin önerdikleri Gazali (1058-llll)'nin görüşleri Osmanlı Devletinin resmi ideolojisi haline getirildi. Onu izleyen yıllarda, Kanuni Sultan Süleyman (1495-1566) döneminden itibaren, matematik, fizik, kimya başta olmak üzere fen dersleri eğitim programlarından gereksiz görülerek çıkarıldı. Hatta yasaklandı.

1453'te İstanbulu fethederek Avrupa'yı ortaçağın karanlığından kurtaran yolu açmış olmasına karşın, Fatih Sultan Mehmet, Gazali'nin aklı/bilimi yadsıyan görüşlerini devlet politikası haline getirmiştir. Osmanlı devletinin toplumuyla birlikte, bilimde, felsefede, teknolojik gelişmede geri kalması ve ekonomi dışına düşmesinin bir önemli nedenidir bu. Henüz Ka-nuni'nin 1566'da ölümünden 14 yıl geçmeden, 1580'de 3. Murat zamanında, çeşitli uğursuzluklara neden olduğu gerekçesiyle, İstanbul Rasathanesi, padişahın buyruğuyla donanma tarafından topa tutularak yıkıldı, yerle bir edildi.

Gazali'nin görüşlerine kısaca değinilirse, onun akla dayanan felsefeyi yadsıdığı görülür. Şöyle düşünmekteydi: "Birçok yanlışlıkların kaynağı akıldır. Akıl insanı gerçeğe götürecek güçte değildir. Her türlü kuşkunun ötesinde kesinliğe varacak tek yol imandır. İman, gerçeğe ulaşmanın temel ilkesidir." Bu görüşlerin gereği olarak, Kuran'daki hükümlerin ve KELAM'ın dışına çıkan bilim, felsefe, kanun ve devlet yönetimi giderek yasaklanır oldu. Özgür düşünceye, doğa bilimlerine, laik devlet anlayışına düşmanlığın tohumları böylece ekildi diyebiliriz. Aksi görüşte olan bilim ve hatta din adamları kafirlikle suçlanmış, afaroz veya tekfir edilmişler, hayatlarına son verilmesi gibi bir yol izlenmiştir.

Türkiye'de aklın inançtan, bilimin dinden bağımsızlaşmasını temel alan aydınlanma çağı, insan haklarına, özgürlükçü demokrasiye ulaşmanın tek dayanağıdır. Bilimde kural, belgelemek ya da kanıtlamaktır. Bilim ile felsefenin ortak yanı, ikisinin de doğmalara karşı olmasında görülür.

Gazali'nin görüşlerini kabul eden ve devlet ideolojisi haline getiren Fatih Sultan Mehmet o zamanlar 12 yaşındaydı. Henüz bilinci yeterince gelişmemiş yaştaki bir hükümdarın, Gazali'nin görüşlerini benimsemesini kendisinin özgür iradesi olarak yorumlamak olanaksız sayılmalıdır. Saraydaki akıl hocası din adamlarının etkisi olduğu, böylesi bir uygulamaya seyirci kalmalarından da anlaşılmakta. Tüm aydınlar, seçkinler ve hatta sıradan yurttaşlar, 17. yüzyıla kadar, üç kıtada egemenlik kuran Osmanlı Devletinin, en azından üç yüzyıl boyunca yaşadığı sıkıntılar, çağın gerisinde kalmışlık, bilimde, sanayide, teknolojide gerileme, savaşlardaki ağır yenilgiler, kaynağını akıl kullanmayı yadsıyan devlet politikalarında aranmalıdır.

Osmanlı devletinin gerilemesinin başına Gazalici düşüncenin resmi ideoloji olarak benimsenmesini yerleştirmek yanlış olmasa gerek. Bilimde, felsefede, yeni teknolojik buluşların doğuşunda, Osmanlı devletinin geride kalışının nedenleri, pozitif bilimlere kapanmasında aranmalıdır. 15. yüzyıldan itibaren Gazalici eğitim ve kültür sisteminin etkisi, devamlı olmalı ki, ileri, çağdaş, laik, özgür düşünceli kişi yetiştirmenin de kapıları kapanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Türkleri tarihten silmeyi amaçlayan Sevr Andlaş-ması, tüm bu geride kalmışlığın sonucu olarak ortaya çıktı. Anadolu insanı aslında, büyük başarılara susamış olmasına rağmen, büyük projelerin gerçekleşmesine imza koymak, uygarlık tarihinde etkin rol oynamak olanağından yoksun bırakıldı.

Dünyanın neresinde olursa olsun, şimdilerde, bir ülkenin teknolojik gücünden ya da çağdaş uygarlığa katkısından söz edildiğinde, ilk akla gelen üretim araçları (makine) üretiminde potansiyeli ve bu yolla ülkenin sanayileşmeye katkısı olmaktadır. Bunun kapsamı içinde kuşkusuz, modern silah ve savunma sanayii de yer alır. Her ne kadar, teknoloji, pozitif bilimin üretime uyarlanması olarak tanımlanırsa da, bunun somut kanıtlarının proje üretmek ve proje uygulamak olduğu yadsınamaz. Teknoloji transferi de o yüzden, üretim bilgi ve becerisinin dışarıdan satınalınması demektir. Bugünlerin dünyasında mal üretiminin yerini teknoloji üretimi ve teknoloji ihracatı almaya başlamış, gelişmiş ülkelerin rekabeti teknoloji ihracatına yönelmiştir. Acıdır ki, ülkemiz, sanayileşmenin gereği, üretim araçları dışalımı ve teknoloji transferi aşamasını geçememektedir. DPT'nin yıllık yatırım programlarında ve teşviklerle ilgili Resmi Gazete'de yayımlanan kararlarda, dışarıdan ithal edilecek "makine ve ekipman" sütununa büyük önem gösterilir. Bir başka deyimle mühendislik sektörüne ödenen bedel, iktisat uzmanlarının, teknokratlarının "gerekliymiş" gibi bakıldığı ilgi alanını oluşturmaktadır. Ülkemizde, sanayileşmenin, dış alım ekipmanıyla sürdürülmesinde israr edilmesi ve bu amaçla döviz, dış borç, dış kaynak ihtiyacı kanımızca Türk Parası ya da iç tasarrufla ilgili olmayıp, ülkemizde "üretim araçları üreten sanayi"nin ihmale uğramasından kaynaklanmaktadır. Ülkemizde makine sanayilerinin organize ve küçük sanayi sitelerinin (teknolojik altyapının) bulunmayışından da kaynaklanmakta bu durum. O yüzden ekonominin dış kaynak ihtiyacı, iç tasarruf yetersizliğinden çok, teknolojik altyapı noksanlığının sonucu olarak ortaya çıkmakta.

Dış borçların neden arttığı konusundaki sorulara, ekonomi bürokratlarınca ve siyaset adamlarınca verilen yanıt, dış borç karşılığında enerji santrallarının, işmakinelerinin, yüksek güçlü motorların, haberleşme araç ve gereçlerinin ve ulaşım donanımlarının satına-lındığı biçimindedir. Bu yanıtlar doğru olmakla birlikte, asıl yapılması gereken, özel ve kamu sektör ayırımı yapılmaksızın, Türk sanayiinin yabancı sermaye ve teknolojik işbirliği ile yurt içinde yaratılmasına çalışmak olmalıdır.

1962'de başlayan planlı kalkınma stratejilerinde sürekli, dış borçtan kurtulmak amacıyla, ekonominin dış kaynaklara bağımlılığını azaltmak için, daha yüksek düzeyde ihracat ve ithalatın gerçekleşmesi öngörülmüştü. (Örneğin bakınız 3. Beş Yıllık Kalkınma Planı, s. 121). Bu stratejinin içinde, makine üretimi ve ihracatı öngörülmüş değildir. O yüzden, planlı dönem boyunca sanayileşmeye bu mantıkla yaklaşıldığı ve teşvik tedbirleri basit sanayi malları üretimine ve ihracatına dayandırıldığı için, bunun sonucunda ülkemizde binlerce dönüm araziden binlerce insanın çalışarak ürettiğinin dış satımından sağlanan döviz ile, sanayileşmiş ülkelerden sadece birkaç insan tarafından üretilen ileri teknoloji ürünü alınabilmektedir. Kaldı ki bu yolla ihracat ve ithalat arasındaki parasal dengeye ulaşılsa bile, ithalat yapılan sanayileşmiş ülkenin insanıyla sosyal ve ekonomik refah dengesini oluşturmak mümkün olamayacaktır.


 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail