Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 68 Geri Tavsiye Et Yazdır


İHSAN ÇETİN’İN DÜNYASI.

Sy.İhsan Çetin’in aşağıda bulacağınız yazısında,21.yüzyılda dünyanın birey ve toplum davranışında daha önceki yüzyılların hiç birinde bu denli kırılmaya uğramadığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Kendisine yabancılaşan şimdiki dünyamızda, gerçeklerin sanal ve sanalın gerçek gibi algılandığı bir anlayış içinde insanlarımızı anlayanlar ve anlamayanlar olarak iki gruba ayırıyor güçlü bir araştırmacı olan İhsan Çetin.

Kohl’un Almanya’da başbakan, Bush gibi bir adamın ABD’de devlet başkanı ve Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de başbakan olabilmesi, sy.Çetin’in teorisini doğrulamaktadır. Çünkü o, anlamayanların, anlayanları yönettiği bir dünya da yaşama başladığımızı ileri sürüyor yazısında.

Anlayanlar, anlamayanlar tarafından yönetildiği içindir ki, diyor, doğanın yok oluşuna yol açan sorunları ve kitlesel cinayetlerin birbirini izlediği savaşları ve savaşları yaratanların aynı zamanda insan haklarını savunmalarındaki çelişkileri(açık değimiyle yüzsüzlüğü) yaşamaya başlamadık mı? Bize göre tarihin hiçbir aşamasında emperyalizm, bu denli azgınlaşmamış ve yüzsüzleşmemişti.

Bugün dünyamıza İhsan Çetin gibi bakmamızın ve onun kuramı açısından yorumlamamızın ve dünyamızı anlayanların anlamayanlara teslim etmesine dur demenin zamanı gelmiştir, diye düşünüyoruz. Fakat,nasıl? 21.yüzyılın temel sorunu bu olsa gerek Aşağıda okuyacağınız yazı, bizlere anlamayanların hegemonyasına anlayanların boyun eğmemesi gerektiğini de öğretiyor.

Anlayanların baş döndürücü hızla yarattığı teknolojik gelişmelerin, anlamayanlar elinde nasıl hunharca doğayı ve insanlığı tehdit eden, umutsuzluğa iten kötülüklerin kaynağı olarak kullanıldığını görüyoruz. Sy.İhsan Çetin, aşağıda okuyacağınız yazısıyla, kırılan dünyamızdaki sorunları dile getirirken farkında mısını, asıl bizleri sorguluyor. Eğer bizler anlayanlar sınıfına girebilmiş isek!

***

KIRILAN DÜNYAMIZIN SANAL VE SANAL OLMAYAN GERÇEKLERİ

İhsan Çetin.
Araştırmacı Yazar
Bilkent Üni.

Dostlarımın önerilerine rağmen böyle bir yazıyı
kaleme almak istemezdim. Direnmemin bir nedeni de düşüncelerimi bilimsel veya herhangi bir şekilde kanıtlayamayacak olmamdan kaynaklanıyordu. Sonunda kanıtlayamayacağım konusunu bir yana bırakarak, bu düşüncelerin bazıları aşağıda sunulmuştur:

Örneğin, mevcut bilgilerimizle, içinde yaşadığımız “yeni” dünyayı özellikle de onun geleceğini anlamamızın artık mümkün olmadığını düşünüyorum.Bugünün insanının davranışı, şimdiye kadar olduğundan daha farklı bir yapıda oluşuyor. Günümüze kadar farklı nesiller birbirini anlayabiliyordu. Yani, aynı düşünce sistemi içinde farklı düşünen insanlar vardı.

Zannederim bir kırılma süreci yaşanıyor. Bugünün dünyasının yaşana gelmiş dünya ile ilişkisi kesiliyor. Tarihte ilk kez, gelişmeler bugünkü insan beyninin anlayabileceğinden hızlı ve denetim dışında oluyor. Doğal olarak, bu gözlem büyük ölçüde, temellendirilmeye muhtaç bir sezgdir.

Asırlar boyu dünyada ve toplumlarda karar verenler ile hakkında karar verilenler vardı. Yani toplulukların nasıl davranacağı önceden kestirilebiliyordu. Dolayısıyla, geleceği belli ölçüde öngörebilmek mümkündü. Fakat değişimi meydana getiren faktörler tamamen kontrol dışında olduğu için şimdilerde değişimin sonuçlarının önceden kestirilmesi artık söz konusu olamıyor. Tarihte ilk kez olduğunu sezdiğim bu tür bir kırılmayı meydana getirebilecek sebepler neler olabilir diye düşünmeye başladım. Düşünebildiğim nedenlerin bazılarını şöyle sıralayabilirim:

İnsan ile şempanzenin ayrılmasından milyonlarca yıl sonra, dünya nüfusu ancak 1804 yılında ilk kez 1 milyara ulaştı . 1 Nüfusun 1927 yılında 2 milyara gelmesi icin aradan 123 yil geçti. Bu tarihten 33 sene sonra 1960da 3 milyar olan nüfusun 1974de 4 milyara çıkması için aradan sadece 14 yil geçti. 2006 da 6.5 milyarı aşan nüfus, mevcut eğilim, devam ettiginde, 2025de 8 milyar civarında; yani 1974 yılının nüfusu ikiye katlanmış olacak . 2 Tabii, diğer önemli bir husus da, dünya nüfusuyla birlikte şehirlerde yaşayanlarıin nüfusun yarıdan fazlasının oluşturacağıdır. Gelişmiş ülkelerde nüfus artmamakta veya gerilerken, yoksullaşan ülkelerin nüfus artışı hızla devam etmektedir.

Yukaradaki bilgiler önemlidir. Çünkü sınırların sabit olduğu bir alanda yaşayan canlıların sayısı artmaya devam ettiğinde, belli bir yoğunluktan itibaren bu canlıların davranış bozukluğu gösterdiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır

1. Yüzölçümünün değiştirilmesi mümkün olmayan dünyamızda ve özellikle belli alanlarda nüfus devamlı artmaktadır. Sınırları belli kalabalık metropollerde yaşayan insanlarında davranış bozuklukları göstermeleri beklenilmesi gereken bir durumdur 3

2. Küresel ısınma ve iklim değişikliklerinin de insan hayatı için önemli sakıncaları gözlenmektedir. Bu değişimler artan göçleri ve metropollerde yoğunlaşan şehirleşmeyi de zorunlu kılmakta. Yönetimi ve denetimi zor metropollerde yaşayan insanlardaki davranış bozuklukların artarak devam edeceğini de ön görebiliriz.

3. Toplumların geleceklerini etkileyen kararların alınma sürecinde aklın yerini giderek inançların aldığını herkes gibi gözlemliyorum. İnançların etkinliğindeki artışa koşut olarak nihilist inançlara paralel düşüncenin de ivme kazanacağı kanısındayım.

4.Tarihin hiç bir döneminde sanal internet ve e-mail olgusu, gerçek dünyanın yerini bu denli almamıştı. Hayatımızda ki sanal dünyanın ve hayal aleminin yerinin artmaya devam edeceği, görmezlikten gelinemez.

5. Dünya, lümpenleşmekte ve yozlaşmakta. Çok genç ve kötü eğitilmiş bir nüfus ile ortaya, bilinçsiz, cahil, yetersiz, merak etmeyen, algılama sorunları yaşayan bir güruh çıkmaktadır.

6. Dünyada istikrarsızlık ve tehlikeler ile geleceğe dönük belirsizlikler artmaktadır. Bu durum insanları korkutmakta gergin ve sinirli yapmaktadır.

7.Gelişen teknoloji ve hızlı sanayileşme ile birlikte artan tüketim çılgınlığı dünyayı geniş ölçekli bir tehlike ortamıyla karşı karşıya getirmektedir.

Küreselleşmiş dünyada beklentileri yönetebilme becerisi temel sorunlar üzerinde düşünmeyi ve onlara çözüm üretmeyi engellemektedir. Yani, sonuçları manipüle etmeye çalışırken kangrene dönüşmekte olan sebepleri ortadan kaldıracak hiç bir sey yapılmamaktadır. Kısa vadedeki çözümlerle olayları geçiştirebilmemiz çok ciddi ekonomik bir kriz için zemin hazırlamaktadır. Bu krizin sosyal ve politik yansımaları şimdiye kadar bildiklerimizden farklı olacaktır.

Üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken önemli bır konu da ABD hazinesinin ülkedeki üretime bağlı olmadan bastığı para ile kalpazanların bastığı para arasında fazla bır fark olmamasıdır.

8. Yeni nesiller kulaklarında veya ellerinde devamlı değişen aletleriyle doğadan devamlı uzaklaşıyorlar; onlar tabiatı veya kendini dinlemek gibi bir mefhumdan (kavramdan) habersizler.

Yukarıda sıraladığım maddelere başka eklemeler yapılabilir. Benim hissettiğim, bütün bu olanların tarihte ilk kez birlikte yaşanmasının sonucu bir kırılmanın oluşmaya başladığıdır. Bu olumsuzlukların her birinin yol açtığı, belli ölçüde bir tahribatı vardır. Fakat bunlar birbirlerini etkilediklerinde ve tetiklediklerinde sonuçta olan tahribat tek tek beliren tahribatların toplamından daha büyük olmaktadır.

Sonuç olarak, dünyamız daha önce hiç karşılaşmadığımız yepyeni bir sürecin başlangıcında olabilir. Bu süreçte insanların bir kısmı hiç düşünmemekte, çoğu korkmakta ve savunma halindedirler, aynı zamanda önyargılı ve şüphecidirler. İnsanların giderek okuduklarını ve duyduk-larını anlamakta zorlanmalarının bir nedeni de,içinde yaşadıkları güvensiz ortam olabilir. Karşı çıkıldığında savunamayacağımız diger bir husus da insanlık aleminin yeni bir çılgınlık (veya delilik) türüyle karşı karşıya olduğudur.

Bildiğimiz tarihi süreçte, insanlar için toplumsal, biyolojik, psikolojik, kültürel, ekonomik ve benzeri sınıflandırmalar yapılmaktadır. Bu tür sınıflandırmalara dayanarak yapılan araştırmalar ve yorumlarda farklı disiplinler, bulgulara, kendi konularına ve disiplinlerinin öğretisine göre yaklaşmaktadır. Fakat bu disiplinlerin tümünün temel varsayımı, hepsinin aynı zamanda ortak özelliğidir; bu da normal insanların rasyonel (akılcı) düşünen yaratıklar olduğunun peşinen kabulüdür. Buradan sonra yazacaklarım, büyük ölçüde, bu hipotezin yanlış olduğu görüşüne dayandırılmıştır.

Akılcı düşünebilen insanlar vardır. Ancak insanların geneli için yapılan akılcılık varsayımı yanlıştır. Dolayısıyla, bu yanlış varsayımı temel alan “bilimsel” ve diğer kuramların ve araştırmaların bulgulara özgü sonuçlar, eğer doğru iseler, bunların doğrulukları sadece raslantı olur. Yani, insan hakkında yapılmış araştırmaların çoğunun sonuçları doğru değildir. Çünkü, temel varsayımdan sonuca giden çıkarsama zincirinde, temel varsayım doğru değildir.

Tarihte insanlığın ortak entellektüel mirasına maledilen düşünsel ve teknik gelişmeleri sağlayanların toplum içindeki oranı çok sınırlıdır. Bu yaratıcı insanların çoğunluğu, kendi uğraş alanları dışında düşünmeye çalıştıklarında, yine akılcı olmayabilirler. Bu saptama çok sayıda örnekle kanıtlanabilir.

Dünyada insanlardan başka canlıların hemen hemen tümünün genetik kodlamasının canlıyı yönettiği temel ilke; çevre ile uyum içinde yaşamak biçiminde yorumlanabilir. Diğer canlıların çoğundan farklı olarak insan, doğumundan itibaren uzun süre korunmaya ve bakıma muhtaçtır. Bu durum, insanın doğa ile uyum kuramamasının veya çevre ile uyumda eksikli olmasının nedenlerinden birisi olabilir.

Daha da önemli olan ise, insan dışında varolan canlıların tümüne yakınının, temel ihtiyaçları karşılandığında çevre ile uyum sorunu olmadığı gerçeğidir. Diğer canlılardan farklı olarak insanların ihtiyaç ve arzuları sınırsızdır. Dolayısıyla, sınırsız talepleri karşılayacak kaynaklar tabii ki her zaman yetersiz kalacaktır. Bu nedenle, kıt olan kaynaklar için insanların hem kendi aralarında hem de doğa ile kavgası kaçınılmazdır. Diğer bir deyişle, insanların kendi aralarında ve doğa ile barış içinde olması hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Yani, yeni savaşlar kaçınılmazdır.

Zaten, dünyada sadece insan, doğa ile savaşa girmiştir. Bu öyle bir savaş ki, insan kazanmaya çalıştığı bu savaşı her durumda kaybedecektir. Ya doğa yenik düşecek, dolayısıyla insanlar bitecek veya doğa kazanacak, insanlar yine kaybedecek.

Tarihe önyargısız bakıldığında, durduk yerde insanların sorun yaratan, yarattığı sorunları anlamayan ve doğal olarak da sorunlarını çözemeyen varlıklar olduğuna ilişkin sayısız örnekle gösterilebilir. İnsanların çok büyük bir bölümünün akılcılıktan uzak olduğunu kanıtlayacak örnekler sınırsızdır. Yüzeysel olarak bakanların bile, dünyanın her tarafından fışkıran bireysel ve kollektif akıl dışılığı rahatça görmesi mümkündür. Bilinçsiz eylemler, eylem ile amaç veya eylem ile sonuç arasındaki ilişkiyi kuramamak, büyük kitlelerin neredeyse doğal durumlarıdır.

Ayrıca, ana rahminde başlıyan biyolojik olgunlaşma sürecinde ve hayat boyu da devam eden “gen” lere de bağlı oluşan farklı filtreler nedeniyle, her düzeydeki insanda ciddi bir gerçekliği anlama ve kavrama biçimlerinde mutabakat sorunu yaşanmaktadır, bu da doğaldır. Biri diğerinin aynı iki insan olamayacağı için, insanlar arasında birbirini yüzde yüz anlama söz konusu değildir. Daha da önemlisi, kişiliklerle ilgili varsayımlar nedeniyle anlatıldığı zannedilen ile anlaşılanın aynı olmaması çok doğaldır. Anlatılanlar bazen filtrelere takıldığı için, hiç algılanmamakta, bazen de filtrelerden geçerken çarpıtılıp şekil değiştirdiği için farklı anlaşılmaktadır.

Eğer varsayım yanlış ise, o varsayıma dayanan sonuçlar da yanlış olacaktır. Sıkça görülen bır husus da, insanların kendilerine göre bir sonuç belirledikten sonra, o sonuçtaki amaca hizmet edecek varsayımları üretmeleridir. Çoğu kez, ürettikleri varsayımların gerçek olduğuna inanmaktadırlar. Yani arzularına bağlı varsayımları ile gerçekte olanı çoğu kez karıştırdıkları gibi... Öte yandan, bir çok konuda toplu halde yanlış teşhis de hemfikir olunması hemfikir olanları haklı kılmıyor.

Bana göre, yine de, insan davranışlarını daha doğru anlayıp yorumlayabilmek için, insanı bilinen sınıflandırmalar yerine anlayanlar ve anlamayanlar 4 olarak ikiye ayırmak, tahlilleri daha kolaylaştırıcı bir tasnif olabilir.

Anlayanlar, “neden” “nasıl” gibi temel sorularla ilgilenen, insanlara ve çevreleriyle ilişkilerine objektif teşhis koyanlardır. Ayrıca ahlaklıdırlar, yani bütün canlılarla barışık olmak isterler. Aynı zamanda, insanların çok büyük bir bölümünün akılcı düşünme ve sorgulama yeteneğine sahip olmadığını bilirler. En önemlisi, yaşadığımız dünyanın, mevcut bilgilerimizle, artık anlaşılmayacağının farkındadırlar.

Anlamayanlar ise sorgulamaz ve merak etmezler. Zaman zaman sordukları sorular ise gerçek anlamda sorguladıklarını göstermez. İlişkilere objektif teşhisler koyamazlar. Akıl ve tecrübeye dayanan uyarılar karşısında duyarsızdırlar; veya geçici tedbirler ile ile günü kurtarmaya çalışırlar. Siyasi yaşamdan örnek verildiğinde devlet adamı niteliği taşıyanlar anlayanlar, politikacılar ise ‘uyanık’ fakat anlamayanlar sınıfındandır.

Anlamayanlar,gerçeklerle yüzleşme yerine varsayımlarıyla, kanılarla yaşamayı tercih ederler. Çünkü, varsayımların arzu edilen şekilde değiştirilmesi her zaman mümkündür. Öte yandan, sanki doğa kanunuymuş gibi, akıl dışı yazılı veya yazılı olmayan yasa ve kurallar üretirler.

Toplumları ve çevreyi olumsuz etkileyen kararları verenler de, ne yazık ki kalabalık anlamayanlar sınıfındandır. Onlar büyük çoğunluktur. Demokratikleşme süreci, anlamayanların dünyadaki olumsuz etkilerini giderek arttırmaktadır. “Filozof diktatörler dünyanın yönetiminde olagelselerdi, gezege-nimizin kurtulma şansı olabilirdi.”

Örneğin, anlamayan, yöneten ve yönetilenler nedeniyle dünya nüfusu, dünyanın taşıyamayacağı düzeye gelmesine rağmen hâlâ artmaktadır. (Küresel işgücü arzı artmaya devam ederken, aynı zamanda işgücü talebi azalmaktadır. Büyük şehirlerde işsiz ve tahripkâr nüfusun meydana getirdiği şehirleşmemiş bir varoş kültürü oluşmuştur.) Bu durum da insanların, hem kendi aralarında hem de doğa ile savaşını devamlı tetiklemektedir.

Demokrasilerde , anlamayanların çogunluğu tarafından seçilen liderler, doğal olarak, zavallı fakat çok tehlikedirler. Ya seçmenleri gibi düşünürler veya gerçek düşüncelerini söyleyemezler. Gerçekci olunduğunda, tam olarak gelişmemiş toplumlarda demokrasi, hep yalancılar, hırsızlar, dinciler, ırkçılığa dayalı milliyetçiler, eğitimsizler koalis-yonunu iktidar yapacaktır. Aydınlar ve dürüstler, ne yazik ki, hiçbir zaman iktidar olamayacaktır.

İnsanların huzur ve refahı için kullanılabilecek kaynakların, teknolojinin, becerinin önemli bir bölümü, üretim kaynaklarının yok edilmesi için kullanılmaktadır. Yerkürenin akciğeri olan ağaçları kesip para basan ve bu parayla silah üreten, bu silahlarla da yine üretim kaynaklarını yok eden akıl, kararlarda etkili olan anlamayanların aklıdır. Bu bağlamda, hiç unutulmamalıdır ki anlamayanlar, hem yöneten hem de yönetilenlerin büyük çoğunluğudur.

Anlamamak için herhangi bir çaba gerekmez, sürüden birisi olmak yeterlidir. Olayları yeniden yorumlama, her yeni durumda yeniden karar verme külfeti yoktur. Toplumsal, politik, ahlâki olarak önceden verilmiş kararlarla yaşama uyum, hayatı büyük ölçüde kolaylaştırır. Bu durumda, zannedilebilir ki yargılama veya ceza, ancak mevcut duruma uyumsuzluk halinde yakalanıldığında söz konusudur. Yakalanılmadığı sürece ikiyüzlülük de mübahtır.

Anlamayanlariçin hayatın sağladığı kolaylıkların listesi uzatılabilir. Bu kolaylıklar nedeniyle, bir miktar anlama potansiyeli olanların bir bölümü de, anlamayanlar arasında olmayı yeğlerler.

Anlamak için kişide anlama potansiyelinin ve anlama arzusunun bulunması gerekmektedir. Ayrıca, ilkeli olmak ve ilkelerinin arkasında durabilmek gerekir. Onlar için, kategorik olarak, yanlış bilgi, sorulamaz soru, tartışılamaz “doğru”, sorgulanamayacak düşünce yoktur. Hatta düşünül-meyeni ve düşünülemezi düşünmekten de korkmazlar. Anlayanlar için düşünce, söylem, yaşam tarzı birbirleriyle tutarlıdır. Bununla beraber, anlamayan kesimle çatışmaya girip huzursuzluk çıkarmamak için biçimsel ödünler verebilirler; ama öz (inanılan doğrultuda tutarlılık) değişmez. Evrendeki sürekli değişimin, düşüncenin de değiş-mesine yol açması doğaldır. Önemli olan, değişimin korkusuzca fakat çatışma ortamı yaratmadan, söyleme ve eyleme yansıtılmasıdır.

Öte yandan, yukarıdaki paragrafta yazılanları dillendirmek kolaydır. Zor olan uygulamadır; daha da zor olan ise sınırsız sorgulama sonucu beyinlerde varılan sonuçları anlama-yanlar dünyasında söylem ve eylemde yaşayabilmektir. Yani, anlayanlar’dan olmak ve anladığının anlamayanlar tarafından biliniyor olması zor iştir. Çünkü anlayanlar, diğer zorlukların yanısıra, tarih boyu cezalandırılmışlardır. Özellikle, anlamayanların ezberlerini bozduklarında. ...

Anlayanlar, hayallerin, anlamsız varsayımların, ulaşılamaz hedeflerin peşinde koşmazlar; yani gerçekçidirler. Anlayan, kafasını kuma sokup, dünyanın bugün geldiği durumu görmezden gelmez. İçinde bulunulan sürecin geriye döndürülebilmesinin artık mümkün olmadığını net olarak görür. Anlayanlar için net olmayan tek husus, olası felaketlerden hangisinin yerküreyi veya canlıların büyük bir bölümünü daha önce yok edeceğidir.

Geri dönüşü olmayan olası felaketlerin, öncelik gözetmeden, bir sıralaması yapıldığında, ortaya çıkan hususların bazıları şunlardır:

Demokratikleşme sürecinin sonucunda, doğal olarak çoğunluk olan anlamayanlar kendileri gibi düşünen ve kendilerine daha çok benzeyenleri yönetime getirmektedir. Dolayısıyla, yönetimlerde akılcılık yerine, ikiyüzlülükler, kısa vadeli çıkarlar ve inançlar, kararları belirlemektedir. Yani, bugünün dünyasını daha iyiye taşıyacak akılcı kararlar yerine, Musa, İsa, Muhammed dönemlerinin değerleri daha etkindir.

Akılcılıktan uzak beyinlerin, inançları için nükleer savaşları her an başlatma riskleri vardır. Şimdilerde, terörü önleme adına yeniden terör üretenlerle, İsa veya Mehdinin gelişi için hazırlık yapan beyinler, birbirine benzeyen beyinlerdir. Bu aklın inançlarına göre, nükleer savaşları önlemek için nükleer savaşları başlatmak, normal bir davranış olabilir.

İnsanların çoğunluğu dünyanın ve kendilerinin geleceği konusunda etkisizdir. Bu durumda farkında olarak, bana gore, insanlar şimdiye kadar yapılanlardan farklı biçimde, şu şekilde de sınıflandırılabiliriz:

1. Teknolojiyi üreten ve ürettiği teknolojinin yarattığı nimetlerden yararlananlar; bu gruptakiler küreselleşme ve hızlı değişimi oluşturan temel güçtür. Fakat, ürettikleri teknolojinin sonuçlarını istedikleri yönde kontrol olanağına her zaman sahip değillerdir.

2. Başkalarının ürettiği teknolojiyi satın alacak imkana sahip olup, o teknolojinin yarattığı sonuçların keyfini yaşayanlar. Üretmeyen veya ürettiğinden çok tüketen, asalak olan, gösteriş ve marka meraklılarının büyük bölümü bu gruptadır.

3. Sayıları giderek artmakta olan, üretilmiş teknolojiyi anlayıp kullanabilen, fakat onun nimetlerinden yararlanamayanlar. Örnek olarak, düşük ücretle çalışan fakat bilgisayar teknolojisine vakıf insanları gösterebiliriz.

4. Dünya nüfusu içindeki sayıları ve oranı hızla artan, ancak dünya nimetlerinden hiç yararlanamayan ve dolayısıyla büyük bölümü ölümden sonraki dünyayı özleyenler.

Yukarıda işaret edilen son iki gruptakiler, yani, eleğin altına düşenler, eleğin en üstünde kalan iki gruptaki azınlığa düşmandırlar. Üretilen teknolojiyi anlama ve kullanma becerisine sahip olanlar ile dünyada kaybedecek hiçbirşeyi bulanmayanlar, inançlarına da uygun olarak, yukarıdakileri ve onların ürettiği herşeyi yok etmek istemektedir. Teknolojinin daha kolay anlaşılır olması ve hızlı ilerlemesi, onların yok etme eylemini kolaylaştıracaktır (Bence, medeniyetler çatışması dinler arasında değil altta kalan iki grup ile en üsttekiler arasındadır. Alttakilerin çoğunluğu islam dünyasında, üsttekilerin çoğunluğu da islam dünyasında olmayanlardır).

İnsanlar tarafından üretilmeye devam eden, dünyadaki canlıların büyük bir bölümünün sonunu getirecek küresel ısınma olgusu, artık geri dönüşü olmayan bir süreçde ilerlemektedir. Zaten bu sürecin sonuçları, uzun süredir artarak yaşanılmaya başlanmıştır. İnsanın doğaya karşı başlattığı savaşın galibi doğa olacaktır. Çünkü yenidiği durumda da insanı yok edecektir. İnsanın kazanmasının tek yolu, savaşa girmemesiyle mümkün olabilirdi.

Öte yandan, insanların yaratmadığı fakat dünyayı bekleyen, tarihte örnekleri görülmüş, salgın hastalıklar, göktaşı çarpmaları gibi olasılıklar, zaten hep vardır. Bunlara normal yaşam ortamı dısında kontrolsüz çoğalan bitki ve hayvan istilaları (bioinvaders) eklendi. 5

İnsanların çok büyük bir bölümü evren ve dünyadaki değişimi anlamıyor. İyi ki de anlamıyor. Çünkü, ne kendisi için felaket olacak değişim üzerinde herhangi bir kontrolü var, ne de mevcut yaşantısını daha güzel yapabılecek gücü var. Küreselleşme ve teknolojideki gelişmeler dünyadaki sosyal, ekonomik, ekolojik, biolojik, psikolojik dengeleri değiştirmeye devam ediyor. Bu değişim üzerinde artık insanların hic bir kontrolü kalmamıştır.Aslında, doğada denge vardir. Bu dengeyi bozan insanlardır. Bazı topluluklar yaşadıkları coğrafyayı haketmediler. Zaten, insanlar dünya nimetlerini hor kullandılar. Sonuçta, da hak edilmeyen yitiriliyor. Çünkü büyük kitlelerde evrensel bilinç gelişmedi. Bu nedenle de, ne yazık ki şimdiye kadar yapıla gelenler yine yapılmaya devam edecektir.

Buraya kadar bazı gözlem ve tespitlerimi özetledim. Bana göre, olumsuz eğilimleri değiştirecek, insanların hayrına olabilecek etkili ve kalıcı herhangibir gelişmenin hiçbir belirtisi gözükmüyor. Bu durumda, dostlarım talep etmiş olsa bile, böyle bir yazıyı kaleme almak akılcı bir yaklaşım mı? Anlamayanlara, hele bir de onların saldırgan olanlarına hitap etmek, tabii ki, akılcı değildir. Yine de, mademki dostlarım arzu ettiler; onların zaten bildikleri birkaç önerimi tekrar sıralıyorum:

  • Tutkularınızı gözden geçirin ve yaşantınızı mümkün olduğu kadar basite indirgeyin. Sahip olduklarınızın kıymetini bilin.
  • Duygularınızdan arınarak baktığınızda, sorunların bir kısmını kendinizin yarattığını göreceksiniz. Duygu - akıl dengesini doğru kurarak, kendinize sorun yaratmayın.
  • Olmasını arzu ettiğiniz varsayımınıza gerekçe bulmaya çalışma yerine, olan duruma doğru teşhis koyup, olandan sonuca varacak kararları verin.
  • Yargılarınızı sorgulayın, olayları anlamak için karşı taraftan da bakmaya gayret gösterin.
  • Kendinizi tanımak için çaba göstermekten korkmayın. Olabilecek en kötü durumu bile, ancak anlarsanız istediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz. İnsanların kararlarında referans, kendileridir. İnsanların kendisine ilişkin teşhisleri yanlış ise, yargıları da yanlış olacaktır.
  • Geçmişi ve geleceği doğru anlamaya ve yorumlamaya çalışın; ama esas olan yaşanılan andır. Yaşanılan anın farkında olmaya çalışın.
  • Her durumda haddinizi bilin. ( Kendinize doğru teşhis koyabilmeniz, haddinizi bilmenize yardımcı olacaktır. Haddinizi bilmeniz de kendinize doğru teşhis koymanıza da yardımcı olacaktır.)
  • Düş kırıklığınızı azaltmak için , beklentilerinizi sınırlamalısınız
  • Gerçekler kendisini hatırlatmadan, siz gerçekleri kabul edin ve ona göre davranın. Anlamayanların, sorgulanamaz, tartışılamaz; bildikleri, düşünceleri ve inançları üzerinde onlarla tartışarak kendinize zarar vermeyin. Dinlemeye hazır olmayanları ikna edemezsiniz..
  • Yaşantınızın amacı haz, huzur ve mutluluk olsun. Bunları elde etmek icin çaba gösterin; onları hakedin ve onlara layık olun. Almak icin vermek gerekir. Haz, huzur ve keyfin olmadığı ortam ve eylemlerden kaçının. Çevreye ve topluma ancak bu koşulda yararlı olabilirsiniz.

(Bütün canlılar bencildir. Sadece insanlar, akıllı olan ve olmayan benciller olarak ikiye ayrılır).

  • Akıllı bencil olun; yani çevrenize mutluluk verin ve başkalarını huzursuz edecek davranışlarda bulunmayın. Başkalarına zarar verirseniz, kendi haz , huzur ve keyfiniz için kullanacağınız enerjinin bir kısmını kendinizi korumak için israf etmiş olursunuz. Mutlu olmak ancak mutsuzluğun bilinmesiyle mümkündür. Amaç mutluluğu azami kılmaktır. Keyifli yaşamaktan başka seçeneğimiz olmadığını bilin.

Son Söz::

Varsayalım ki, yukarıdaki gözlem ve tesbitlerin tümü yanlış; yine de, insanın yaşamını basitleştirip kolaylaştırarak, yaşam kalitesini arttırıp, haddini bilip, haz ve huzur içinde keyifli yaşaması doğru bir davranış olmaz mı?


1.Bu zamanın 7-4 milyon yil arası bir sure oldugunu belirten rastırmalar var.
2.Birleşmiş Milletler Web Sitesi
3.Bu konuda hayvanlar üzerinde yapılmış bilimsel çalışmalar ve gözlemler vardır. Zaten nüfusun yoğun olduğu metropollerdeki insan davranışlarına bakmamız yeterli olacak
4. Anlamayanlar, güçlü bir ülkenin başkanı, başbakanı ve tüm bakanlar kurulu, öğretim üyesi, önemli bir iş adamı veya sokaktaki insan olabilir. Yani anlamamak ortak paydadır.
5.Newsweek (January 15, 2007).The Next Plague.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail