Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 72 - YAZAR : Prof.Dr. Mustafa Altıntaş Geri Tavsiye Et Yazdır


ANKARA’YA KARŞI BASTIRILAMAYAN KİN

Mustafa Altıntaş,Prof.Dr.
Gazi Üni.

AKP, kökleri eskiye dayanan ve demokratik, laik Cumhuriyet ile sorunu olan bir siyasal kadro tarafından kurulmuş ve kısa sürede siyasal iktidara gelmiştir. Çıkardık dedikleri “milli görüş gömleği” ile sınırlı tutma yanlışına düşülmemelidir. AKP’nin düşünce kökenlerini, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluşuna kadar taşımak mümkündür. Bunu saklama gereği bile duymamaktadırlar.Örneğin, Mustafa Kemal Atatürk’den söz etme zorunluluğunda kaldıklarında, Türk Ulusu tarafından verilen soyadını, Atatürk’ü kullanma yerine, “Gazi Paşa”yı öne çıkartırlar. Bununla Cumhuriyetin kuruluşu ve sonrasındaki devrimlere karşıtlıklarını ortaya çıkarırlar. Buna en son örnek, “Nice Ak Yıllara” adlı AKP’nin 2008 Ajandasında, Cumhuriyet Tarihimizde devrimci dönüşüm olarak tanımlanan olaylara yer verilmemesidir .(Cumhuriyet Gazetesi,14.1.2008).

Demokratik, laik Cumhuriyet ile kan uyuşmazlığının bir başka kanıtı ise, Başbakan’ın “Medeniyetler İttifakı 1.Forumu” için bulunduğu İspanya’da, yüceltmek üzerine ant içtiği ülkemizden “demokrasiden nasibini almamış ülke” olarak yakınmasıdır. (Cumhuriyet, 16.1.2008).

Başbakan R.T.Erdoğan, 60. Hükümet Programına ilişkin “Eylem Planı”nı açıklarken, kendisine yöneltilen bir soruya yanıt olarak Merkez Bankası ve öteki Devlet Bankaları’nı Ankara’dan İstanbul’a taşıyacaklarını söylemiş, bu konuda hiçbir karşı çıkışı önemsemediklerini belirtmiştir. Kimi karşı çıkışlar, bunu “Ankara-’nın boşaltılması ve öneminin azaltılması” olarak nitelerken, kimileri, “demokratik” olmadığını öne çıkar-tırken, bazıları da "Ankara’nın boşaltılma isteğinin geri-sinde“ Cumhuriyet ve Atatürk kompleksi” olduğunun altını çizmişlerdir. Bu yazımızda Ankara’nın başkent olarak içe sindirilememesini tarihten örneklemelerle gözler önüne sermeye çalışacağım.

Ankara’nın başkent oluşu, Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından 81 gün sonra, Cumhuriyet’in ilanından 16 gün önce, 13 Ekim 1923’de gerçekleştirilmiştir. Görüldüğü gibi, Ankara’nın başkent oluşu ile Cumhuriyet arasında yaşıtlık bulunmaktadır. Başkentin, İmparatorluklar başkenti olarak nam salmış İstanbul’dan Ankara’ya aktarılması, büyük ve önemli bir karar olmanın yanı sıra, anlamlı bir gelişmedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması, Misak-ı Milli sınırlarına çekilmesi, yeni Türkiye Devleti’nin ağırlık merkezinin Anadolu’ya kayması sonucunu doğurmuştur. Ankara’nın başkent olarak kabul edilmesi, yeni Türkiye Devleti’nin kuruluşuna karşı çıkan, başta İngiltere olmak üzere, savaşım verdiğimiz devletlerin tepkisine neden olmuştu. Dışişleri Bakanı İsmet Paşa (İnönü) ve arkadaşları tarafından verilen yasa önerisinin gerekçesinde “Yeni Türkiye’nin başkentinin Anadolu’da ve Ankara Kenti’nde seçilmesi gerektiği, yurdun güç ve gelişme kaynaklarını Anadolu’nun ortasında kurmak" , gerçeğini dile getirirken, olabilecek kimi tepkilere karşı da, İstanbul’un Halifelik Merkezi olarak kalacağı belirtilmişti.

Ankara’nın Türkiye Devleti’nin başkenti olarak kabul edilmesinde, yukarıda aktarılan gerekçelerin yanı sıra, Bağımsızlık Savaşının yönetildiği merkez ve egemenliğin “bağsız-koşulsuz” ulusa özgülendiği yer olması anlamını da içermektedir. İstanbul, saltanat ve hilafeti çağrıştırır ve soya dayalı bir egemenliğin simgesi olarak algılanırken, Ankara, egemenliğin halka özgülendiği bir ulus devletin kurulduğunun kanıtını oluşturmaktadır. Türk (Atatürk) Devrimi, 31 Mart gerici kalkışmasına karşı yürüyüşe ve eyleme geçen Hareket Ordusu ile gerçekleştirilen bir iktidar/hükümet darbesi değildir. Türk (Atatürk) Devrimi, hem ulusun ve ülkenin kurtuluşu ve hem de ulusun egemenliğini amaçlayan ve gerçekleştiren ve Ankara merkezli Anadolu’nun bağrında yeni bir devlet kurma devrimidir. Ankara’nın başkent olarak belirlenmesi, başkentin İstanbul’dan Ankara’ya taşınması olmayıp, yeni Türkiye Devleti’nin kendi ulusal erek ve gereğine uygun bir istenç olarak da değerlendirilmelidir.

Ankara’nın başkent olmasının gerçek anlam ve önemini kavrayamayan kimileri, bunun Türkiye’nin içine kapanmasına neden olacağını, Türk devlet adamlarının dünyadan, uygarlıktan kopacaklarını, Avrupa’dan uzaklaşacaklarını ileri sürerek, karşı çıkmışlardır. Bu karşı çıkışların önderliğini Tanin Gazetesi başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın yapmış ve başkentin Ankara’ya taşınmasının devlet adamlarının, dünyadan Çin Surları ile ayrılma sonucunu vereceğini ileri sürmüştü. Hüseyin Cahit Yalçın’a Hakimiyeti Milliye Gazetesinde “ Devlet Merkezi” başlığı ile, 16 Ekim 1923’de verilen yanıt (ki buna Ankara Hükümeti’nin yanıtı da denilebilir), günümüz tartışmalarına verilebilecek karşılık olarak ta nitelenebilir: Günümüz Türkçesi ile aynen aktarıyorum : “Hüseyin Cahit Beye güvence veririz ki, Ankara’nın hükümet merkezi kılınmasının en büyük nedeni, sözünü ettiği Çin Surlarını yıkmaktır. Anadolu’yu, Anadolu halkını, Çin Surları ile bütün dünyadan, uygar dünyanın bütün bilim ve kültüründen şimdiye kadar ayıran İstanbul Hükümetleri olmuştur!. Bu kez hükümet merkezinin, Anadolu’nun göbeğine aktarılması, Çin Surlarını yıkarak Anadolu’yu, Anadolu halkını hükümet aracılığı ile, doğrudan doğruya bütün uygar dünyayla ilişkiye geçirmek, uygarlık aleminin ortak çalışma ile ürettiği bütün bilimlerden, bütün kültürlerden, bütün nimetlerinden paydaş kılmak amacına özgüdür.

Hüseyin Cahit Bey, bu yanıt üzerine yazdığı makalede şunları söyler: “Hükümet merkezinin Ankara’ya taşınması, ulusu, yurdu daha yakından görecek değil…Hele hele Avrupa’yı büsbütün gözden kaybedecektir”. Buna verilen yanıt ise,belirli bölümü ile alaycı biçimde, hükümet merkezinin Ankara’ya taşınması gereğini, daha bir belirgin kılarak, Batı tutsaklığından kurtuluşa da bağlamaktadır: “Aman efendim! Fatih zamanından beri İstanbul’da bulunan hükümet merkezi ulusu, yurdu daha yakından ve dürüst biçimde görmüş, beğenmiş/övgülemiş ve gereksinimlerini o kadar istekle ve sürekli bir biçimde gidermiştir ki, ülke bayındır ve gönenç içinde buğulanıyor!...Sonuç ortada: Anadolu Türk’ü Altay Dağlarından getirdiği sapan ve kağnısı, Süleyman Şah zamanında taşıdığı kafası ile olduğu gibi kalmıştır…Evet, Avrupa’yı gözden kaybedeceğiz. Fakat tinsel/manevi Avrupa’yı değil,özdeksel/maddi Avrupa’yı ve bununla biz özgür,serbest,bağımsız bir ulusa özgü olan kişiliğimizi korumuş ve güçlendirmiş olacağız. Avrupa’nın sürekli korkutması altında bulunan İstanbul…dinginliğini / sükunetini , erincini/huzurunu ve dengesini yitiriyordu….Biz, hükümet merkezini Ankara’ya aktarmakla, başımız üzerinde asılı duran Demokles kılıcını kırmış olduk; erinç ve dinginliğimizi sağladık; bu nedenle Avrupa’nın tinselleğine daha çok yaklaşarak, özgür ve bağımsız bir ulusa yakışır dinginlikle, o tinsellikten istediğimiz biçemde,istediğimiz kadar da yararlanacağız. Bununla birlikte, bu kazanılmışları/müktesebatı doğrudan doğruya Anadolu’nun orta göbeğine taşıyacağımızdan, bütün Anadolu, bütün ulus aynı derecede, aynı biçemde yararlanacaktır…evet, Anadolu tozludur. Ancak…Tozlar içinde ülkeyi kurtarmaya azmetmiş olanlar, bu kez de ülkeyi bu tozlardan kurtarmaya azmetmişlerdir. İşte hükümet mer-kezi’nin Ankara’ya taşınmasının nedeni ve gizi budur. (18 Ekim 1923 tarihli Hakimiyeti Milliye Gazetesi’ndeki “Hükümet Merkezi” başlıklı başyazı) “. Basındaki bu polemikler süredursun, 13 Ekim 1923’de Ankara, Türkiye’nin başkenti olmuştu bile…

Ankara’nın başkent oluşuna karşı çıkış, İngiltere tarafından geliştirilmiş ve bu konudaki diplomatik çekişme 1928’e kadar sürmüştür.

Ankara’nın başkent olarak kabul edildiğinde Ankara’da SSCB ve Afganistan Büyükelçileri’nin dışındaki diplomatik temsilcilerin hemen hepsi İstanbul’da bulunmakta idi. Ankara’nın başkent oluşundan sonra, 24 Ekim 1923’de başkent Ankara’ya karşı, Fransa, İtalya, ABD ve Japonya’yı da kendi safında tutabilmek amacıyla İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 24 Ekim 1923’de bu ülkelerdeki büyükelçiliklerine gönderdiği şifreli gizli bildirgesinde şunları söylemekte idi : “Ankara’nın Türkiye’nin başkenti olarak seçilmesi kesinleşmiş olduğundan, Türkiye’de diplomatik temsilcilik sorununun müttefiklerce yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Ma-jesteleri Hükümeti, antlaşmanın (Lozan Antlamasını kastediyor) onaylanmasından sonra İstanbul’a bir büyük-elçi göndermeye hazırdır; yeter ki Büyükelçiye, Türk Hükümetinin İstanbul’daki bir temsilcisi yada Büyükelçinin Ankara’nın bir temsilcisi aracılığı ile, Türk Hükümeti ile iş görme kolaylığı sağlansın. Majesteleri Hükümeti, her koşulda Ankara’ya bir elçi göndermeye kararlıdır.

Görüldüğü gibi, Birinci Dünya Savaşı bitmiş olmasına ve Lozan Antlaşması ile yeni Türkiye Devleti tarih sahnesine çıkmış bulunmasına karşın, İngiltere ve bağdaşıkları (müttefikleri) yeni dünya düzeninin efendiliğini sürdürebilmek ve kendi istençlerinin, bağımsız bir ülkenin kendi başkentini seçmesine bile karışmaya hakkı olduğunu düşünebilmektedirler.

İngiltere, Ankara’nın uzun süre başkent olarak kalamayacağını, BMM’nin iki yıllık süresi olacağını ileri sürerek, birkaç yıl içinde, Türkiye Cumhuriyeti yerine, Saltanatın yeniden diriltileceğini, İstanbul’un yeniden payitaht olacağı değerlendirmesinde bulunuyorlardı. İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri vekili Mr.Henderson tarafından Lord Curzon’a gönderilen 20 Kasım 1923 günlü raporu, bugünün Türkçesi ile aktarıyorum:

Ben, bugünkü (Türkiye) Büyük Millet Meclisinin iki yıllık ömrü olacağını ve Ankara’nın iki yıl başkent kalacağını sanıyorum. İstanbul’un çekim gücü kuşkusuz büyüktür, ancak Türk Hükümetini yeniden boğaz kıyısına çekebilmek için iki yıldan fazla da zaman geçebilir…Majesteleri temsilciliğinin Ankara’ya taşınması, Türk Hükümetini ve Mustafa Kemal’i kuşkusuz çok mutlu edecektir. Ancak bu taşınma, Majesteleri Hükümeti’nin tatsız ve aşağılayıcı bir ödün vermesi anlamına gelir, kanısındayım.

Görüldüğü gibi İngiltere, Lozan’a imza atmış olmasına ve 29 Ekim 1923 Cumhuriyet olarak tanımlanan yeni Devletin kendi başkentini belirlemesine katlanmayı, tatsız ve aşağılayıcı bir ödün olarak algılamakta ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Ankara’nın başkentlik ömrünü iki yıl ile sınırlama yetkisini kendisinde görebilmektedir. Onlara göre, iki yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti sona erecek, kendi denetimlerinde tuttukları Osmanlı Saltanatı yeniden diriltilecek ve bunun doğal sonucu olarak da, saltanatın başkenti de, yeniden İstanbul olacaktı. Kendisini dünyanın efendisi olarak görme sapkınlığını sürdüren İngiltere, açılan yeni sürecin ne anlama geldiğini bile kavrayamayacak bir sığlığı ve ilkelliği sergileyebilmekteydi. Mustafa Kemal Atatürk’ün Ankara’nın sonsuza kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olacağına ilişkin gür sesli haykırışı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ömür biçen emperyal devletlere en büyük yanıtı oluşturmuştur.

Ankara’yı başkent olarak seçmiş olmaktan başka suçu olmayan Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine yönelik baskı ve şantajlar bununla kalmadı. 1925 yılı Nisan ayı sonlarında, İngiltere, Fransa ve İtalya büyükelçileri, ayrı ayrı, Türkiye’ye birer nota vererek, İstanbul’da oturan büyükelçilerin Ankara’ya taşınmayacaklarını bildirirler.

Bağımsızlığını ve ulusun egemenliğini savaş meydanında kan ve can pahasına elde etmiş olan bir ulusun özgür istenciyle kendi başkentini belirleme hakkı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uzun ömürlü olmayacağı umudu ve beklentisi içinde olanlar arasında, tam bir diplomatik çatışmaya dönüşmüştür. İngiltere, Fransa ve İtalya’nın Büyükelçilerinin Ankara’da değil, İstanbul’da oturacaklarını resmen bildirmeleri üzerine, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 19 Mart 1925’de İngiltere notasına karşılık vererek, diplomatik temsilcilerin Ankara’da oturmalarının Devletler Hukuku ilkeleri ile uluslararası kuralların gereği olduğunu belirterek, diplomatik misyonların mümkün olan en kısa zamanda Ankara’ya taşınmalarını istemiştir. İngiliz Büyükelçisi Lindsay’e, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya güven mektubunu sunması sonrasında, ona verilen bu tarihsel onur notasını buraya aktarmakta, günümüz açısından büyük yarar bulunmaktadır:

Ekselans (Lindsay), Britanya Kralı’nın ve Hükümeti’nin Türkiye’deki diplomatik temsilciliğini bir Büyükelçiye teslim etmek niyetleriyle ilgili olarak Ekselanslarının Nusret Bey’e (İstanbul’daki Türkiye Dışişleri Delegesi) vermiş oldukları 1 Mart (1925) tarihli notaya karşılık düşüncelerini bilginize sunmakla onurlanırım. Önce, Türkiye’de bir Büyükelçi tarafından temsil edilmek kararlarından ötürü Britanya Majesteleri Hükümetine teşekkür ederim. Devletler Hukuku ilkelerine ve ulusla-rarası geleneğe göre, Krallarını ve hükümetlerini Türki-ye Cumhurbaşkanı katında doğrudan temsil edebilme-leri,Büyükelçilerin Türkiye’nin başkenti olan Ankara’da resmi konutlarında olabilir.. Bundan başka, yabancı mis-yon şeflerinin hükümetlerini ilgilendiren konularda doğrudan Dışişleri Bakanı ile iş görmeleri arzu edilir ve bu her ülkenin yararına olur. Bu genel kuralın Türkiye için değiştirilmesine hiçbir neden ve olanak yoktur. Cumhuriyet Hükümeti, yabancı misyonlara bir cemile olsun ve onların Ankara’ya taşınmaları en iyi koşullarda yapılabilsin diye, elinden gelen bütün kolaylıkları göstermiştir ve göstermeye hazırdır. Hatta Türkiye ile diplomatik ilişkileri bulunan devletlere Büyükelçilik ve Elçilik binaları yapmaları için arsa vermeye hükümete yetki tanıyan bir yasa TBMM’ne sunulmuş bulunmaktadır ve bunun yakında onaylanacağı umulmaktadır. Bu koşullar altında, bugün İstanbul’da oturan misyonlara geçici olarak tanınmış kolaylıkların, bunların taşınmalarını kolaylaştırmak ve o zamana kadar günlük işleri aksatmadan yürütebilmelerini sağlamak amacıyla tanınmış olduğunu Ekselanslarının lütfen anlayacaklarını umarım. Hem bu esaslar ve hem de yabancı misyonların Cumhuriyet Hükümetleri ile doğrudan doğruya ve sürekli ilişkide olmalarının, gerek yabancı devletlerin, gerekse Türkiye’nin yüce çıkarlarına uygun olacağı göz önünde tutularak, bu misyonların mümkün olan en kısa zamanda Ankara’ya taşınacaklarını umarım”.

Zamanın Dışişleri Bakanı Dr.Rüştü Aras’ın imzasını taşıyan bu nota ile, Ankara’ya taşınmayan büyükelçilerin, temsil yetkilerinin tanınmayacağı ve bundan da geri adım atılmayacağı çok açık biçimde bildirilmekteydi..

İngiltere, Cumhuriyet Hükümeti’nin bu onurlu ve kararlı tutumuna karşı Fransa ve İtalya’ya baskı uygulayarak, Ankara’ya taşınmama konusundaki direnişi sürdürmek çabalarına girişmiştir. İngiltere, Türkiye Cumhuriyeti’-nin, O’nun başkentinin ve Mustafa Kemal Rejimi’nin uzun sürmeyeceği düşünü yaymaya çalışmıştır. İngiliz Büyükelçisi Lindsay tarafından Londra’ya gönderilen 24.5.1925 günlü raporda şunlar yer almaktaydı:

”Büyük devletlerin yapacakları tek şey, direnmek (tir)..Eğer üç büyük devlet direnişlerini gevşetmezlerse, öteki devletler de yan çizemezler kanısındayım.. Bu du-rumda en önemli nokta cephe birliğidir..Bu ortak dire-nişle ne elde edilecektir, sorusu akla geliyor…Diren-mekle herhalde zaman kazanmış oluruz ve bu tek adam (Mustafa Kemal) rejiminin ne kadar ömrü olduğunu kimse söyleyemez.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşıtlık/düşmanlık, sürdürülmek ve olanak bulunursa çökertilmek, saltanatı yeniden diriltmek istenmekteydi. Cumhuriyetin ilanından sonraki yıllarda, çıkan kimi başkaldırı ve ayaklanmalarda İngiliz parmağının bulunduğu ayırdına varmada yarar bulunmaktadır. Zamanının Dünya Efendisi İngiltere, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarih sahnesine çıkmasını ve oluşturmak istediği yeni dünya düzeninin belgelerinden birisi olan Sevres Antlaşmasının yırtılmasını içine sindirememeyi, efendiliğini ABD’ye aktardığı döneme kadar sürdürmüştür.

Daha Mart 1925’de, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin birkaç yıl içinde yıkılacağını, yıkıldığında başkentin yeniden İstanbul’a taşınacağı” düşlerini gören ve bu düşleri çevresinde öteki ülkeleri etkilemeye çabalayan Lindsay, bu tarihten 8 ay sonra, 23 Kasım 1925’de gerçeği onaylamak ve boyun eğmek zorunda kalarak düşüncelerini Hükümetine şu biçimde aktarmakta idi : “Önemli bir konuda eski görüşümü değiştirmem gerek. Başkent olarak Ankara’nın yazgısı, bugünkü rejimin yazgısına sıkı sıkıya bağlı. Son raporlarımda da belirttiğim gibi, rejim gittikçe güçlendiğine ve yerine oturduğuna göre, Ankara şehri, haklı olarak yarı sürekli başkentlikten daha fazlasını ümit edebilir. “

Amansız bir Türkiye Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal düşmanlığını Ankara’nın başkentliği üzerinden sürdüren Lind-say’in bu hidayete ermesi ve gerçeği kavraması ile, İngiltere tarafından desteklendiği yadsınamaz olan ve 1 Şubat 1925’de başlayıp, 15 Nisan 1925’de bastırılan Şeyh Sait İsyanı arasında bağlantı bulunmaktadır. Lind-say’in, yukarıda örneklediğimiz kimi raporlarında dile getirdiği beklentiler ile Şeyh Sait İsyanı’nda halka dağıtılan bildiri içeriğinde koşutluk bulunmaktadır. Lindsay, 24 Mart 1925’de, yani Şeyh Sait İsyanının bas-tırılmasından 22 gün önce “Cumhuriyet Rejiminin yıkılacağını, saltanatın yeniden kurulacağını, başkentin Ankara'ya taşınacağını “hükümetine bildirirken, Şeyh Sait İsyancıları da, bundan 17 gün önce, 7 Mart 1925’de “Halife sizi bekliyor. Hilafetsiz Müslümanlar olmaz. Hiçbir Halife memleketten çıkarılmaz. Şiarımız dindir.Şimdiki hükümet dinsizlik neşretmektedir. Şeriat isteyiniz. Kadınlar çıplaktır.Mekteplerde dinsizlik ilerliyor” içerikli bildiriler dağıtmakta idiler. Sanırım, büyükelçi Lindsay’in beklentisi ve düşü ile, destekçisi oldukları Şeyh Sait İsyanı arasında çok yakın bir ilişki bulunmaktadır. Lindsay, 15 Nisan 1925’de bastırılan bu isyandan ve Şeyh Sait ile 47 isyancının 29 Haziran 1925’de Diyarbakır’da Siverek Kapısı’nda asılmasından sonra, 23 Kasım 1925’de Cumhuriyet rejiminin güçlendiğini ve yerine oturduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır.

İngiltere, Fransa ve İtalya’nın direncinin 1927’de çözülmesi ve 1928’de bütünüyle çökmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de sürekliliğinin ve kalıcılığının yabancı devletlerce de kabul edilmesi sonucunu vermiştir. Ankara’nın İngiltere tarafından başkent olarak kabul edilmesi, İngiliz Büyükelçisi Clerk’in 1929’da Kralın Doğum günü resepsiyonunu Ankara’da düzenlemesi ise, eylemli olarak gerçekleşmiştir. İngiliz Büyükelçisi Clerk’in Londra’ya gönderdiği raporda şu değerlendirme yer almıştır :”Ankara artık kesinlikle Türkiye’nin başkentidir ve kordiplomatik gitgide buraya temelli olarak yerleşmektedir. İkametgahların elektrik, yol, su, gaz gibi özdeksel koşulları artık İstanbul’daki kadar iyidir,hatta daha da iyidir. Ankara, artık Türkiye’de görevli diplomatik misyonların temelli evidir”.

Ankara’nın başkentliği üzerinden Cumhuriyet rejimi eksenindeki tartışmaların, bugün yeniden uç vermesi, depreşmesi, 1950’li yıllarda yeniden başlayarak, günü-müze kadar süregelmiştir. 1950’li yıllarda, özellikle Başbakan Menderes tarafından İstanbul’un öne çıkar-tılma çabası ve kimi hükümet işlerini İstanbul’da yürü-tülme çabası, o dönemlerde başkentin taşınması/boşal-tılması düzeyine erişmemişti. Bu konuda ikinci atılım Turgut Özal’ın hükümet başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı döneminde yeniden, gizliden gizliye uç vermiş, kimi köşkler ve kasrlar, hükümet ve devlet işlerinin kullanımı amaçlı olarak düzenlenmiştir. Osmanlıdan kalma saray ve köşklerin bu amaçlı kullanıma açılması ile Türkiye’deki İkinci Cumhuriyet tartışmalarını birlikte düşünmekte yarar vardır. İstanbul, yabancı devlet adam-ları ile görüşüldüğü, onlarla buluşulduğu bir yer biçimine büründürülürken, Ankara’nın siyasal ve tarihsel önemi giderek sönükleşmeye uğratılmıştır. AKP Hükümetleri ile bu süreç daha da hızlanmış, kimi kurumların Ankara’dan İstanbul’a taşınması süreci yaşanmaya baş-lanmıştır. Bu süreci, laik Cumhuriyet rejimi çerçe-ve-sinde başlatılan tartışmalarla birlikte okumaya çalıştığı-mızda, yabancılarla birlikte içe sindirilemeyenin, sadece Ankara olmayıp, bağımsız laik Cumhuriyet rejimi olduğu sonucuna varmak, haksızlık oluşturmayacaktır. 1925’de İngiltere ile Cumhuriyet rejim karşıtlarının amaç birliği gibi, günümüzde de böyle bir düşünce eyleme geçmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik temeli çökertilerek, İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürül-mesi adımları yaşama geçirilmeye başlanmıştır. Dün, Cumhuriyet rejimini içlerine sindiremeyenler, Ankara’nın başkent olmasına karşı koyarlarken, günümüzde de kimileri, uluslararası sermaye çevrelerinin istemlerine uymak amaçlarını gizlemeksizin, bunu eyleme dönüştürmeye çabalamaktadırlar.

MB ve kamu kurumlarından bazılarının Ankara’dan İstanbul’a taşınmasının anlamı, merkez-i hükümeti parçalamak, ulusal bağımsızlığın ve ulusun egemenliği temeli üzerine kurulmuş olan Atatürk Cumhuriyetini, bu temelden kopartarak, Osmanlıya dönüştürmektir..

Ankara’nın içinin boşaltılması İngiltere’nin 1923’lerde Ankara’ya karşı çıkışıyla örtüşüyor mu? Bu sorunun yanıtı önümüzdeki yıllarda ortaya çıkacak.

_________________________

Not; Bu yazının hazırlanmasında diplomat, araştırmacı, yazar Dr.Bilal N.Şimşir’in “Atatürk Dönemi İncelemeleri” adlı yapıtından yararlanılmıştır.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail