Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 56 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


BİLİM ve FELSEFE

Ali Nejat Ölçen

Bu konu EĞİTDERAnkara Şubesinin 3.5.2004 günlü söyleşisinde ve o günden yaklaşık bir ay sonra da Eskişehir’de Osman Gazi Üniversitesi öğrencilerinin düzenlediği toplantı da anlatılmıştır. Hemen şunu belirtmekte yarar var ki, her iki anlatımda da gerek EĞİTDER şubesindeki öğretmen arkadaşlarımız ve gerek Osman Gazi Üniversitesindeki öğrencilerimizdeki konuya katkıları, ülkemizdeki kültür susamışlığının kanıtlarını sergilemiştir. Gerek eğitim düzenimizin ve gerek TV programlarındaki yozlaşmanın ve kültür erozyonun özgür düşünce yetisinin ne denli gerilere çekildiğini de gözler önüne sermiştir. Her iki toplantıda dinleyenlerin özgür düşünceye olan özlemleri göz yaşartıcıydı ve Türkiye’nin geleceği için umut vericiydi. Ülkemiz ne denli kötü yönetilirse yönetilsin gene de kitleler kendisini korumasını, aydın ve aydınlık kalmasını bilmektedir. Yarınların Türkiye’sinde sadece başarılı teknik ve siyaset adamları değil, evrensel düşünce boyutlarını genişleten düşün adamları da yaratılacağına inanıyoruz.

***
Bilginin Kaynağı Doğa.

Gece ve gündüz olmasa, yağmur yağmasa, gök gürlemese, renksiz, uçsuz bucaksız bir ortamda yaşamış olsaydık, hiçbir bilginin sahibi olamazdık. Zihnimizde bilgiyi yaratan öyle ise doğanın kendisidir. Bilginin çeşitlenmesi bile doğanın çeşitlenmesinden kaynaklanmıştır diye düşünebiliriz. Eğer ikinci bir canlı birey ile karşılaşmış isek o zaman onun karşısında durum almak zorunda kalacağız. Korku, çaresizlik, ya da ilgi,sevgi türündeki duyguların nedeni olacaktır o birey ve zihnimizde arayış güdüsü doğacak ister istemez. Belki de kuralcı düşünceye ilk adımı böyle atmışızdır. Mademki doğanın çeşitliliği içinde yaşamaya başlamıştır ilk insan oğlu, öyleyse bilgileri de çeşitlenecek ve zihnin farklı yerlerine yerleşerek düşün dizileri oluşacaktır. Düşüncenin kaynağı olan doğa daha doğrusu düşünceyi yaratan doğa karşısında insan oğlu, bir süre sonra kendisini savunmaya gereksinim duyacak ve doğaya karşı korunma, onu uyum sağlama ya da onu değiştirme güdülerini ortaya çıkaracak, geliştirecektir.

Zihnimize yerleşen bilgi dizgeleri içinden kimileri bizim için yararlı kimileri de zararlı olacaktır elbet. Öyleyse zarar ve yarar kavramlarını öğrenmiş olacağız. İşte gerçek gelişme sürecine öylelikle adım atmış oluyoruz. Artık homo sapiens (us kullanabilen adam) olmanın yoluna girdik demektir. Homo sapiens olarak, zarardan korunmayı ve kendimize yarar sağlamayı bilecek duruma erişeceğiz. Fakat gene de tüm düşün biçiminde korku denilen ve ne olduğunu bilemediğimiz bir duygu zihnimize yapışmış kalacak, onu tanımaya ve nereden kaynaklandığını anlamaya çalışacağız. Çünkü bizler artık 14 milyon yıl önceki homo kenyapithecus değiliz. Ve bunu keşfedeceğimiz gün gelecektir elbet. Evet geldi de. Çok uzaklarda, göklerin ötesinde onu keşfettik: Tanrı. Gök onun haykırması, yağmur göz yaşlarıdır. Ellerini gözlerine kapadığı zaman karanlık, gözlerini açtığı zaman aydınlık başlamaktadır. Doğayı o yaratmıştır. Ona sığınacak, ondan korkacak, ona güveneceğiz. Bizi yönlendirecek olan artık odur.

Toplumsal kurallar belki de böyle başlamıştır kim bilir. Bilgiden bilgi türetmeye başladığımız için,kendimizi korumanın da araçlarını yaratmış olmalıyız. Savunmak, avlanmak gibi. Fakat gene de düşüncemizin içine kök salan ve zaman sürecinde zihnimizi terk etmeyen kimi düşüncelerin sahibi olmayı sürdüreceğiz elbet. O düşünceler bizlerin inançlarıdır ve onlardan kurtulup arınmamız gittikçe olanaksızlaşacak çünkü o düşün biçimlerini zihnimize yerleştiren doğanın kendisi değil, adına Tanrı dediğimiz güçlerdir.

İnsan oğlunun en geç en zor öğrenmeye başladığı da işte bu Tanrı dediğimiz güçler ile doğa arasındaki çelişkilerdi. Yüzlerce ve belki de binlerce yıl geçmiş olmalı ki, aradaki çelişkiler belirginleşsin ve insan oğlu kendisini Tanrı karşısında özgür duyumsayabilsin. Antik çağdan aydın çağa geçiş böyle başlamıştır diyebiliriz.

Zihnimiz bilgiden başka bilgileri türetmeyi ve türettiği bilgilerin yararlı olmasını sağlamayı başardığı zaman, ayırdına varmaksızın bilimin kapısını açmaya başlamıştır. O aşamadan önceki tüm düşün biçimlerini felsefe olarak betimleyebiliriz. Bilim bize göre bilgilerin sorgulanışıdır. Bilgilerin sorgulanarak hangisinin yararlı, gerçek doğaya uygun olduğunu arama, anlama, bulma yetisidir de diyebiliriz. Bilim adamlarının bilimi nasıl tanımladıklarını bilemiyoruz. Çünkü bunu böyle düşünen kişi (Ali Nejat) ne bir bilim adamı ve ne de felsefecidir, düpedüz düşünmeye çalışan kişi olduğu içindir ki, burada sadece düşün yetisini kullanmakla yetinmektedir. Ve bilimi o yüzden doğanın yarattığı bilgilerle doğayı tanıma ve geleceğe ilişkin öngörülerde bulunma yetisi olarak betimliyor. Ve çok üst düzeydeki öğretim kurumlarında ders veren çoğunluğun bilim adamı olup olmadığı konusunda da daima kuşkuya kapılmaktadır. İşte bir örnek.

Okuma Yazma Bilmeyen Bilim Adamı NAGA AYDIN.

6 Haziran 1974 günü Ali Nejat, üç ayrı yerde Halk Sektörünü anlatmıştı. Saat 10’da Boğaziçi Üniversitesinin anfisinde belki de bin kişiyi aşkın öğrenci ve öğretmen topluluğuna Halk Sektörünün ne olduğu anlattıktan sonra uçakla Erzurum’a yönelmiş ve orada CHP il örgütünün düzenlediği toplantıda da Halk Sektörünü anlatmıştı. Toplantı saat 18’de sona erdiğinde kapıda biriken gençler onu Karsa götürmek ve orada da Halk Sektörünü anlatmasını istediler. Karsa ulaşıldığı zaman hava kararmak üzereydi ve nerede konuşulacağı da bilinmiyordu. Halk Evinin terk edilmiş büyük taş binasının ikinci katında yapılabilirdi bu konuşma. Ne var ki alt kat insanların dışkısını terk ettiği mekan olarak kullanılıyordu ve 1952’de tüm kitaplar yakıldığı için de üst katta müsamere salonu olduğu anlaşılan mekan, toz toprak içindeydi. Kars’ta, 1950’lerin kültür düşmanlığının yaşandığı illerden biriydi anlaşılan. Kentin ışıkları henüz yanmamıştı ve dinleyenlerin yüzlerini seçmek olanaksızdı. Konuşmanın yarısında arka sıralardan birden bire biri, şu soruyu sordu:

Yeter begim, nefesin yorma. Bu avucum, begim bu Halk Sektörü oluversin, paraları goyik, ya uçup gidir ya gaçip gidir, ne poh yiyik.

Bir yılı aşkın süre içinde en bilimsel soru buydu işittiği yazarın. Algılandı. Yerinden kalkıp karanlığın içindeki adamı buldu. Coşkuyla elense çekti birden. Konuşucunun eski bir tutkusuydu bu. Adam yere düştü. Yaşlıydı. Naga Aydın’dı adı. Baytariye sokağında 16 numaralı evde oturuyor muş. Belediye elektrik santralında gece bekçisi. Okuma olanağı bulamamış. Okusa belki de cahil kalırdı. Aynı gün Boğaziçi Üniversitesinde böyle bir soruyla karşılaşsa o üniversitede gerçekten bilim yapılıyor diye düşünebilirdi konuşucu. Fakat işte bilimsel soruyu okuma yazması olmayan yaşlı bir gece bekçisi sormuştu. Halkın tasarruflarının verimli alanlara yatırılacağını nasıl sağlayacaksınız ve de hortumlanmasına nasıl engel olacaksınız diye soruyordu bu bilge kişi. Aslında bu soruya yanıt, Halk Sektörü hukukunun ortaya konmasına yol açacaktı ve o yıllarda CHP’nin göz ardı ettiği de buydu.

Belki de bilimin hiyerarşisi bilimin engeli olmaktadır. Naga Aydın bu sorusuyla gerçek bilim adamı çizgisini çizmiştir. O halde şimdi sorabiliriz. Bilim nedir? Bilim yaşamda ki değişkenliği yakalamaktır. Doğa ilişkilerini sayılabilir, ölçülebilir hesaplanabilir duruma getirmektir diyen Galile Galileo’nun ne denli haklı olduğu daha da belirginleşiyor.

Bilimin Değişebilirliği.

Doğa sürekli devinin içinde olduğu içindir ki, bilimsel bilgilerin de çoğu bugün için doğru yarın yanlış olabilmektedir. Örneğin 1880’li yıllara kadar bilim dünyasında, ışığın, sesin evrende töz ya da ether denilen parçacıkların sürekli akımıyla yansıtıldığı kabul ediliyordu. Bu düşünceye göre ether, bir yönde sürekli akım halindeydi. Michelson ve Morley, 1887’de ışık huzmesinin birbirine dik yönde aynı uzaklıkta aynaya çarparak eşit sürede buluştuklarını ispat ettiler. Eğer ether akışı söz konusu olsaydı, ışık demeti, etherin akış yönüne dik olan ışık demetinin aynaya daha geç ve tersine etherin devinin yönündeki ışık huzmesinin daha erken yansıması gerekecekti. Oysa birbirine dik ışık demeti eşit zamanda aynaya yansımaktaydı. Michelson ve Morley bu deneyleriyle Einstein’ın görecelik kuramına da kapıları açmış oluyorlardı. Bu örnekte bilimin değişkenliğini ve aynı zamanda bilinmeyeni bilinir yapan gücünü görüyoruz.

1930’lu yıllara kadar insan oğlu, zamanın mutlak, değişmez (anlar toplamı) olduğunu kabul ediyordu ve saatı keşfederek te onun ölçülebilirliğini ortaya koymuştu. Gerçekten zaman tüm gözlemciler için yer küresinin her noktasında sabit olgu kabul ediliyordu. Newton da zamanın mutlak değişmezliği varsayımına dayanıyor ve 1600’lü yıllarda, her nesnenin ağırlığı ne olursa olsun, saniyede 9,81 metre hız artışıyla yer küresi tarafından çekildiğini ispatlıyordu. Oysa bir üçyüz yıl sonra Michelson, ışık saatını keşfederek, zamanın değişken ve fakat ışık hızının sabit olduğunu kanıtlayacaktır.

Işık Saatı. Zamanın Değişkenliği.

Işık saatı birbirinden belli uzaklıkta iki aynadan ibaret. Aynalardan biri, ışığa duyarlı bir elektrik aygıtına bağlı. Işık demeti öteki aynadan yansıyıp, duyarlı aynaya ulaştığı anda, elektrik aygıtında bir tık sesi duyuluyor ve aynı zamanda aygıta bağlı kağıtta bunun izi beliriyordu. 1 saniyede 150 000 tık sesi ve de kaydedici kağıtta 150 000 nokta belirmekteydi. İki ayna biri birinden 1 metre uzaklıktaysa. Deneyde hep aynı sonuçla karşılaşmıştı. Öylelikle ışık hızının 300 000 km/sn. olduğu kanıtlandı.


İki ışık saatından birinin bir uzay gemisinde olduğu düşünülürse. Işık hızı gene aynı olacak ve fakat gözlemci, kendisine göre yerdeki zamanın uzaydaki zamandan daha uzun olduğunu ölçecektir. Uzay gemisindeki birey, yerdeki ikiz kardeşinden daha genç kalacaktır. Bilim bu olayı ölçülebilir duruma da getirmiştir. Işık hızı (c) ve nesnenin hızı (v) ile gösterilirse, yer küresindeki birey için zaman (t0) ise v hızıyla devinen araçtaki birey için aynı zaman:

t = to /(1-v2/c2)1/2

olacaktır. Mars’a ışık hızının yarısı olan bir hızla giden uzay gemisinde 1 gün 28 saat olacaktır. Çünkü, yer küresinde bir gün t0="24" saat olduğuna göre (c= 300 000 km/sn, v= 150 000 km/sn) Mars’a giden uzay gemisindeki 1 gün yukarıdaki bağlantıya göre, t= 1,15t0 = 28 saat olacaktır.

Bilimin ya da bilimsel bulguların ne denli göreceli ve değişken olduğunu görüyoruz. Newton’un nesnel evrendeki çekim yasalarının parçacıklar (elektron) dünyasında geçersiz oluşu gibi. Buna karşın acaba felsefe böyle mi?. Gözleme baş vursa bile acaba ölçüm yapar mı? Ne yapar? Onun aracı zihnin kendisidir. Evrenin varoluş gizini, varoluşlar arasındaki ilintilerin kaynağını kavramaya, tanımlamaya, yorumlamaya çalışır. Onun için olayın kendisi ya da biçimi değil, özü, kaynağı önemlidir. Işık saatıyla bilim, ışığı ölçülebilir, zamanının değişkenliğini hesaplanabilir duruma getirirken, felsefe, zamanın ne olduğunu anlamaya çalışır. Zaman nedir, anların bir birikimi mi, evrenden önce zaman var mıydı, sorularına yanı bulmaya çalışır. Tanrı onun için tapılacak güç değildir, bir evrensel sorudur. Ve o sorunun özünde, Tanrı mı zamanı yarattı zaman mı Tanrıyı sorgusu vardır. Zamandan önce Tanrı var mıydı ya da Tanrı psikolojik bir kavram mıdır? Örneğin maddenin yapısı, özellikleri felsefeyi ilgilendirmese de maddenin ne olduğunu betimlemeye çalışır. İlginç bir örnekle bunu açıklayabiliriz. Bir x’in sonsuz küçük parçasını dx ile gösterdiğimizi bilmeyen yoktur. Eğer bir dx varsa bu dx’in de sonsuz küçük parçası var demektir. Matematikçiler bunu d2x ile gösterir. Bir felsefeci örneğin Engels, Doğanın Diyalektiği yapıtında düşünmeyi sürdürecek ve eğer bir d2x varsa onun da sonsuz küçük parçası var olacaktır. O, düşünceyi sürdürürerek, dnx ile karşılaşmıştır. Buna fizik bilginleri atom adını taktılar. 1840’lı yıllarda felsefeci düşünüş, nesnenin parçalanamayan en küçük parçacığının varlığından söz edebilmiştir. Eğer Einstein’ın felsefeci yanı olmasaydı, bu sonsuz kere sonsuz parçacığın da parçalanarak enerjiye dönüşebileceğini düşünmesi olanaksızlaşırdı.

Hemen hepimizin bildiği bu gerçekleri burada anımsamamızın bir amacı, faydası olmalıdır. Bizler artık bilgiyi bilgi olarak kabul etme aşamasından kurtulmalı ve bilgiyi sorgulayabilmeliyiz. Belki de bilgili olmak hiç te önemli değil. Bilgiden bilgi türetebilmektir önemli olan. Yarının gençleri, zihinlerine okulda ve ailede yapıştırılan bilgilerin doğru mu gerçek mi geçerli mi olup olmadığından kuşku duymayı bilmelidirler. Zihinlerimize yapıştırılan bilgilerin hangisi doğru ve gerçektir sorusunu sormalılar ve bilgiyi sorgulamayı bilmelidirler. Gelişme ancak böyle sağlanabilir. Ve bunun da yeterli olacağını düşünmemeliyiz. Bir üçüncü koşula daha gereksinim var. O bilgi yararlı bilgi midir. Öyle ise doğru, gerçek ve yararlı bilgiyi yaratmak zorundayız. Bilim ile felsefeyi ikiz kardeş yapabiliriz böylece. Bir bilgi, doğru,gerçek ve yararlı olduğu sürece, toplum ve doğayı korumanın gizi belirginleşir.

Belki de son bir söz söylemenin sırası gelmiştir. Bilim 20 ve 21. yüzyıllarda evren, toplum ve insan için iyiliğin ve fakat aynı zamanda da kötülüğün kaynağı olmaya başlamıştır. Bilimi savaş teknolojilerini yaratan kötülüklerin kaynağı olmaktan ancak felsefe ile kurtarabiliriz. Öyle ise ve bu düşün biçimi doğruysa, bilimin felsefesi olmadığı sonucuna varabiliriz. Bilimin felsefesini yaratmak görevimiz olmalıdır. Anadolu insanı ortodoks İslama karşı onun insancıl varyasyonu olan tasavvufu nasıl yaratabilmişse, yarının Anadolu’sunda bilimin felsefesini yaratacak düşünürlerin doğacağına inanıyoruz. İnanmalısınız. İnanmalıyız.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail