Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 77 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


SİYASALLAŞAN HUKUK, HUKUK OLMAKTAN ÇIKAR

Ali Nejat Ölçen

Siyasallaşan din, nasıl din olmaktan çıkarsa, siyasallaşan hukuk ta hukuk olmaktan çıkar. Ülkemizde hukukun siyasallaşmasının kanıtını Ergenekon adlı tutuklamalarda görmekteyiz. Bugün yargının bağımsızlığından söz eden AKP iktidarının üyeleri, aslında, yargıyı kendilerinin etki alanı içine çektiklerini gizleyebilmek için, bu savı ileri sürmektedirler.

Oysa, ülkemizde yargı ile yargıç arasındaki çelişkiyi yaşamaktayız. Savcı ve yargıçlarımız bağımsız olabilselerdi, kişiler gözaltına alınıp tutuklandıktan sonra kanıtlar düzenlenir ve gece yarısı konuklarından alınıp, kişisel eşyaları didiklenen ünlü yazarlar, üniversite üyeleri, siyasal partinin genel başkanı, niçin tutuklandıklarını bilmekten yoksun kalabilirler miydi? Adalet Bakanı ve Müsteşarının üye olarak yer aldığı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bağımsız olduğundan söz edilebilir mi? Yargı bağımsız olsaydı, AKP , programında yargının bağımsız olmasının sağlanacağı ulusa vaad edilir miydi? O vaad gerçekleşti mi?

Güvenlik güçleri, gece yarısı konutlara baskın düzenleyerek, kişisel yazı ve belgelere, haberleşme araçlarına el koyarak, ve de eşyaları karmakarış ederek, kişileri tutuklama yetkisini kimden almaktadırlar? Böylesi hukuk dışı yetkiyi eskiden 1992 yılında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda yapılan bir değişiklikten almaktaydılar. CMUK kısa adlı o yasadaki hukuk dışı değişimi hükme bağlayan madde yürürlükte kaldığı sürece, ülkemizde hiç kimde yargının bağımsız oluşundan söz edemezdi. Şimdi de öyle.. 16 yıldan bu yana iki ayda bir yayımladığımız Türkiye Sorunları kitap dizisinin 1.sayısında, (1994) Adana eski Senatörü, Hayri Öner ile yaptığımız söyleşide o sorunu açıklığa kavuşturmuştuk.

1.Güvenlik Güçlerine Konut Basma Yetkisi Veren Yasa Değişikliği.

1992 yılında, Turgut Özal’ın kurduğu ANAPadlı siyasal partinin iktidarında, CMUKkısa adlı Ceza Mahkemeleri Usulu Kanununun 135.maddesine kimsenin ilgisini çekmeyen bir hüküm, yerleştirilmişti:

Zabıta amir ve memurları ile Cumhuriyet savcısı tarafından ifade almada, aşağıdaki hususlara uyulur

Olumluymuş gibi görünen bu değişimin, hukuku, hukuk olmaktan çıkaracagı, o tarihte kimseyi ilgilendirmemişti.

Yargıçlık görevinde bulunan ve Adana’dan Senatör seçilen (1973-80) Hayri Öner ile Türkiye Sorunları kitap dizisinin 1.sayısında yaptığımız söyleşide bu değişimi (1994) şöyle yorumlamıştı.:

Her ne kadar daha sonraki fıkrada “sorgulamada, işkence, zorla ilaç verme, yorma, aldatma, bedensel cebir, şiddet kullanma” yasaklanmış ise de, adli zabıta kimliği taşımayan kişi ve kişilerce hazırlık tahkikatı yapılmak suretiyle hukukun zedelenmesi daima mümkündür. Nitekim İSKİ davası bunun yakın örneğidir.(O davada, bir genel müdürün banda alınan konuşmaları delil olarak yargıya sunulmuştu. Bugün işkence altında sorgulaması yapıldığı anlaşılan haham bozuntusu Tuncay Güney’in ifadelerinin yargıda kanıt kabul edilmesi gibi. a.n.ö) CMUK’ta yapılan değişiklikle, 156.maddede,“zabıta makam ve memurlarına olaya elkoyma”ve135.maddesiyle de”hazırlık soruşturmasınıya yapılması” yetkisiyle donatılması gibi bir yanlışlıktan kaynak-lanmıştır bu trajedi ve hukuk dışılık.1

CMUK’un hukuku, icra yetkisine devreden bu iki sakıncalı madde 2005 yılına kadar yürürlükte kaldı. 2005 yılında söz konusu yasa,” Ceza Mahkemesi Kanunu (CMK) olarak tümden değişikliğe uğratıldı ve fakat 90. madde ile “kolluk kuvvetleri”ne şüphe duyulan kişileri dorudan yakalama yet-kisi verildi:

Kolluk görevlileri, tutuklama kararı veya yakalama emri düzenlenmesini gerektiren ve gecikmesinde sakınca bulunan haklerde; Cumhuriyet savcısına veya amirlerine derhal başvurma olanağı bulunmadığı takdirde, yakalama yetkisine sahiptir.

Hemen her zaman, kolluk görevlileri, (ne hikmetse), Cumhuriyet sevdalısı, aydın, yurtsever ünlü köşe yazarlarını, üniversite rektörlerini, öğretim üyelerini, demokratik kitle örgütlerinin genel başkanlarını hatta emekli generalleri, kaçmalarına fırsat vermemek için olacak (!) gece yarısı konutlarını basarak yakalamaları, 90.maddenin gereği olsa gerek. Yani, kolluk kuvvetleri görevini yasadan aldıkları yetkiyle görevlerini yerine getirmektedirler. Bu söylediğimiz doğru olduğuna göre, 90.madde hukukun hukuksuzlaşmasına yol açan maddedir.Yani hukukun hukuksuzlaşmasını yasal-laştırmıştır.

Uluslararası saygınlığı olan insancıl, yurtsever, eşitlikçi ve özgürlülkçü Prof. Dr. Türkan Saylan’ın konutunun basılarak 7 saat süreyle, aranması, özel bilgi ve belgeleri çuvallara tıkılarak alınıp götürülmesi bu 90.maddenin gereğini yerine getirmeye çalışan kolluk kuvvetlerinin görevi olmuştur ve çoğu zaman, Cumhuriyet Savcıları da, onların kimi neden yakaladıklarını sonradan öğrenmektedirler! Yeni CMKyasasının 119.maddesinin 4.bendi,”konut, işyeri veya diger kapalı yerlerde arama yapılması için o yer “İhtiyar Heyeti”nden veya komşularından iki kişinin bulunmasını mı “koşul görüyor, kolluk güçlerinin o nedenle süre yitirip şüpheliyi elden kaçırması doğru olur mu? Hukuk arkadan sonra gelebilir. Yeni CMK’-nın 145.maddesi”ifadesi alınacak veya sorgusu yapılacak kişi davetiye ile çağrılması”nı mı öngörüyor.? Ya “çağrı yazısı” gidinceye kadar şüpheli kişi kaçıp giderse!

Sözün kısası, eski CMUK’un “U”su yani “Usulü” koparılarak yerini alan bu yeni CMK la, yurttaşların “temel hak ve özgürlüklerinin özüne” dokunuluyorsa, bunun kaynağını Orgeneral Kenan Evren’in öncülüğünde hazırlanan 82 Anaya-sasında aramamız gerekecek. Çünkü, 61 Anayasası’nında yer alan ve hukuk devletinin özü-nü oluşturan 11. maddesinde,

Kanun, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunamaz,

hükmü çıkarılmış, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan yasalar gündeme girmeye başlamıştır. Ergenekon adlı yargılama süreci bunun en yakın örneğidir. Siyasal iktidarın yargıya müdahele etmesine gerek kalmadan, çıkarılan yasalarla yargı, hükümetin etki alanı içine çekilmiştir. Bir başka deyimle, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinde, yargıya müdahele yasallaştırılmıştır. AKP iktidarının yargıya müdahele etmesine gerek yok ki, yargı aslında müdahele altındadır.

2.Ergenekon Operasyonunu Planlayan Yeni Yasa: CMK

Değerli düşünür İhsan Çetin’in tanımlamasından söz etmemiz gerekiyor. Çünkü o, yalnız dünyamızda değil, ülkemizde de her şey eskisi gibi olmayacak demiş ve sözlerine açıklık getirmek için şunu eklemişti. Örneğin, Ergenekon’dan önceki Türkiye, Ergenekon’dan sonraki Türkiye, gibi.

Onun bu tasarımını yeni CMKdoğruluyor. Daha önceki hiçbir ceza yasası, kolluk kuvvetlerine bilgisayarlardaki tüm kayıtlara el koyma yetkisi vermemişti. İlk kez, yeni Ceza Muhakemeleri Kanunu olarak anılan 2005 yılının ürünü olan 5271 sayılı yasanın 134.maddesi bakınız yargının kolluk kuv-vetlerine hangi yetkileri veriyor:

1.Cumhuriyet Savcısının istemi üzerine şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına kopya çıkartılmasına, bu kayıtların çözülerek metin haline getirilmesine hakim tarafından karar verilir.

2.Bilgisayar, bilgisayar programları ve bilgisayar kütüklerine şifrenin çözülememesinden dolayı girilememesi veya gizlen-miş bilgilere ulaşılamaması haklinde çözümün yapılabilmesi ve gerekli kopyaların alınabilmesi için bu araç ve gereçlere el konulabilir. Şifrenin çözümünün yapılması ve gerekli kopya-ların alınması halinde, el konulan cihazlar gecikme olmak-sızın iade edilir.

3.Bilgisayar veya bilgisayar kütüklerine el koyma işlemi sırasında sistemdeki bütün verilerin yedeklemesi yapılır.vb.

Ergenekon operasyonunun 2005 yıl öncesinde programa alındığı ve değişime uğratılan eski CMUKyerine geçen yeni CMK’nın 134.maddesine o yüzden gereksinim duyulduğu anlaşılıyor. Bu satırları yazan kişinin bilgisayarına el konulsa kesinlikle yargıcın onu suçlayacağı açıktı. Hatta C.Başvavcı Zekeriye Öz, yanında çalıştığı öteki savcıların bilgisayarlarına elm koysa, kesinlikle çok fazla suç konularına rastlayacaktır. Çünkü hiçbir bilgisayar sadece onun sahibinin elinde ve tekelinde değildir. Hatta anonimdir, çünkü, el konulan mesajların çoğuna ilişkin bilgiyle, kişinin ilgisi ilişkisi söz konusu olmayabilir.. Onun bilgisayarına her gün yüzlerce mesaj gelmektedir ve kimilerini de ilerde yanıtlamak için arşive aktarmış olabilir. Bilgisayar kayıtlarının hukuksal belge niteliği söz konusu olamaz. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) kolluk kuvvetlerini bilgisayarına el konulması için kendisini ihbar etmektedir. Geliniz onun suçlu olacağını göreceksiniz. Onun internetine ulaşan ve kendisi tarafından yazılmış gibi algılanacak olan binlerce mesaj yer almış olabilir. Hatta kendisinin karşı çıkarak sildiği bilgileri ihya etmek bile olanaklıdır. Bir disketi atıp parçalayınız, yetenekli bir uzman o disketi çözümlenebilir duruma getirebilir. Bu satırların yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) savcı gözetiminde bu hünerini göstermeye hazırdır.

Ne denli yanlış bu 134.madde. Bilgisayar kanıtlarının hiç birinde eylem söz konusu değildir ve tümü düşün düzeyinin ötesine geçemez. Ve o halde 134.madde düşünceyi suç kabul eden faşizan bir mantığın ürünüdür.

Gece yarısı konutlara baskın düzenlenerek, bilgisayarlara bile el konulması yetkisini kolluk kuvvetlerine veren 5271 sayılı yasa, Ergenekon Operasyonunun çok önceden planlandığını ortaya çıkarıyor. Bir başka deyimle, Ergenekon Operasyonu için 5271 sayılı yeni CMK yasasına gereksinim vardı, diyebiliriz. 5271 sayılı yeni CMK yasası olmadan Ergenekon Operasyonuna girişilemezdi. Acaba bu operasyon ilerde nasıl bir Türkiye Cumhuriyet dokusuna ulaşmayı öngörüyor. Bu operasyonun ülkemizdeki aktörleri bunu biliyor mu, bilemiyoruz. Dr. İhsan Çetin’in sözü aklımızı kurcalıyor. Er-genekondan öncekim Türkiye, Ergenekon’dan sonraki Tür-kiye!

ABD’nin ve AB’nin insan onuruna, düşün özgürlüğüne ve hatta sağlıklı yaşama hakkına saldırı niteliğindeki Ergenekon operasyonu karşısında seyirci kalmaları, sesiz durmaları, Mustafa Kemal Atatürk’ün fotograflarının çokluğundan yakınmaları, AB’ye üye olmanın engelini Kemalizm’de görmeleri başka nasıl açıklanabilir?

AB ve ABD, emperyalizmin en acımasız uyglayıcıları oldukları içindir ki, kendi ülkelerinin dışındakiler için, eşitlik, adalet, düşüm özgürlüğü, mutlu yaşama hakkı gibi kavramlar onları ilgilendirmemektedir.

5271 sayılı yasa TBMM’inde görüşülürken iktidar dışındaki siyasal partilerin sesi niçin çıkmaz ve niçin o yasayı Anayasa Mahkemesi’ne taşımazlar, anlamak kolay değil.

3.İttihat Terakki, Demokrat Pati ve AKP, Akrabadırlar.

Birbirini 45 yıl arayla izleyen bu üç siyasal partinin ortak niteliği, iktidarlarında başarısızlığa uğradıklarında şiddete denilen dosya kayıtlarında.a.n.ö) başvurmalarıdır. Örneğin, İttihat ve Terakki partisi, Sultan Hamid II’nin kuşkuyu, işken-ceyi, zulmü temel alan iktidarına karşı, “meşrutiyet” savıyla iktidara gelmiş ne var ki, kısa sürede Sultan Hamid’i aratacak biçimde zulme ve işkenceye başvurmuştur. Gazeteci De-mokrat Mustafa eleştirileri nedeniyle tutuklanmış ve yazı yazamaması için tırnakları sökülmüştür. Rıza Nur, mebus olmasına karşın tutuklanmış, hapsedilmiştir.2

AKP iktidarı’nın darbe kuşkusuyla gizli örgütler kurulduğu sendromu, İttihat Terakki iktidarında da yaşandı. Örne-ğin.”Cemiyet-i Hafi Soruşturması”na girişilmişti Dersim mebusu Lütfi Fikri Bey, Meclis-i Mebusan’da elindeki kanlı sopayı ve sökülen tırnakları göstererek, şunları söylemişti:

Bir adam cemiyet-i hafi sorunundan ötürü tutuklanıp da Heyet-i Tahkikiye karşısına geldi mi, (1950’de iktidara gelen Demokrat Partinin “Tahkikat Komisyonu gibiydi. Mebusları da sorgulamaktaydı a.n.ö) bu soruşturmaya çoğun-lukla Kemal Bey başkanlık eder, o adama belli sorular so-rardı. ”Numaran kaç? Yani gizli cemiyetteki numaran kaç. Seni kim önerdi? Nerede önerildi? Bir şey söyletmek ola-nağı olmadığında, sanık odadan çıkarılıyor, biliyor musunuz nereye götürülüyor? Karanlık bir odaya. Orada işkence ediliyordu.

Dersim Mebusu Lütfi Fikri Bey’in arı Türkçeye çevirdiğimiz bu açıklaması, 21.yüzyılın Türkiye’sinde yaşanmıyor mu? Haham bozuntusu Tuncay Güney’in sorgulamasında da benzer işkence yöntemi uygulanmadı mı?

O günkü oturumda (18 Aralık 1911) Dersim Mebusu Lütfi Fikri Bey, Bekirağa Bölüğünde tutuklu olup işkence gören Süleyman Efendinin ayaklarından 50 kiloluk yükle asılarak işkence gördüğünü söylerken Mecliste “vah,vah sesleri “ yükselmişti. Meclis-i Mebusan tutanaklarından aktardığımız konuşmanı şu sözlerle sürdürmüştü:

Şu gördüğünüz kanlı sopanın da orada çaresizler üzerinde kırılmış sopalardan olduğu anlaşılacak, (bir kamçı gös-tererek) şu gördüğünüz kamçının da hapishanede görev-lilerin kamçısı olduğu ve bunun sanıkların size ispat ederim ki, dövüldüğü meydana çıkacak. Şu gördüğünüz ufak şey, işkence edilen adamın parmağından düşmüş bir tırnaktır.

Bu konuşmaya yanıt vermek için söz alan Sadrazam’ın Başbakan R.T.Erdoğan’dan farklı konuştuğunu sanmayınız. O da genetik akrabalığı nedeniyle bugün ki başbakan gibi yanıt verecek şunları söyleyecekti elbet:

Bizi suç altında bulunduracak biçimde söz söylediler, dediler ki;”Bakanlar Kurulu namuslu ise çekilir. Bakanlar Kurulunun namusunu Lütfi Fikri Beyin sağlamasına gerek görmem. Çünkü namussuz adam buraya girmez. (alkış-lar).Bakanlar Kurulu namusundan, onurundan emindir. Yalnız kendine güven duyması yetmez,yüksek kurulunuzun da güvenir olması gerekir..Teessüf ederim ki güya yeni bir şey varmış gibi aynı sorun yineleniyor. Bu bakımdan fazla bir şey söylemeye gerek görmüyorum.

Mahir Said Bey (Ankara)- Efendim İşkence edilmiş midir, edilmemiş mi, onu söyleyin.
Sadrazam -Hayır, hükümet işkenceyi kabul etmez.

İttihat Terakki iktidarıyla bugünkü iktidarın hukuk konu-sundaki duyarsızlığı birbirinin kopyası gibidir. Örneğin, Lütfi Fikri Bey o günkü oturumda (18 Aralık 1911), Divan-ı Harp Dairesi Başkanı Kenan Paşa hakkında şunları söylemişti:

Bu ara söylemeliyim ki, bu zat bana çok saygı değer bir kişi olarak göründü. Dedi ki:” Bu konuda size yardımcı olamam, çünkü, gizli ekibin (yani 98 yıl sonra bugünkü Ergenekon, gibi.a.n.ö) soruşturmasından resmen biz bilgi sahibi değiliz. Bu soruşturma benim yönetimimde yapıl-mıyor. Bizde olmayan bir iş için sanığı görüp görmeye-ceğinize dair emir vermeye yetkim yoktur.

İttihat ve Terakki İktidarı zorbalığını 1950 yılında demokrasi savıyla iktidara gelen ve adını bu sözcükten alan Demokratik Parti de TBMM’inde Tahkikat Komisyonu kurarak sürdürmüştü. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) yayımladığı “Yapı Teknik” dergisinde bir yatırımın verimsiz ve yanlış olduğunu kanıtlayan makalesi nedeniyle Tahkikat Komisyonu’nun oluşturduğu komitede sorgulanmış ve buna yetkileri olmadığını söylemiş olduğu içindir ki iki gün sonra Adil Han’daki bürosu ivil polisler tarafından basılarak, tüm kitapları, dosyaları meşin hurçlara konularak alınmıştı. Kitaplarına kavuşmanın mutluluğuna hala ulaşamadı.

Demokrasi savıyla iktidara gelen Demokrat Parti, eleştirilere de aynı tahammülsüzlük içindeydi. Hüseyin Cahit’i, Bedii Faik’i tutuklamışlar ve oy vermediği için Kırsehir’i il iken ilçeye çevrilmiş ve İstanbul Üniversitesi rektörü Sıddık Sami Onar, güvenlik görevlisi Bumin Yamanoğlu tarafından sürüklenerek üniversite dışına atılmıştı.

AKP’nin de açık adı “adalet” ve “kalkınma “ olmasına karşın, üniversite rektörleri, öğretim üyeleri, çağdaş derneklerin genel başkanları, vehim ve kuşku psikozuyla, konutlarından alınmıyor mu? Milli Eğitim Bakanı bu hukuk dışı uygulamayı haklı göstermek için “kimse dokunulmaz değildir” diyor ve fakat nasıl dokunulmalıdır sorusu nedense zihnini kurcalamıyor. Oysa kişilere, hunharca dokunma hakkı, kamu görevlilerinden hiç kimse verilmiş değildir. Güvenlik güçleri ve savcılar, siyasal iktidarın değil, devletin görevlileridir ve o görevde yurttaşların korunması bilinci de yer almalıdır. Yurttaşlarını korumayan devlet, bir gün kendisini de koruyamaz.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, basına yansıyan deme-cinde “Darbe çağrısı yapanlar var, bu işin başında olanlar 1 numarayı arayarak emrinizdeyim, diyen insanların var” diyebilmektedir.3 Ergenekon’da 1 numaralı kişinin kim oldu-ğunu kimse bilemezken, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, nasıl biliyor, bilemiyoruz! (Ne gariptir ki, bir gün sonra bu sözü yadsıyarak 1 numara değil de “en önemli kişi” demiş miş!).

4.American Board Adında Bir Kuruluş Mevcut Değil

Ülkemizde kültür yozlaşmasının sayısız kanıtları, internet sitelerinde ve e-mail iletilerinde apaçık ortaya çıkmaktadır. Özellikle kendisini İslam dinine bağlı kabul eden kimilerin akıl almaz çirkin, yanlış ve art niyetle suçlayıcı söylemlerini (internet sitelerinde dolaşmaktadır) ahlakla, insafla bağdaştırmak olanaksız.

Yücel Ercanlı adlı kişiden,”Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği”ne cydd@cydd.org.tradresiyle gönderdiği iletide, söz konusu dernek ile Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) ile ilgili MİT ve Genel Kurmay Başkanlığı Özel Kuvvetler Komu-tanlığı’nın istihbarat raporlarında çarpıcı bilgilerin yer aldığını belirterek, bu örgütlerin, “Dünya Kiliseler Birliği”nin ülke-mizdeki temsilcisi Amerikan Board şirketi tarafından yönetildiğine ilişkin bilgiye yer verildiğine değinmektedir. Öylelikle o sivil toplum örgütlerinin “misyoner” olarak görev yaptıklarının kanıtlandığını ileri sürmüş olmakta. Bu e-mail, Ergenekon soruşturmasında 12.dalga olarak göz altına alınanları en az suçlayıcı bir söylemle ele almakta. Ya ötekiler!

Örneğin, Yusuf Muzaç adlı kişi yusufmuzac@hotmail.com adresiyle 19 Nisan 2009 günlü iletisinde Prof.Şaylan’ı “başörtülü genç kızlara hakarete varan sözler sarf ederek burs vermediğini” ileri sürmektedir. O da digerleri gibi, türbanı, İslam’ın koşulumuymuş gibi yorumluyor. Oysa, türban , İslalam’a sonradan yapışmıştır. Örtünmeyi öngören Nur Suresi’nin 31. ayeti,sanıldığı gibi, kadınların başlarını değil kıçlarını örtmesini koşul görmektedir. Ayetin Arapçası şöyle:

Ve kul lilmü’minati yagdudne min ebsarihinne ve yahfazne fürucehünn.

Bu ayette fürüc, fercin yani “kıç” sözcüğünün çoğuludur ve kadınların cahiliye dönemindeki gibi çıplak dolaşmalarını önlemeyi amaç almaktadır. Bunun dışında Nur suresinin hiçbir ayetinde türban ile baş örtüsü öngörülmüş değildir ve bunun kanıtı da bir önceki 30.ayetinde kendisini belli eder. Çünkü Nur Suresi’nin 30.ayetinde erkekler için de “fürucehünn.” deniyor. kıç örtme koşulunu öngörüyor. Bu koşul türban olarak yorumlanacaksa, erkeklerde mi saçları görün-memesi için başlarına türban geçireceklerdi.

İslam dünyasının hiçbir ülkesinde, siyaset ve devlet adamları, ülkemizdeki gibi eşleri ve de kızları umacı gibi örtünmüyor.. Onlar, daha mı az Müslüman. Çağdaş ve güzel giysileri içinde salınırken, bizimkilerin umacı gibi giyinmelerini bu satırları yazan kişi, yadırgamakta, Cumhuriyetimize yakışır gör-memektedir.

Konuyu burada sonlandırarak, Kiliseler Birliğinin güdümünde “Amerikan Board” adında bir kuruluşun. Mevcut olmadığını, bu konuda bilgi verdiği söylenen MİT’in yanıldığını belir-terek sorunu irdelemeye çalışacağız: Ülkemizde, İstanbul Acıbadem Hastanesi, , Florence Nightingale, Anadolu Sağlık Merkezi gibi sağlık kuruluşlarında American Board Sertified Doctors örgütünün hekimleri çalışmaktadırlar. Bunların, ileri sürüldüğü gibi misyonerlik faaliyetinde bulundukları da kanıtlanmış değil. Eğer kanıtlanmış olsaydı, o hekimler hakkında işlem yapılması gerekmez miydi?

Bir başka iletide adı geçen Amerikan Baord’ın 1830’da başlayan, yani 180 yıla yakın bir süreden bu yana misyonerlik işlevini yürüttüğü iler sürülmekte.4 Aksiyon Dergisi bu bilgiyi verirken yanıldığının farkına varmamaktadır. Çünkü ABD’de birden çok fazla, American Board” adlı dernekler ya da kuruluşlar vardır. Bunlardan ilki 1953 yılında kurulmuştur. Ame-rican Board of medical Specialities, American Board of Pedi-atrics, American Board of international Medicine, American Board Radiologie gibi. Hatta American Board of Professional Psychologie’den de söz edebiliriz. Protestanlığı ülkemizde yaymaya çalışmışlarsa, çok ta başarısız olmuşlar demektir. O uğraş sonucunda Protestan olan bir Türk gösterebilir mi MİT.

Konuyu kulaktan dolma bilgilerle, Prof.Dr.Türkan Saylan gibi yurtsever, çağdaş, ülkemizde Leprosy (cüzam) hastalığını sona erdiren üstün nitelikli bir bilim öncüsünün misyoner olarak çalıştığını ileri sürmek, hangi vicdana sığar, bile-miyoruz. Ona ayırımcılık suçlaması yapanlar, Sivas’ta 36 kişiyi diri diri yakanların utancını duymalıdırlar.

a.Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Kapatılmalı, Yeniden Kurulmalıdır

MİT, bize göre, Ergenekon soruşturması konusunda sınıfta kalmıştır. Kapatılarak yeniden daha çağdaş düzeyde kurul-ması gerekir. Bu önemli örgütün siyasallaşması ve istihbaratı siyasal tercihlere göre kullanması son derecede tehlikelidir. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) 1978 yılında CHP Grup Başkanı Vekili iken, Bütce Komisyonunda, Süleyman Genç ve arkadaşları tarafından verilen bir önerge nedeniyle MİT’in yapısına ilişkin bilgi edinmişti. O önerge, MİT’e ilişkin 930 milyon TL düzeyindeki ödeneğin kesilmesini öngörüyordu. Öylelikle ödeneksiz kalan MİT işlevini sorgulayacak ya da siyasallaşmanın dışına çekilecekti. Birkaç gün sonra MİT’den üç görevli bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen’i) ziyarete geldiler. Gelenler kendilerini MİT’in ilerici kanadı olarak tanıtmıştı., Değindikleri konu önemliydi ve görevlerine son verilmesi olasılığının doğacağını, kesilen ödeneğin, Bütçenin başka fasıl ve kalemlerinden aktarma yapılarak karşılanacağını anlatmışlardı. Konuyu Süleyman Genç ve arkadaşlarına iletmekle, sorun çözülmüş oldu; önerge geri çekildi.

MİT’in ikilemli yapısı, bugün de sürüyor mu, bilemiyoruz. Eğer siyasal tercihlere kendisini kaptırmışsa, saygınlığını ve güvenilirliğini koruyamaz, edindiği istihbarat, hukuk dışılığa kaynak oluşturabilir. Bunun en yakın örneğini, “Ergenekon Şeması” adındaki belgede görüyoruz. O belge dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e ve Org.Kıvrıkoğluna verildikten yaklaşık bir yıl önce, 30 Nisan-1 Mayıs günlerinde Fehmi Koru nasıl bilgi edindi de, köşe yazısında kullanabildi? MİT içinde kimileri, siyasal tercihlerini, istihbarat konusunda kullandığının kanıtı değil midir bu?

Daha da kötüsü, MİT’in eski müsteşarı, Şenkal Atasagun’un, Ergenekon Şemasını hem ilgili mercilere iletmesi ve sonra da “Gördüm, güldüm, saçma bir şeydi” demesi, değil midir? Madem saçmaydı, neden, “iddia niteliği bu bilgilerin birbirinden müstakil, değişik kanallardan gelmesi ve birbirini büyük ölçüde teyit etmesi dedikodu çizgisinin ötesinde bir anlam kazanmaktadır” kanısına ulaştın, diye sormazlar mı adama “gülünecek, saçma bir şemayı, zamanın başbakanı Bülent Ecevit’e ne amaçla sundun” diye sormazlar mı ? Bu zihniyetteki kişilerce yönetiliyorsa MİT nasıl güvenilecek örgüt olabilir?

Ve yargı, nasıl olur da, hazırlayan kişinin bile saçma bulduğu bu belgeyi ciddiye alır ve Ergenekon operasyonları için kullanılmasına karar verebilir? O zaman, yargının bağım-sızlığı söz konusu olabilir mi? Yargıya güven duygusunu, yargıçlar ve savcılar sağlamak zorundadırlar. Ulusun dev-letine güvenmesinin kaynağı, devletin ulusana güvenmesini ve adaletin koruyucusu olmasını gerektirir. Adaleti örseleyen devlet kendisinin yok oluşuna ortam hazırlar. Açıkça söylemek gerekirse, ülkemiz yargı ile yargıç arasındaki çelişkiyi de yaşamaya başlamıştır.

b.Hükümet, Devletin kendisi değildir

Hükümet, devletin sadece bir parçasıdır, devletin kendisi değildir. Parlamento’nun denetimi altındadır, Anayasa Mahkemesi, Hükümeti oluşturan siyasal partiyi kapattığı zaman, hükümet düşmüş, devrilmiş olur. Ülkeye hizmet etmeyen, savurganlığa kendisini kaptıran, ulusal çıkarları korumaktan uzaklaşan hükümeti, ulus sırtında taşımak zorunda değildir. Her yurttaşın, hükümeti devirme hakkı vardır, bu amaçla örgütlenmek özgürlüğü onun en doğal hakkıdır. Bir koşulla ki, yasalar çiğnenmesin ve zor kullanılmasın.

Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) AKP iktidarının Hükümetini beğenmemektedir, onun ulusa ve ülkeye zarar verdiğini düşünmektedir, devrilmesi için örgütlenmeyi hak kabul etmekte ve bu hakkını kullanmak yolunda, siyasal partiye dönüştürmek amacıyla örgütlenme girişiminde bulunmaktadır. Amacı, kuracağı siyasal parti ile iktidara gelmek ve TBMM’de çoğunluğu sağlayarak hükümeti devirmek istemektedir. Örgütlenmeden nasıl siyasal parti kurabilir? Şimdi bu satırları yazan kişi suç mu işlemiş oluyor. Böyle bir suçun hangi yasada tanımı var? Hükümeti devirip iktidar olmak isteyen siyasal partiler suç mu işliyor?

Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen), 16 yıldan bu yana iki ayda bir yayımlamakta olduğu Türkiye Sorunları kitap dizisin 75i sayısında (Şubat 2009), 2300 yıl önce yaşamış Sokrates’le tartışmış ve onunda aynı düşüncede olduğunu yazmıştır. Şimdi C.Savcısı Zekeriye Öz’e düşen görev, Sokrates ile Ali Nejat Ölçen’in tutuklanmasına karar vermek olmalıdır.

Dip notlar:

1.Türkiye Sorunları, Hayri Öner ile söyleşi, Şahin Matbaası,Şubat 1994.s.18-20,
2.Ali Nejat Ölçen,Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda İttihat ve Terakki Zorbalığı,2.baskı,Güldikeni Yayınları,2002 ,(1.baskı 1982), s.125
3.Vatan ve Hürriyet,15 .4.2009
4.Aksiyon Dergisi,www.aksiyon.com.tr,sayı,749

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail