Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 7 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


Kitap Eleştirisi: A.N.Ölçen

Kitabın Adı:HEGELDOĞRULANDI,MARX YANILDI MI
Mehmet Güner
Gül Ofset,İstanbul, 1994

Eleştiri: Nejat ÖlçenAli

Türkiye Sorunlan dizisinin 6 cı sayısında, bu kitabın genel bir eleştirisini yapmış, yazarın idealist felsefeyle diyalektik materyalizm arasında, arakesit aramasındaki temel yanılgıyı belirtmeye çalışmıştık. Böylece Hegel'in materyalizme katmaya çalıştığı mistisizmin onu hiç bir zaman doğrulayamayacağını vurgulamak istemiştik. Eleştirimizin sonunda da, kitabın mistik anlayışındaki tutarsızlığa değineceğimizi yazmıştık. Şimdi, o tutarsızlığa değinmenin sırası gelmiştir. Çünkü çağımızda motal değerlerin yitirilmesine karşın çözüm yollarını dinsel inançlara sığınmakta arayan ve hatta aşırılığa kaçarak, terör estirmecesiyle, konuyu katılaştırmaya çalışan çevreler ortaya çıkmaktadır. Kimileri de, dinsel inançlara felsefi giysiler hazırlamanın çabasına kapılmakta. Kitabını eleştiri konusu yaptığımız Mehmet Güner de bu modaya ayak uydurmaya çalışanlardan biri ama ilki değil. Yazar, Hegel'in doğrulandığını neden ileri sürüyor ve neden onun "idea" olarak ortaya attığı kavramı buna temel alıyor? Bunun yanıtını kitabın 48 ci sayfasında görüyoruz:

Hegel ideast, kesin olarak peygamberlerin tek Allah olarak kastettikleri, varolan her şeyi içeren evrensel birliktir ve hak kavramıyla belirlenen gerçektir. Ayrıca bu gerçeğin hayali olmadığı, kısaca, değişik açılardan ve temel çizgileriyle açıklandı, diye yazıyor. Buradan şu yanlış sonuç çıkıyor ister istemez:

Eğer Hegel, peygamberlerin tek "Allah" olarak kastettiklerini, "idea" kavramıyla açıklamış olmasaydı demek ki doğru olmayacaktı. Hegel'i doğrulayan, Peygamberlerin "Allah" fikriyle kastettiklerine onun "idea"smm benzetilmesinden kaynaklanıyor. Nevar ki bu tür benzerlik, Hegel'i doğrulamaya elbette yetmez. Çünkü, Hegel'in "idea" dediği şey, aynı zamanda bir "değişim" sürecini içerir. O gelişim süreci Hegel'e göre üç aşamadan geçer. İlk aşamada "idea" kendi kendinedir. Acaba nasıl varolmuştur, kendi kendisini mi var etmiştir, bizce belli değil. Hegel, bu soruya açıklık getirmez. İlk aşamada "idea" vardır ve varoluşundan kuşku duyalamaz. İkinci aşamada bu "idea" (yani tin, zihin, ruh) kendini gerçekliğe kavuşturmak için "doğa" ya gereksinim duyar. Bu ikinci aşamada "idea", doğa içindedir. Doğanın ya kendisi ya da doğanın bir parçası, bilemiyoruz. Üçüncü aşama, doğada, toplumsal yaşamda, ideanın özgürleşmesidir. 2300 yıl önce Plato da benzer "idea"yı anlamaya çalışmıştı. Onun ideası, yeryüzüne inip insan bedenine girmeden önce, tüm varlıkların en kusursuzu en güzeli, en iyisi olarak evrimleşir. Nesnel evrende de her şey bozulduğu yıkıma uğradığı halde, idealar aleminde varlıklar ölmezliğe sahip. Plato, böyle ta-sanmlamıştı ideayı. Gerek Plato'da ve gerek Hegel'de betimlenen "idea" kavramının, Peygamberlerin "Allah" olarak kastettiklerine benzer yanı yoktur. Çünkü yazann sandığı gibi değil, tek Tanrılı dinlerde, "Allah"ın tanımlanması birbirinden çok farklıdır. Birbirlerine özdeş değildir. Örneğin, Tevrat'ta, Rab (Tanrı) Musa'ya görünür ve onunla konuşur. İncil'de Isa, Tânrı'nın oğludur. İslam'da ve yalnız İslamda, Tanrı konuşmaz, doğmaz, doğurmaz, vacibül vücuttur, yani, nedeni ve edeni yoktur, varoluşu başkasının varoluşuna bağlı olmayan ilk varlık, varlığın ilk nedenidir. Görülüyor ki "Peygamberlerin tek Allah olarak kastettikler" deyimi bile yanlıştır ve yazann sanısının tersine tek Allah olarak kastedilenler, birbirinden nitelik bakımdan farklıdırlar. Hegel'de ise İdea, evrimleşir. Yani, değişmeyen kusursuz mutlak varlık kavramıyla çelişiyor.

Yazar, "diyalektik varlığın öz karakteridir" (s. 48) derken haklı. Ama varlıkları varedenin öz karakterinin değişmezliğinin diyalektik nitelik taşımaması, tek Tanrılı dinlerin temelini oluşturuyor. Öyleyse, Hegel'in mistisizmiyle İslamın mistisizmi taban tabana zıt. Eğer İslamın mistisizmi temel alınacaksa, Hegel'e hak vermemek, yok eğer Hegel'in mistisizmi temel olacaksa o zaman da İslamın ilkelerine sırt çevirmek gerekir. Nevar ki yazar, kitabında bu çelişkiyi çözememiş görünüyor. Kanımızca çözemez. Neden çözemez? Çünkü, bundan önceki eleştirimizde de değindiğimiz gibi yazar bir savın, bir tasarımın doğru ve geçerli olup olmamasını onun evliya ya da peygamber denilen kişiler tarafından söylenmiş olmasına bağlıyor. Örneğin:

"Eğer Marx, Hegel'in ideasını, bu Hegel felsefesinin mistik yanı ya da diyalektiğin mistik yanıdır demesi yerine... Hegel'den farklı olarak açıklık getirmiş olsaydı, aynı zamanda peygamberlerin Allah bir'dir diye kastettikleri gerçeğe açıklık getirmiş olurdu" (s. 48)

diyor hatta daha da ileri giderek:

"İdea kavramına, değişen ve gelişen şartlan dürüst kullanarak ve Hegel'i doğrulayarak anlaşılır bir açıklık getirmesi gerekirdi". türünde bir sav ileri sürüyor. Oysa Marx'm çağdaş felsefeye kazandırdığı, Hegel'i ideasıyla birlikte tersine çevirmek olmuştur. Çünkü, idea kavramını bir kez kabul ederseniz ona yenilik katamaz aynı zamanda nesne ile devinimin ayrılmazlığını yadsımış olursunuz. Nes-ne-devinim özdeşliği ister istemez Hegel'in ideasım ters yüz etmiştir. Zaten felsefeye, "peygamberlerin Allah Bir'dir diye kastettikleri kavrama açıklık getirme görevi verirseniz o felsefe, felsefe olmaktan çıkar, İslamdaki "Kelam" ilmine dönüşür.

Yazann kitabındaki mistisizmini, evliya olarak nitelediği kişilerin söz ve davranışlarına ayrıcalık tanımasında görüyoruz. Örneğin, ona göre Yunus Emre bir evliyadır. İslam'daki "Allah Bir'dir" ilkesini açıklarken "Varolan her şeyi bir bütün olarak kapsayan Bir'dir" diyor (s. 66) ve hemen sonra bunun doğruluğuna Yunus Emrenin dizelerini kanıt gösteriyor, şöyle:

"Açıkladıklarımız, Yunus Emre'nin şu sözleriyle de çok açık biçimde doğrulanmaktadır: Tevhit imiş cümle alem / Tevhidi bilendir adem... (s.67)

Doğa ötesi güçleri nesnel olguların önüne yerleştirince metafizikten kurtuluşun çaresi yoktur. O zaman olayın biçimine ve özüne ilişkin sonuç-neden ilişkisini (deteminizm) ya da çelişkisini (diyalektik) veya rastlantısallığı (indeterminizm) artık sözkonusu olmaz. Sırası gelmişken metafiziğe kısaca değinelim: Metafizik Varlık denilen olguyu bir bütün olarak alır. Varlığın mutlak bilgisini açıklamaya çalışır. Bilimin metafizikten önemli farkı, Varlık'ın parçalarını ayrı ayrı ele alarak o parçalar arasındaki ilişkileri tanımaya, özelliklerini incelemeye çalışmasıdır. Bunu yaparken aklın araçlarını kullanır. Nasıl kullanır? Düşünmek, tasarımlamak, deneylemek, gözlemlemek, bilgi biriktirmekle. Varlık'ın parçaları ayrı ayrı tanındığı zaman Varlık'ın kendisi tanınabilir tasarımı, bilimin temel dayanağıdır. Bilim parçalardan bütüne doğru ilerlerken, metafizik Varlıktan yola çıkar ve ne denli yol alırsa alsın yine başladığı noktaya döner. Varlığı mistik yorganla örter. Ona fizik ötesi nitelikler yakıştırır. Örneğin ışığın yansımasını, uzayı dolduran "töz" (esir) e bağlar. Ta ki 1887'de Michelson ve Morley tarafından ışığın hızının kaynağın ve ya gözlemcinin hareketinden bağımsız her yönde eşit olduğu laboratuvar deneyiyle ispat edilinceye kadar, metafiziğin töz kavramı geçerliydi, şimdi geçersiz.

Eleştiri konusu yaptığımız kitapta, metafiziğe ilişkin bir örnek te şu: "Bir şey, ne kadar bölünürse bölünsün en sonda yine de çok şeyden oluşan bir bütün kalır" diyor yazar. Oysa metafiziksel olarak doğru gibi görünen bu sav, aslında yanlış. Einstein bunun aksini ispat edinceye kadar doğru sanılıyordu. Atomun parçalanıp ta enerjiye dönüşmesiyle artık ne kadar bölünürse bölünsün yine de ortada bir şey kalır diyemiyoruz. Nesnenin enerjiye dönüşümüyle geçerliliğini yitirdi bu sav.

Kitapta bir başka metafiziksel düşünce de şu:

"Şeylerin oluşumu, belirli bir biçim altında, evrensel birlikle başlar. Yine belirli ve başka biçim altında evrensel birlikte son bulur. Bu başlangıç ve bitim arasındaki süreç, niceliksel değişim sürecidir." (s. 36).

Yadırgıyoruz bu düşünceyi. Şeylerin oluşumu "evrensel birlik" ile başlayıp son bulsa, her şey evrensel birliğin iradesine bağlı olarak oluşuyor demektir. O evrensel irade söz konusuysa o zaman değişimin diyalektik yasasından nasıl söz edebiliriz? Kitapta başvurulan metafiziksel akıl yürütmeler bununla bitmiyor. Diyorki:

"İnsan, insan olma özelliği gözönüne alınmadan varlık olma açısından vardır. Bu varlık olma açısındaki varlığıyla ezelden beri değişip dönüşerek varolduğu gibi ebediyen de varolacaktır. Örneğin insan, toprak, su, hava, ısı ve benzeri öğlerden oluşmuştur. Bu öğeler de değişim içinde, değişerek başka öğelerden oluşmuştur. Böylece ezelden beri, değişe dönüşe şu veya bu olarak, halden hale geçerek varolduğu gibi, ebediyen değişip dönüşerek var olaktır. "(s. 83)

Bu düşün biçimindeki metafizik, tüm canlıların insan ve insanın tüm canlıları kapsadığı sonucuna götürüyor bizi. Ve de insanın ezelden beri varoluşu türünde yanlış bir karaya. Oysa şimdi herkes biliyor ki, evren hiç bir canlının varolmadığı ezelden beri denemeyecek kadar kısa (bir kaç milyar yıl önce) nesnelerin de bulunmadığı bir evreden geçmiştir. İnsanın insan olma özelliği ise sadece 15 milyon yıl önceki Kenyapithecus bir yana Ne-handerthal adamıyla 200 bin yıl önce başlar. İnsanın toprak, su,-hava, ısı gibi elementlerden oluşması da söz konusu değil artık, insanın yaşamını ve kalıtımını sağlayan ve düzenleyen enzimler, proteinler ve DNA'nın toprak, su ve havayla artık ilgisi yok. Çağdaş fizik ve biyokimya metafiziği rafa kaldırdı.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail