Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 62 Geri Tavsiye Et Yazdır


SOSYAL GÜVENLİK YASA TASARISINA, NÜFUS KURAMI AÇISINDAN BİR ELEŞTİRİ.

Mümtaz Peker.Ph.D.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan bugüne çözülmesine çalışılan sağlık ve sosyal güvenlik sorunu-nun, günümüzde ideolojik bağlamda farklı biçimde ele alınmaya başlandığı görülüyor. Sorunun bu biçimde ele alınarak, Millet Meclisinde yasallaşması durumunda, şimdiye dek alışılmadık bir hizmet anlayışı gündeme gir-miş olacaktır. Bu türdeki sağlık hizmeti ve sosyal güven-lik anlayışı, ülkemizin Cumhuriyet dönemi boyunca, oluşturduğu olgusal gerçeğin yerini alacak ve öylelikle, sosyal yarar yerine hizmeti piyasa koşullarına indirgenme süreci başlayacaktır. Bu süreç, sonuçları açısından toplu-mun bugün yaşayan kuşaklarını değil, gelecek kuşakları da kapsayıcı nitelikte olacaktır.

Hizmetin ideolojik anlayışı içinde sunulmasını sağlamak için, konuya belli bir etiket yapıştırılıp, o alana sürekli kaynak aktarmaktan kurtulacağız biçimine getirilmesi, gelecekteki sonuçlarını şimdiden hesaplanamayacak ko-numa sokabilir..

Kişiyi en duyarlı yerinden yakalayan bu görüş ve buna karşı üretilen ideolojik tutum, dış politik örgütlerin görüş ve düşünceleri öncülüğünde biçimlenmektedir. Günümüzde ulus devletlerdeki sağlık örgütünü yeniden yapı-landırma süreci, aynı kurgusal mantığın senaryosuna dayanmakta. Ulus devlette, sağlık örgütü ve sosyal gü-venlik düzeni, yeniden yapılandırılırken, izlenen yol, konunun toplumun değişik kesimleri tarafından kolay kabul edilmesini sağlamakta. Bu süreçte izlenen stra-tejiyi, sosyal psikolojinin deneysel bulguları, çok anlamlı bulmakta. Söz konusu toplumların insanı, rasyonel düşü-nen, karar öncesi verileri irdeleyen, bilgileri süzgeçten geçiren, belge ve kanıt isteyen birey tipi değildir. Dahası sağlık hizmetine gereksinim duyan, fakat hizmetin sunulma biçiminin nasıl olması konusunda uzman olma-yan bu sıradan insanlar, bilgi parçacıklarının yan yana yapıştırılmasından oluşan, ülke gerçekleriyle örtüşmeyen kav-ram ve kurallara kolayca inanmakta. Tutarlılıkla ve mantıksal ilkelerle birebir örtüşmeyen bu anlayış, büyük ölçüde MEDYA’nın biçimlendirdiği bir dünyanın kültürü. Ulus devlete özgü, geçerli, güvenilir veri ve bilgi bütünlüğünü dışlayan mantık ve akıl yürütme gereklerini ortadan kaldıran kestirme kuramlara, insanlar çabuk inanır. Ülkemizde de yapılmak istenen bu.

Oysa, bilimsel mantık, boşluğu sevmez. Yaşadığımız olayları, zihinsel planda kavrayarak ona egemen olamayışımız , bizi neden konusunda açıklamalar bulmaya götürür. Yeni yasal düzenlemeyle yapılmak istenen, ülkemizdeki nüfus gelişimini, “fırsat penceresi” kuramına dayandırarak ya-sallaştırma sürecini başlatacak olan “Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma ve Sosyal Güvenlik Reformu”na eleştirel gözle bakmaya çalışa-ağız.

Bu tasarıda:
1.Yapılandırılacak sistemin uzun vadede mali açıdan sürdürülebilir bir konuma getirileceği,
2.Sistemin kurumsal etkinliği arttırılarak, ayırım gözet-meksizin yurttaşların eşit koşullarda hak ettikleri kapsam ve kalitede sosyal güvenlik sağlama olanağının yaratı-lacağı savunulmaktadır. (Bakınız: Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma, Sosyal Güvenlik Reformu, Sorunlar ve Çözüm Yolları, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakan-lığı, 2005, s.23-24). Sosyal güvenlik sistemini sağlık si-gortasıyla birleştiren bir anlayışla ele alınan yaklaşımın sonucu, kamu sağlık harcamalarının Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) içindeki payının en düşük %3,7 düzeyin-de kalacağı iler sürülmekte. (a.g.e,s.74-75)

1. Tasarının dayandığı nüfus kuramı.

Bir dizi Güney Asya ülkeleri, 1950-1960 yıllarında Ba-tı’nın geliştirdiği tıbbı buluşlarla sağlık hizmetleri çerçe-vesinde ölüm oranlarını hızla düşürmüştür. Öte yandan gene, bu ülkelerde evli çiftlerden gebeliği önleyici etkin teknikleri yaygın biçimde kullanmaları, ülkenin doğur-ganlık düzeyini önemli ölçüde azalmıştır. Öylelikle bir kadının sahip olabileceği toplam çocuk sayısında azalma başladı. Doğuştaki yaşam umudu da (ortalama ömür) 1950-1960 dönemindekinin iki katına ulaştı. Bu değişim, ülke nüfusunun yaş yapısını tarihte görülmeyen biçimde etkiledi. Örneğin, bağımlı nüfusun (0-14 ile 65 ve üstü yaşlardaki nüfus) üretken nüfusa (15-65 yaş arası) oranı olarak tanımlanan bağımlılık oranı hızla azaldı. Tarihte ilk kez görülen ve kısa dönem için geçerli olan bu du-rumdan iyi yaralanılması halinde, ülkenin ekonomik ge-lişmesini arttıracağı görüşü ortaya atıldı. Giderek bu du-rum, iktisat ve nüfus bilim alanında “demografik fırsat penceresi” olarak anıldı. Bu ülkelerde ekonomik büyüme-ye ilişkin çalışmalar, 1965-90 yılları arasında, ekonomi-deki büyümenin üçte birinin, çalışan üretken nüfusun, bağımlı nüfustan daha fazla artmasıyla gerçekleştiğini ortaya çıkardı. Varılan sonuç ise çok açık: Üretken nüfu-sun, bağımlı nüfusa göre daha hızlı artışı, ekonomideki toplam üretim ve tasarruf düzeyini de arttırmıştı. Öte yan-dan gelinen noktada, bağımlı nüfusa daha az kaynak akta-rılırken, eldeki kaynakların çoğu gelecekteki üretimi arttırıcı etkisi olan yatırımlara yönlendirildi. (s.37-38).

2.Türkiye’nin Farklılığı.

Ülkemizde de, dışardan sağlanan tıbbi teknoloji ürünleri-nin halk sağlığına sunulması sonucunda, 1950-60 döne-minden başlamak üzere ölüm hızlarında hızlı bir düşüş gerçekleşmiştir. Buna karşın, bebek ölümlerinde hızlı düşüş başarısı sağlanamadı. 1950-60 döneminde binde 165 bebek ölüm oranı, 2003’de ancak binde 28 düzeyine inebildi. 5 yaş ve altı çocuk ölümlerinin binde oranı aşağıdaki çizelgede karşılaştırmalı olarak verilmiştir. Komşu ülkelere göre daha olumsuz durumdayız.

............................................1965 .....................1996
Türkiye..................... 192................... 47
Romanya ..................47 ....................28
Yunanistan................ 36..................... 9
Kaynak: Worldbank,World Development Reports.

1950-60 döneminden başlamak üzere, doğurganlık istenilen düzeye inmedi. Evli çiftlerin istedikleri, ideal bul-dukları ya da kadınların ellerinden gelseydi kaç doğum yapardınız sorusuna verdikleri yanıtlar, kırk yıl boyunca, gerçekte sahip olunan çocuk sayısının hep altında kalmış-tır. Ailelerin sahip oldukları çocuk sayısı, idealden, iste-nilenden ve planlanandan fazla olması ülkemizde başarısızlığın ve yetersiz sosyal devlet anlayışının sonucudur. 1965’den bu yana merkez sağ iktidarlar, aile planlamasına sıcak bakmadılar, yeterince kaynak aktarma-dılar ve bu durum, “üreyin, Tanrı kısmetini verir” söyleminde somutlaştı.

Türkiye, Güney Asya ülkeleri gibi olayı çözme yerine zamana bıraktı. Çalışma çağına giren nüfusa istihdam olanakları sağlayacak ekonomik yatırım ve bunların kararları alınamadı. Özellikle 1980 sonrası yeni liberal politi-kalar ve kamunun küçültülmesi öncülüğündeki uygula-malar sonucu ailelerde çalışma çağındaki üretken nüfusun istihdam dışı kalması, hem aile tasarruflarının erimesine neden oldu ve hem de aile kurumundaki kırılganlığı arttırdı. Kararlı aile yapımız, ailenin yorulması ile bu yapıdan hızla uzaklaşmaya başladı. Giderek 1980-2005 döneminde eğitimli nüfusun işsizliğinin en yüksek oranı, Cumhuriyet döneminin ilkleri arasında yerini aldı.

Devlet İstatistik Enstitüsünün 2005 verilerine göre, çalışan nüfusun yarısından fazlası bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı değildir. Ayrıca, Çalışma çağındaki nüfusun 23.2 milyonu çalışır durumdadır ve bunlardan 11 milyonu ise sigorta kurumlarına prim öderken, kayıt dışı çalışanların sayısı ise, 12.2 milyona ulaşmakta. Kayıt dışı çalışanların ise yıl içinde ne süre çalıştığı bilinmemekte.

Emek gücü arzında, görülen fazlalıkla birlikte, işletmelerin teknoloji, sermaye ve rekabet sorunları, çalışanların reel ücretlerinin düşmesine ve de kayıt dışılığın artışına neden oldu. Çalışan nüfusta görülen yoksullaşma, aile ve toplumda “dayanışmacı-koruyucu” ilişkilerini güçlendirmeye başladı. Demografi-demokrasi bağlamında, konuyu ele aldığımızda, Güney Asya ülkelerinin son 60 yılda yaşadığı hükümet etme biçimlerinin Türkiye’de uygula-nabileceğini kimse savunamaz. Öyle sanıyoruz ki, ülkemiz demografi (nüfusbilim) alanında bir süre sonra aşağı-daki sorunlarla karşılaşmaya başlayacaktır.

1. Doğuşta ve her yaştaki hayatta kalma umudunun artması sonucu, ülkemizde yaşlı nüfusun sayısı ve oranı toplam içinde artmaya başlayacak. Yaşlı nüfusun gelir ve aile kurumundaki kırılganlıktan ötürü yaşamlarını sürdürme ve sağlık sorunlarının çözümü zorlaşacak. Sorun, iç göçün kalkış noktası olan köy ve kasabalarda daha fazla hissedilecektir.

2. Çalışma çağına giren gençlerin önüne ileri teknoloji ve teknolojik eğitim ile donatılmış kapitalist ilişkiler ağı içinde üretilen ürünler konacak. Sistemin dayattığı ça-lışma koşulları da, ücretlerin düşüşü yanı sıra gençleri işsizliğe iterken, 40-50 yaş grubundaki nüfusun işlerini yitirme olayını gündeme getirecek.

3. Aile kurumunun kırılganlığın yanı sıra, aileler ço-cukları için eğitim harcamalarına farklı bakacaklar. Özel-likle orta ve ortanın alt gelir grubundaki aileler, eğitim harcamalarını “tüketim” olarak algılamaya başlayacak ve o yüzden, eğitim görmeleri yerine bir işte çalışmaları tercih edilecek.

Her üç olay da ülkemizi çıkmaz yola sürükleyecektir.

Sonuç. Söz konusu yasa taslağında, sosyal güvenlik kurumu ve genel sağlık sigortası olgusunu belli söylem ve kurumlara dayanarak, piyasa koşullarına bırakmak yerine siyasal iktidarın, temel görevi olan ulusal geliri arttırıcı işlevi üstlenmesi koşul görülmelidir.

Yasa taslağında, yazıldığı gibi,“eşit koşullarda ve hak ettikleri kapsam ve kalitede sağlık hizmetine ulaşmak” kısa erimde gerçekleşmeyeceği gibi, kamu ve ailelerin sağlık harcamalarının miktar olarak en az değil, en çoğa çıkmasına neden olabilir. Piyasa koşullarının eden ilkesi-nin sağlık sektörüne egemen olması, sakıncaların en teh-likeli olanıdır.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail