Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 62 Geri Tavsiye Et Yazdır


SEYYAHATNAME: ANKARA’DA TRAFİK KEŞMEKEŞİ
Dumrul Ölçen.

Dumrul Ölçen, ülke koşullarına karşı duyarlılığı olan genç bir araştırıcı. Ankara’da ulaşım sorununu dile getiren bu çalışmasını ana çizgileriyle özetleyerek okuyucularımıza sunma gereğini duyduk. Söz konusu çalışmanın, başta Ankara Valiliği olmak üzere, ilgili kurum ve kuruluşlara gönderildiğini belirtmeliyiz. Ankara Valiliği duyarlılık göstermiş, çalışmayı ekleriyle birlikte B.Şehir Belediye Başkanlığı ve İl Emniyet Müdürlüğüne inceleme yapılarak sonuncun bildirilmesi kaydıyla göndermiştir. (27.12.2005 gün 12/292 sayılı yazıları)

Umarız,usul gereği sanal bir yanıt ortaya çıkmaz. Ankara’yı trafik kargaşasından kurtaracak ciddi ve köklü önlemler alınmasına girişilir.

Bu çalışma Türkiye Sorunları kitap dizisinin vurguladığı gibi Avrupalı olmanın sadece masa başında yasalar çıkarak, kimi düzeltmeler yaparak, ne ölçüde olanaksız olduğunu çok somut biçimde ortaya koyması açısından ayrı bir değer taşıyor. Tek başına Başkentimizdeki ulaşım komedisi, bu kültür ve görgü düzeyi ile neden AB’ye üye olamayacağımız konusunda önemli ip uçları veriyor. Siyasal iktidarlarımız, uyum yasaları çıkartarak kendilerini aldatıyorlar. Acaba ABde gerçekten bu denli saf mı? Tarama sürecinde neler yapıyorlar, neleri arıyorlar bilemiyoruz ama, bizim ne ölçüde Avrupalı olabileceğimizi test etmek için kendilerinin Başkentte toplu ulaşım araçlarıyla birkaç kez seyahat etmelerinin yeterli olacağı kanısındayız.

Dumrul Ölçen’in kent içinde toplu taşım araçlarıyla yaptığı seyahatler ve tuttuğu notlar, değerlendirmeler.. Bu da bir yurttaşın seyahatnamesi.

***
Başkentte ulaşım, günlük yaşamımızda yaklaşık 2-3 saatlik bir sürenin tüketilmesi anlamına geliyor. Kuşkusuz ekonomi açısından önemli bir zaman kaybı. Sorunun öteki boyutu da, yurttaş açısından çileli geçen süre olması. Başkentte, kamyon kasalarının arkasında yazıldığı gibi, ömür bitmekte, yol bitmemektedir. Özellikle toplu taşım araçlarıyla kimi semtler arasında yapılan yolculukları, en iyi bu deyim açıklıyor. Soğukta, yağmur altında duraklarda bekleyiş ve bulabildiğimiz bir toplu taşım aracılığıyla evden işe, işten eve gidiş, Başkentten 75 km. uzaktaki Polatlı’ya 40-45 dakikada ulaşılırken, bu süre Ankara içinde çok daha uzun sürmektedir.

Kentlerimiz iç göç nedeniyle hızla büyüyor, sorunları da. Her şey kontrolden çıkmaya başlıyor. Uzun erimli planları, yaşamın önüne koyamadığımız için, hep arkadan sürükleniyoruz. Önce kentlerimiz betonlaşıyor sonra da arabaların nereye park edileceğini bilemez duruma geliyoruz. Çocukların nerede oynayacaklarını, kanalizasyon sorununu nasıl çözeceğimizi, bir yerden öteki yere nasıl ulaşacağımızı düşünmeye başlıyoruz. Ulaşım da bu sorunlardan biri. Oysa Ankara, yerel yönetimlerimiz tarafından bir Avrupa Başkenti olarak açıklandı bile. Hatta, kimi sivil toplum örgütleri de, Avrupa başkenti haline getirdiği için, yerel yönetimcilerimize Bill Board’larda şükranlarını sunuyor. Daha ulaşım sorununu çözememiş bir kent, Avrupa kenti olabilir mi? Metro, Ankaray gibi önemli sayılacak adımlar geç te olsa atılmışken, Başkentin diğer yörelerinde neler oluyor? Toplu taşım olanakları, nicel ve nitel olarak ne durumda? Kısacası arka sokaklarda neler oluyor? Tüm bu sorunların yanıtını alabilmek için, toplu taşım araçlarıyla yaptığımız yolculukları mercek altına aldık. ( ki 26 kez çeşitli semtlere belediye otobüsüyle, 11 kez çift katlılarla olmak üzere olanla toplam 65 kez yolculuk yaptık)

Başkent Ankara’da toplu taşımda, minibüs taşımacılığının önemli bir ağırlığı var. Sektörün sadece kâr anlayışıyla davrandığı, yolcuyu müşteri olarak gördüğü ve bu anlayışın minibüs taşımacılığına da yansıdığı hemen gözleniyor. Sürücüler ve araç sahipleri, aynı zamanda hizmet ürettiklerinin, halkın ulaşımını sağladıklarının pek farkında değiller. Kâr tek ve önemli, yönlendiren bir araç olarak göze çarpıyor ve bunun böyle algılanması, her tür kuralsızlığı, keyfiliği, kaosu birlikte getiriyor.

Minibüslerle yapılan toplu taşımada, keyfiliği, kuralsızlığı getiren en önemli uygulama, durak kavramının olmaması. Otobüsler için beklenen, yolcuların iniş ve binişlerinin sağlandığı duraklar, minibüsler için her nedense düşünülmemiş. Minibüs duraklarını halkımız özgür iradesiyle kendisi belirliyor. “Işıklarda, yol ağzında, PTT önünde” gibi söylemlerle. Binerken minibüse bir el işareti yetiyor. Trafik aksıyormuş, tehlike söz konusuymuş, ne sürücünün ne yurttaşın umurunda. Minibüs sizi yol ortasında bile durarak alıyor, yolcu için en sağ şerite geçebiliyor, yurttaş ta minibüse binebilmek için kendisini yoğun trafikte caddenin ortasına atabiliyor. Minibüs taşımacılığında, anarşinin, kaosun bir nedeni, kaynağı da, duraksızlık.

İkinci olumsuzluk, “ayakta yolcu” olayıdır. “Ayakta yolcu taşıma” olayı, minibüslerde tam bir komedi, bir saklambaç oyununa dönüşmüş durumda. Başkentte minibüslerin ayakta yolcu taşıması, kapalı yerlerde sıgara içilmemesi araba sürerken cep telefonu kullanılması, maması gibi başındaki kararlarla yasaklanmıştır, ancak, tüm minibüsler gün boyunca ayakta yolcu taşımakta, yetkililer, görevliler de belli saatler dışında olayı görmezden gelmektedirler. Eğer yolcu varsa, tüm minibüsler tıklım tıklım dolu olarak, 14 kişilik kapasiteyi 25’e 30’a çıkararak yolcu taşımaktadırlar. Çoğu kez, can güvenliğini göz ardı ederek.

Kendimize şu soruyu sormaktan alıkoyamıyoruz. Yetkililer ki bu olgunun kendilerince bilinmemesi mümkün değildir, acaba, “sonuçta vatandaş taşınıyor, kimse yolda kalmasın” diyerek olaya hoşgörü mü göstermektedirler? Minibüs sürücüsüyle trafik ekipleri arasında özel anlaşma mı var? Bu konuda zaman zaman yapılan denetimler de adet yerini bulsun diye mi yapılmaktadır?

Bu arada biraz da mizah sayılacak boyutuna dokunmadan geçemeyeceğiz. Belli saatlerde, ayakta yolcu alınmasına dönük denetimler son derece ciddi biçimde sürdürülmektedir! Örneğin, Çayyolu’nda minibüsler sabah saatlerinde özellikle 7.30-9.00arası, ayakta yolcu almamaya özen göstermekte, alınan bir iki kişiyi de ”çökün” ricasıyla gizleyerek yollarına devam etmektedir. Bu saatlerde ekipler, istim üzerinde gözükmekte, minibüs sürücülerine göz açtırmamaktadırlar. Neden bu saatlerde ayakta yolcu alınmaması sağlanmaya çalışılmaktadır? Bu uygulama gün boyu sürse diyecek sözümüz olamaz. Ancak sabah saatlerinde sürdürülen bu titizlik, daha sonra ortadan kalkmakta ve her tür atış serbest olmaktadır. O saatten sonra Başkent, bizim Başkentimiz değil midir? Ekiplerimiz bir başka ülkenin başkentinin trafiğini mi yönetmeye gitmektedirler. Kurallar sadece o saatlerde mi geçerli olmakta, daha sonra ekiplerimiz ortadan kaybolmakta ve denetim gevşemektedir? Acaba o saatlerde yerli yabancı protokulün de yollarımızda olduğu varsayılarak, ona göre bir başkent profili mi sergilenmek istenmek-tedir?

Eğer Başkent trafiğinde böyle bir uygulama söz konusu ise, bu uygulamanın yanlış olduğunu vurgulamadan geçemeyeceğiz. Sabah saatleri, herkesin işine koşturduğu, bir yerlere yetişmek zorunda olduğu saatler. Neden bu saatlerde ayakta yolcu alınmasına engel olunmakta ve bir yığın insan caddelerde, sokaklarda perişan edilmektedir? Ayakta yolcu alınıyorsa, ki alınıyor, neden bu saatlerde engelleniyor, bunun yanıtını yetkililer vermelidir.

Kuşkusuz, fazla yolcu, minibüs için ekmek parası, hasılat demek ve minibüslerin gözünün doymadığı de bir gerçek. Ancak, bir noktanın altını çizmek gerekiyor. Yolcu talebi. Şurası çok açık ki, eğer minibüsler ayakta yolcu almasalar, özellikle belli saatlerde, taşıma işi çıkmaza girecek, vatandaş da yollarda perişan olacaktır. Bunun çözümü, hiç kuşkusuz şu anda minibüslerle gerçekleştirilen toplu taşım sistemi değildir. Yapılması gereken daha fazla minibüsü, daha fazla yolcu taşır biçimde devreye sokmak ve sınırlı sayıda da olsa, ayakta yolcu taşıma işini yasal hale getirmek ve merkezi ve yerel yönetimleri de kendi koydukları kuralları uygulatmaz konumdan çıkarmaktır.

Minibüslerle ilgili konuyu sonlandırırken, bir başka konunun altını çizmek gerekiyor. Yeterliliği ne kadar tartışılırsa tartışılsın, ki bu konuya ilerde değineceğiz, merkezi yönetim, trafikten sorumlu görevlileriyle devrede, denetimler sürüyor, yerel yönetimler ne yapıyor? Zabıta nerede? Ayrıca, Minibüsçüler Odası, Şoförler Federasyonu?

Minibüslerde zabıtanın ve federasyonun telefon numaraları yazılı, o kadar. Özellikle Odanın ve federasyonun eğitim ve denetim alanında yapacağı yapması gereken çok iş var, diye düşünüyoruz.

Özetlemek gerekirse, minibüslerle yapılan taşımada olumsuzluklar oldukça ağır basıyor. Bunda sürücü, minibüs sahibi sorumlu gibi gözüküyorsa da, sorumlulukları var kuşkusuz, asıl sistemin kendisi daha doğrusu, sistemsizlik anarşi yaratıyor, kuralsızlığa,keyfiliğe neden oluyor. Bir deyim var: At sahibine göre kişner. Atlarımız araziye uyuyor. Hepsi bu.

Başkentte halkın önemli bir bölümünü “özel halk otobüsleri” ve “çift katlı otobüsler” taşımakta. Bu otobüsler özel ellerde ama, EGO’nun denetim ve gözetiminde. Bu otobüslerin çoğunluğu ise çok eski model araçlar. Sanki birilerinin elindeki araçlar değerlendirilsin diye devreye sokulmuş, bir yığın araç. (Bunlar, bir dönem kentler arası yolcu taşımada kullanılıyordu.) Hiç abartısız bir yığın hurda. Bu araçlar içerisinde, çift katlılar için özel paragraf açmak gerekiyor Bunlar, hurda oluşlarının yanı sıra, toplu taşıma bağlamında son derece kullanışsız ve her türlü güvenlikten yoksun durumdalar. Kim, nasıl bu otobüslerin kent içi taşımada kullanılmasına onay vermiş anlamak olanaksız.. Çoğu 1994 model. Oturma kapasitesi, ki ayakta teorik olarak yolcu almıyor, yaklaşık 76 kişilik. Oturma kapasitesini arttırmak için bazı eklemeler yapmışlar, bunlar da iğreti. Dolayısıyla yolcuyu rahatsız eden eklemeler. Önce ayakta yolcu alınmaması olayına değinelim.. (Bizde öyle kurallar konuyor ki, yaşamın gerçeklerinden kopuk, uymanız mümkün değil). İşin komik yanı, minibüslerin tersine, genelde çift katlılar, ayakta yolcu almamak için, sanki savaşım veriyorlar Fakat gene de her zaman ayakta yolcu var. Bunu engellemeye kalksanız bile otobüsün yapısı gereği başarılı olmak mümkün değil. Duraklarda bir an önce evine gitmek isteyen halkımız, otobüse adeta saldırıyor. Nasıl engelleyeceksiniz? Biniş kapısından 2 metre ileride biletçi var. O da bilet kesiyor, başka görevi yok. Bilet mi kessin, kalkıp öne giderek aşırı binmeyi mi engellesin. Bunun da çaresini bulmuşlar. Ki bu da kurallara aykırı. Duraktan 20 metre önce durup, yolcu indiriyor ve durakta durmadan devam ediyor. Kimi uyanık yurttaşlarımız da, iniş kapısından içeri girip (iniş kapısı tam biletçinin karşısında) otobüs içinde bilet kuyruğuna girmeden oturacak yer kapmanın peşinde. Bu yüzden tartışmalar da çıkıyor. Üst katı gözlemleyen alt katta kapalı devre sistemi de yok. Biletçinin durağa yanaşmadan önce yukarı kata çıkıp boş yer olup olmadığına bakması gerekiyor. Dönüp sürücüye bilgi veriyor. Bir süre sonra o da ipin ucunu kaçırıyor, üst kat yolcu ile doluyor.

Bu otobüsler, kentler arası yolculuklara göre tasarlanmış olduğu için, yolcuların tutunacak tutaklar da yok, dolayısıyla özellikle üst kattaysanız inmeniz ayrı bir dert. Kimi durakta iniş biniş yoğunlaşınca ortalık daha da karışıyor. Araca binen yolcu, otobüs içinde, kimi zaman otobüsün dışında, üst kattan inen yolcuları beklemek zorunda kalıyor. Üst kat, öylesine yolcuyla doluyor ki, son derece sakıncalı can güvenliği açısından. Bir yangın çıksa, can kaybı, önce ezilmeden sonra da yanmadan meydana gelecek. Üst kattan alt kata tek iniş var çünkü. ( ki belediye otobüslerinde küçük kapasiteli olmasına karşın üç kapı mevcut) Unutmadan şunu da belirtelim ki, otobüslerde yangın söndürme tüpleri de yok. Olanların da süresi geçmiştir. Yangını bir yana bırakalım, araçtan inmek için kapıya yanaşmak bile dert. Alt katta, tavanda yolcuların tutunabileceği tutuklar da yok. Özellikle ana arterlerden ayrılınca tam bir laçkalık, keyfilik başlıyor. Durak dışı yolcu alınıyor, indiriliyor, iniş biniş kapıları kavramı ortadan kalkıyor. Kimi zaman ücretsiz yolcu taşınıyor, kimi zaman bilet kesilmeden ücret alınıyor. Üst kat sıcak, alt kat Sibirya gibi. Nedenini sorduğunuzda “arıza var” yanıtını alıyorsunuz. Kimi koltuklar yerinden oynamış, bakım ve onarım yok. Her halde para kazanmaktan, bakım ve onarım ile uğraşmaya zaman kalmıyor. Kim, hangi yetkili bu araçları denetler, belli de değil. Şarkıda olduğu gibi, bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete.

Çift katlı halk otobüslerinde, yolcu taşıma kapasitesi 76 kişi. (Ayakta yolcu alındığında, olağan üstü durumlar dışında alınmıyor, en azından buna çalışılıyor, birkaç kişi ayakta otobüse sızabiliyor) EGO’nun 99 model körüklü otobüslerinde ise taşıma kapasitesi yaklaşık 150 kişi. Yarı yarıya kayıp var. Amaç, İngiltere’de olduğu gibi, yolcuları oturarak taşımak ve onların rahatını sağlamak ise, buna bir diyeceğimiz olamaz. Ama, bunun bu araçlarla böyle gerçekleşmediği, gerçekleşmeyeceği ortada. Ayrıca şu gerçek ki, Türkiye’de yolcuyu oturarak taşımaya kalkışsak, önemli miktarda yolcu “kaldırımda, durakta ayakta bekleyen yolcu” olur. Türkiye koşullarında oturarak yolcu taşıma işi (şimdilik) lükstür. Bu gerçeği yerel yöneticilerimiz de biliyor. Yönetimcilerimizin matematikte dört işlem de bilmedikleri düşünülemeyeceğine göre, bu araçların 90’lı yıllarda kentler arası yolculukta kullanılırken, kent içi taşımacılığa kaydırılması akla başka şeyleri getirmektedir. (ki bunun tartışmasına girmeyeceğiz)

Çift katlı özel halk otobüsleriyle toplu taşımada sıkıntılardan biri de, araçlar mülkiyetinin özel ellerde olmasıdır. Bu, yüzlerce araç, yüzlerce özel mülkiyet demektir. Ortada muhatap alacağınız bir kurum, bir şirket yoktur. Otobüs Daire Başkanlığı’nı vesayet ve denetiminde yürümektedir. Daha doğrusu ancak bu kadar yürümektedir. EGO; daha kendi evine çeki düzen verememektedir, başka evleri nasıl derleyip toparlayacak? Özet olarak bu bir özelleştirme, kiralama, operasyonu değildir. Bize özgü garip bir uygulama gerçekleştirilmiş ve Büyükşehir Belediyesi altından kalkamadığı için toplu taşımanın bir kısmını başından atmış, yükümlülüğünü, sorumluluğunu azaltmıştır.

Başkentte toplu taşımada, EGO’ ya ait otobüsler belki de araç sayısı olarak değil, fakat; yolcu taşıma kapasitesi olarak, daha derli toplu, daha kuralcı bir yapı var gibi gözüküyor. Başı bozukluk oransal olarak daha az. Ancak EGO'da halkımızı son derece eski, ömrünü tamamlamış, otobüs filosuyla taşıyor. 1986-1987 model araçlar bile devrede, en yenileri bile, 99 model. Bir Avrupa Başkentinde (!) böyle bir otobüs filosunun toplu taşıma adına devrede olmasını yadırgamamak olanaksız. Otobüsler, son derece gürültülü çalışıyor. Biçer Döver araçları gibi. Motorlar, amortisörler bitmiş, kapılar arızalı. Çoğunda yalıtım yok. Bir kısmında tavanda tutamak yok. Otobüsler kirli, eğer kazara yangın tüpü varsa, onların da tarihi geçmiş. Böbrek taşlarını düşürmek ve istem dışı hamilelikten kurtulmak için bu otobüsler bire bir.

Araçların niteliği dışında, yerel yönetimde “oransal” olarak işleyişin daha derli toplu olduğu görülmektedir. Aslında bu iş, kanseri görünce sıtmaya razı olmaya benziyor. Her şeye karşın yıllarca toplu taşıma işinde olmanın ve kurumlaşmanın getirdiği bazı farklılıklar göze çarpmaktadır. EGO otobüsleri en azından, özel toplu taşım araçları gibi “dur, kalk” yöntemiyle yolcu almamakta, kurallara da biraz “kamu imajı” ile daha çok uymakta, daha doğrusu daha az kural ihlali yapmaktadır. Kuşkusuz oransallığı temel alarak değerlendirme yapmak ta doğru olmaz. EGO taşımacılığında da bir laçkalık, keyfilik hemen göze çarpmaktadır. Sanki EGO, “bir fırsat doğsa da zaten zarar ettiğimiz şu ulaşım işini de tümüyle sırtımızdan atsak, kalan payımızı da devrederek şu beladan kurtulsak” tavrı içine girmiş gibi gözükmektedir. Bir boş vermişlik , yorgunluk göze çarpmaktadır. İşler oluruna bırakılmış gibidir. Yoksa bu hurda otobüs filosunun hala devrede olması sadece parasızlıkla açılanamaz.

Aslında kent taşımacılığında Ulusoy, Varan gibi firmalar olsa, bu tür uygulamaya fazla kişinin karşı çıkacağını sanmıyoruz. Hatta semt ayırımı yapılarak, her semt veya bölge için ayrı ayrı şirketler düşünülse, rekabet te söz konusu olur, hizmet de kaliteli duruma da gelir. Hele EGO’nun denetim ve vesayetinde özel halk otobüsleriyle yapılan taşımacılığı gördükten sonra, kim bilir belki de kamudaki bu verimsizlik, hantal işleyiş nedeniyle bu noktaya adım adım geliyoruz. Tıpkı diğer başka sektörlerde olduğu gibi.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail