Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 56 - YAZAR : Dr.Hüseyin Pekin. Geri Tavsiye Et Yazdır


SIKI YÖNETİM OLAGAN YÖNETİME DÖNÜŞÜYOR

Giorgio Agambeb ile Tages Anzeiger'in söyleşisi
Çeviri: Dr.Hüseyin Pekin
ayna k:Tages Anze,iger,17.8.2004

Soru:Siz uzun süredir ABD’de ders verdiniz. Amerika’ya gelen yabancıların parmak izlerinin alınmasına başlanılmasından sonra, ABD-’de hiçbir öğrenim kurumuyla bağlantı yapmamaya karar verdiniz, neden?

Yanıt:Sadece bu nedenle değil. Aynı zamanda George W.Bush yönetiminin politikasına karşı olduğumu da gösterdim. Bununla birlikte, unutmayalım ki bu tür denetim önlemleri bir Amerikan icadı değildir. Parmak izlerinin kayıtlanması 19.yüzyıl Fransa’sında görüldü. Başlangıçta suçluları denetim için kullanılan polis yöntemiydi. Önceleri suçlularla sınırlı olan bu yöntem, günümüzde tüm yurttaşlara uygulanır oldu. Avrupa pasaportlarında dijital parmak izi için yer ayrılmıştır. Bugün gözlemlemekteyiz ki, bir devlet potansiyel polis olabildiği gibi, bir yurttaş da potansiyel suçlu olabiliyor. Liberal demokrasinin denetimci devlete dönüşebilmesi ne denli ilginçtir, değil mi? Bunun nasıl olabildiğini bize “Biopolitik” açıklamaktadır.

Soru:Biopolitik çok kullanılan bir sözcük oldu. Siz bundan ne anlıyorsunuz?

Yanıt: Ben,”Homo Sacer” başlıklı kitabımda, demokrasinin başından beri içinin oyulması tehdidi altında olduğunu göstermek istedim. Fransız devrimiyle birlikte ortaya çıkan devlet egemenliği kavramı, toplumsal yaşamı devlet düzenine bağlamıştır. Eski (ancien) rejim döneminde hükümran, uyruğu altındakilerin biyolojik yaşamına karışmazdı. Bu görev, örneğin Kilise gibi başka kurumlara bırakılmıştı. Demokrasinin ortaya çıkmasıyla biolojik yaşam, politika yoluyla denetlenmeye başlanmıştır. Ben bu süreci, Fransız filozoflarından Michel Foucaut’tan esinlenerek “biopolitik” olaran adlandırıyorum.

Soru:Siz aynı zamanda, politika ile yaşam arasındaki bağıntının 18.yüzyılda değil, tersine

antik çağda var olduğunu göstermek istediniz.

Yanıt: Evet, doğrudur. İlk bakışta antik Yunan politikası yaşam ile politika arasında yani ev, doğum yeri, kent ile politika arasında açık bir ayırım yapıyordu. Ne var ki biraz derinlere iner, işin iç yüzünü araştırırsanız, politikanın yaşam üzerine kurulu olduğunu anlarsınız. Buradan hareketle, öğrenmek istediğim durum şudur: Acaba yaşam ve politika arasındaki bağ, Avrupa’nın politika algılamalarında biçim ve öz yönünden kurucu (konstitutiv) öge olabilir mi?

Soru:Bununla neyi anlatmak istiyorsunuz, açıklar mısınız?.

Yanıt:Avrupa politikasının iki kutuplu sistem olduğunu düşünüyorum. Ev (aile, toplum) ile devlet arasında; doğa ile politika arasında. Buradan çelişkiler yumağı oluşuyor. Şu halde, politikayı yeni baştan tanımlamaya gereksinim var. Yani “Biopolitik” söz konusu.

Soru:Homo Sacer adlı yapıtınızda, “modern demokrasinin çöküşü” ve “totaliter devletlerin yükselişi” arasında bir benzerlik olduğundan söz ediyorsunuz. Bu görüşünüze göre demokrasi ve totalitarizm aynı sistemin iki ayrı yüzü mü?

Yanıt:Demokrasi ile totalitarizm arasındaki ayrılığı elbette yadsıyacak değilim. Bununla birlikte, konuya biopolitik açıdan bakacak olursak, aradaki farklılıkların pek te esasa dair olmadığını görürüz. Gözlediğim kadarıyla, 20 ve 21. yüzyılların demokrasisi tehlikelerle karşı karşıyadır; dayandığı temeller çökertiliyor. Örneğin erkler ayrımını ele alırsak, bunu açıkça görürüz. Günümüzde yasama erki ile yürütme erki arasındaki ayrım kesinliğini yitirmiştir. Hukuka bağlı sıkıyönetim, normal hal olmaktadır.

Soru:Sizin argümanlarınızın dayanağı olan somut ögeler nelerdir?

Yanıt:Bunu kavramak için sıkı yönetim hali’ne bakılmalıdır. Bildiğiniz gibi, I. ve özellikle II.Dünya Savaşından sonra sıkı yönetim çok büyük önem kazandı. İlke olarak, sadece olağanüstü koşullarda yer ve zaman yönünden sınırlandırılması olarak uygulanması gereken sıkı yönetim, günümüzde normal hükümet etme aracına dönüştü. Sıkı yönetimin nasıl işlediğine yakından bakılmazsa, demokratik Weimar Cumhuriyetinden Nazi diktatörlüğüne nasıl geçildiği anlaşılamaz. Hitler, iktidar almazdan önce, Weimar Cumhuriyeti, yıllarca demokratik güvenceleri kaldıran sıkı yönetim rejiminde yaşadı. Weimar Cumhuriyeti Anayasası’nın 48.maddesi, Cumhurbaşkanına temel yurttaşlık haklarını askıya alma yetkisi veriyordu. Derken Hitler iktidara geldi. Gelir gelmez de sıkı yönetim ilan etti. Öncekilerin tersine sıkı yönetim, sınırsız ve sürekli rejim olmuştu. Bundan dolayıdır ki, Nazi’lerin cinayetlerini işlemeleri mümkün oluyordu. 12 yıl süren bu rejim, hukuk açısından bakıldığında, yasal idi. Gerçekte ise demokratik düzeni demokratik olmayan düzene çevirmişti.

Soru:Verdiğiniz örnek tarihsel bir örnektir, geçmişe aittir. Günümüzde ne ölçüde uygulanabilir?

Yanıt:İsrail’in durumunu ele alalım. Hukuken İsrail, sıkı yönetim altındadır. Öylelikle İsrail gibi demokratik bir devlet, 40 savaş yılından sonra artık demokratik denilmeyecek bir devlet durumuna dönüşmüştür. ABD’ye bakalım. 11 Eylül 2001 saldırısından sonra Hükümet, bir tür sıkı yönetim ilan etmiş durumda. Günümüz ABD’si resmen savaş halinde görünüyor. “Her yerde terör var, her ülkenin kendini savunma hakkı vardır” sloganına dayanılarak çıkarılan Patriot Act I ve II ile pek çok yurttaşlık hakkını rafa kaldırıldı. Ben burada “bilinçli olarak sıkı yönetimin varlığı”ndan söz ediyorum. Neden bu dolambaçlı yola başvuruluyor? Çünkü ABD Anayasası, sıkı yönetimden söz etmez. Bununla birlikte iç savaş halinde, sürekli sıkıyönetim rejimi altında yaşıyoruz.

Soru:Biraz abartmış olmuyor musunuz?

Yanıt: Hayır abartmıyorum. Terör her yerde vardır ve her zaman her yerde teröre karşı savaş açılabilir. Bugün ABD’deki durum budur. Yarın belki bir başka yerde aynı şey olacaktır. İnsanlar, Anayasa ile öngörülen temel hakların bir gün ortadan kaldırılması korkusu içinde yaşamaktadırlar. Sürekli sıkıyönetim ilan eden bir demokratik devlet, hala demokratik midir? Temel sorun budur.

Soru:Yeniden ABD’ye dönelim. Yargı, yürütme karşısında yeniden güç kazanıyor. Örneğin Guantanoma’daki tutuklular, normal yargılanmaya tabi tutuluyorlar. Bu gelişmeye siz ne dersiniz?

Yanıt:11 Eylül 2001’den bu yana olup bitenler inanılır gibi değil. Şimdiye kadar tutukluların hiçbir hukuksal statüleri yok. Teknik açıdan onlar tıpkı toplama kamplarındaki Yahudilerin durumunda idiler, yani hukuksuzdular. Tüm hakları devlet tarafından gasp edilmişti. Şimdi mahkemeler yeniden kişilik kazanmışlarsa bu elbette sevinilecek durumdur. Ne var ki, bu bir gün yeniden hukuksuzluğa dönülmeyeceği anlamına gelmez…

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail