Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 77 Geri Tavsiye Et Yazdır


YENİ DÜNYALAR VE YENİ BİR EKONOMİK KRİZ

Dr.İhsan Çetin

Bu yazının başında yeni dünyalar ve yeni bir ekonomik kriz ile ilgili düşüncemi özetleyerek, gerekçelerini sunmaya çalışacağım.

Konuya girmeden önce, üç ayrı yeni dünya ile daha önce hiç yaşanmamış bir ekonomik kriz olgusundan söz etmeliyim. Bana göre, bu krizden önce, eskisinin devamı olmayan, farklı yeni bir dünya oluşmuştu. Kapitalist sistemin devresel krizlerinden olmayan, bu yeni kriz, o yeni dünyanın ürünüdür.

Yeni dünya ile bu yeni kriz olgusu birlikte bir oluşumu ortaya çıkardı. Bu oluşuma da ikinci dünya adını veriyorum. Öylelikle eskinin ve birbirinin devamı olmayan iki dünya ile karşılaşmış oluyoruz.

Buradan da üçüncü bir dünyaya geçileceğini düşünüyorum; ancak, onun nasıl bir dünya olacağını öngöremiyorum. Çünkü, üçüncü dünyayı, karar verenlerin ikincisini nasıl algıladıkları ve uygulayacakları politikalar belirleyecektir. Dolayısıyla, gelecekte şimdiden öngörülmesi olanaksız bir dünyada yaşamaya başlayacağız. Buraya kadar üç ayrı yeni dünya ve daha önce benzeri yaşanmamış olan bir ekonomik kriz olgusundan söz etmiş oluyorum.

2000’li yılların ortalarında küresel boyutta bir ekonomik krizin geleceğini bu konulara ilgi duyan birçok insan gibi ben de öngörmüştüm. Gelecek olan ekonomik krizin gecikmesi, sorunları daha da ağırlaştıracağı için hem çözümü zorlaştıracak, hem de tahribatı arttıracaktı. O nedenle, kriz ne kadar erken gelirse o kadar iyi olacaktı. Ancak, karar vericiler ile onların bilgili ve deneyimli danışmanlarının meseleye doğru teşhis koyarak ona bağlı çözümler üretebileceklerini düşünmüştüm. Yanılmışım. Şöyle ki; kendilerine görev verilen veya kendiliğinden çözüm öneren iktisatçılar ve diğer düşünürler, “derin bilgilerine” rağmen yaşanılan sorunlara çözüm üretmekte zorlanıyorlar. Bildikleri kuramların dışına çıkamıyorlar. En azından iktisatçıların ezberlerinde olan Keynesian, Fried-mancı, Marksist öğretilerin bitmiş olan dünyaya ait olduğunu bilmeleri gerekirdi. Şimdi ise, daha önceden bilmediğimiz yeni politikalara gereksinim olduğu görülmeliydi. Yani, daha önceden hiç düşünülmemişin düşünülmesi gerekirdi.

Burada yazdıklarımın anlatımında güçlükler olduğunu biliyorum. Çünkü, bu düşünceler daha önce dost sohbetlerinde dile getirildiğinde ve hatta yayınlandığında1çok az kişi için bir anlam ifade etmişti. Örneğin; yeni bir dünyadan söz ettiğimde tarihteki tarım devrimi, sanayi devrimi gibi değişimlerle benzerlik kurmuşlardı. Oysa, şimdi kanlı-canlı, nurtopu gibi yepyeni bir krizimiz var. Öncelikle, aşağıda 2007 yılı başlarında ki yazımdan uzunca bir alıntı yapacağım:

Şimdiye kadar birikmiş bilgilerimizle, içinde yaşadığımız “yeni” dünyayı özellikle de geleceği anlamamızın artık mümkün olmadığını düşünüyorum. Bugünün insanının davranışı, şimdiye kadar olduğundan daha farklı bir yapıda oluşuyor. Günümüze kadar farklı kuşaklar, düşün birliğinde olmamalarına karşın, birbirlerini anlayabiliyordu. Yani, aynı düşünce sistemi içinde farklı düşünen insanlar vardı. Bugünün dünyasının yaşana gelmiş dünya ile ilişkisi kesiliyor. Tarihte ilk kez, gelişmeler bugünkü insan beyninin anlayabileceğinden hızlı ve denetim dışında oluşuyor.

Yaşananları ve yaşanacak olanları, araştırmaları, deneyimleri ile aydınlar ve bilim insanları birikimleriyle yorumlar, öngörülerde bulunabilirlerdi. Oysa, mevcut trendlerin çoğu artık kırılmıştır. Dolayısıyla hemen her konuda (ekonomi, sosyoloji, psikoloji, politika, uluslararası ilişkiler vs.) ne doğru yorum yapılabilir ne de sağlıklı öngörüde bulunabilinir. Buna rağmen, yapılacak başka bir şey olmadığı için, aydınlar ve bilim insanları yine bazı eski alışkanlıklarını devam ettireceklerdir. Hatta söylediklerinin ve öngörülerinin bazıları tesadüfen veya geçici olarak doğru da çıkabilir.

Asırlar boyu dünyada ve toplumlarda karar verenler ile hakkında karar verilenler vardı. Yani toplulukların nasıl davranacağı önceden kestirilebiliniyordu. Dolayısıyla, geleceği belli ölçüde öngörebilmek mümkündü. Fakat değişimi meydana getiren faktörler tamamen kontrol dışında olduğu için değişimin sonuçlarının önceden kestirilmesi artık olası değil. (O yazımdan şimdi vereceğim örnekler, krizin niçin bir an önce çıkmasını arzu ettiğimi açıklayabilir.)

Küreselleşmiş dünyada, kısa vadeli beklentileri yönetebilme becerisi temel sorunlar üzerinde düşünmeyi ve onlara çözüm üretmeyi engellemiştir. Yani, günü kurtarmak için sonuçları manipüle etmeye çalışırken, kangrene dönüşmekte olan sebepleri ortadan kaldıracak hiç bir şey yapılmamıştır. Kısa vadedeki çözümlerle olayları geçiştirebilmemiz ekonomik kriz için çok ciddi bir zemin hazırlamıştır.

Bu krizin (başlamış fakat, henüz gelmemiş ve etkileri ortaya çıkmamış olan krizin) sosyal ve politik yansımaları, dünyada şimdiye kadar bildiklerimizden farklı olacaktır. Burada, örnek olarak; geçmiş ile kurabileceğimiz en yakın benzerlik 1929 Büyük Buhran öncesi olabilir. (Bu benzetmeyi, gelecek olan krizle Büyük Buhran öncesinin aynı olduğunu söylemek için değil, hiç bilmediğimiz bir krizi daha iyi anlatabilmek için yapmıştım.)

Üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken önemli bir husus da, Amerika Birleşik Devletleri hazinesinin, ülkedeki üretime bağlı olmadan bastığı para ile kalpazanların bastığı para arasında fazla bir farkın olmamasıdır. Son yıllarda dünyada yaşanan sanal zenginliğin önemli bir nedeni de ABD hazinesinin bastığı karşılıksız dolar miktarıdır. (Tekrar dikkatinizi çekmek istiyorum, bunlar krizden yaklaşık iki yıl önce yazılmıştı. Bana göre, krizin ertelenmesinde gösterilen beceri kangreni ağrı kesiciyle tedavi etmeye benziyordu.)

Aynı yazıdan başka bir alıntı:

Bildiğimiz tarihi süreçte, insanlar için toplumsal, biyolojik, psikolojik, kültürel, ekonomik ve benzeri sınıflandırmalar yapılmıştır. Bu tür sınıflandırmalara dayanarak yapılan araştırmalar ve yorumlarda farklı disiplinler bulgulara, kendi konularına ve disiplinlerinin ögretisine göre yaklaşmışlardır. Fakat bu disiplinlerin tümünün temel varsayımı, hepsinin aynı zamanda ortak özelligidir; bu da insanların rasyonel (akılcı) düşünen varlıklar olduğunun peşinen kabulüdür. İnsanın aklı olması ile akılcı olması aynı şey değildir. İnsanı diğer türlerden ayıran “akıl özelliği” yaşamın her alanında akılcı olmayı beraberinde getirmemektedir.

Elbette, akılcı düşünebilen insanlar var. Ancak, insanların geneli için yapılan akılcılık varsayımı yanlıştır. Dolayısıyla, bu yanlış varsayımı temel alan kuramların ve araştırmaların sonuçlarının, (eğer doğru iseler), doğrulukları sadece rastlantı olur. Yani, insan hakkında yapılmış araştırmaların çoğunun sonuçları doğru değildir. Çünkü, temel varsayımdan sonuca giden çıkarsama zincirinde, temel varsayım doğru değildir.

Daha da önemli olan, insan dışında var olan canlıların tümüne yakınının, temel ihtiyaçları karşılandığında çevre ile uyum sorunu olmadığı gerçeğidir. Diğer canlılardan farklı olarak insanların ihtiyaç ve istekleri sınırsızdır. Dolayısıyla, sınırsız talepleri karşılayacak kaynaklar tabii ki her zaman yetersiz kalacaktır. Bu nedenle, kıt olan kaynaklar için insanların hem kendi aralarında hem de doğa ile kavgası kaçınılmazdı. Diğer bir deyişle, insanların kendi aralarında ve doğa ile barış içinde olması hiçbir zaman gerçekleşmedi..

Zaten, dünyada sadece akılcı olmayan insan, doğa ile savaşa girmiştir. Bu öyle bir savaştır ki, insan kazanmaya çalıştığı bu savaşı her durumda kaybedecektir; ya doğa yenik düşecek, ya da kazanacak, fakat, insanlar yine kaybedecektir.

Tarihe önyargısız bakıldığında, durduk yerde insanların sorun yaratan, yarattığı sorunları anlamayan ve doğal olarak da sorunlarını çözemeyen varlıklar olduğuna ilişkin sayısız örnekler gösterilebilir. Yüzeysel olarak bakanların bile, dünyanın her tarafından fışkıran bireysel ve kolektif akıl dışılığı rahatça görmesi mümkündür. Bilinçsiz eylemler, eylem ile amaç, eylem ile sonuç arasındaki ilişkiyi kuramamak, büyük kitlelerin giderek artan doğal eğilimi olmuştur. Üretimden bağımsız sanal paranın yarattığı ekonomik kriz, sanal paranın artışıyla çözülmeye çalışılıyor. Yine büyük ölçüde, cahil yöneticilerin tutumlarına bağlı olarak, artan nüfus dünyayı felakete sürüklemekte. Sonuçta, her iki sorun da ekonominin ve doğanın kendi yasalarıyla çözülecektir. Einstein, “iki şeyin sınırı yoktur: Evren ve insanların aptallığı; gene de, evren konusunda o kadar emin değilim” demişti.

Şimdi de; ekonomik krizden kısa bir süre önce, 25 Temmuz 2008 tarihli bir sempozyumda ki2 konuşmamdan alıntı yapmak istiyorum. “İçinde bulunduğumuz 21. Yüzyılın ilk altı yılında ki ekonomik büyüme, küresel ölçekte, tarih boyunca yaşanan en hızlı net büyüme oldu. Tarihin hiçbir döneminde kaynaklar bu kadar fazla ve bu denli hızla tüketilmemişti. Dünyada yaşanan konjonktüre bağlı olarak, ülkemiz de yaklaşık 6 yıllık bir bolluk dönemi yaşadı. Şöyle ki, başkasının parasıyla, yine başkalarının ürettiğini tüketme şansına sahip olduk! Bu durum dünyada başka ülkeler için de belli ölçüde geçerli oldu.

Tarih boyunca, ekonomide konjonktürel iniş çıkışlar hep olmuştur. Ancak, geçmişe baktığımızda, trendin, yani genel eğilimin devamlı yükseliş doğrultusunda olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, zaman zaman fakirleşme olsa da ortalama alındığında refah düzeyi devamlı artmıştır.

Bence, 2000 ile 2007 yılları arası insanlık tarihinin ekonomik anlamda “Altın Vuruş”u (Golden Doze) olmuştur. Bundan sonra da ekonomik dalgalanmalar yine olacaktır. Ancak, refah düzeyi 2000 ile 2007 yılları arası ortalamasının üzerine çıkamayacaktır. Söylediğimin, pek dillendirilmeyen çok büyük bir iddia olduğunu biliyorum. Öne sürdüğüm bu iddiayı dayandırdığım gerekçelerden bazılarını sunuyorum” demiştim.

1.Dünyanın insanlar tarafından bir felakete sürüklendiği bilim adamları ve düşünürlerce de yıllardır söyleniyor. Buna rağmen ne karşı düşünce öne sürülüyor ne de gidişatı düzeltecek ciddi önlemler alınıyor. 1766–1834 yılları arasında yaşamış olan Thomas Malthus daha o yıllarda çok açık şekilde kaçınılmaz olan bu sona işaret etmişti.

Malthus politika ile ekonominin birbirinden bağımsız olmadığını düşünen bir bilim insanı ve din adamıydı. Ona göre, nüfusun artış hızı, insanların yaşamı için gereken temel ihtiyaç maddelerinin artışından daha hızlı olmaktadır. Bu nedenle de, dünya geneli için açlık, savaşlar, salgın hastalıklar ve sefalet kaçınılmazdır. Ancak, Malthus’un tasarımı, olacağını öngördüğü dönem içinde gerçekleşmedi. Çünkü o, teknolojide meydana gelebilecek olan gelişmeleri sezinleyememişti.. Yaklaşık iki asırdan sonra, şimdi büyük ölçüde, teknolojideki gelişmeler nedeniyle, Malthus’un öngörüleri, onun düşündüğünden daha da hızlı gerçekleşmeye başladı. Nüfus, özellikle, dünyanın fakir bölgelerinde artmaya devam ederken, insanları besleyecek topraklar yine insanlar tarafından betonlaştırılıyor, erozyona uğratılıyor ve yaşamsal kaynaklar hızla tüketiliyor.

2.İnsan ile şempanzenin ayrılmasından 6-7 milyon yıl sonra, ancak 1804 yılında, yani Malthus’un tezini ileri sürdüğü yıllarda dünya nüfusu ilk kez 1 milyara ulaşmıştı. Nüfusun 1927 yılında 2 milyara gelmesi için aradan 123 yıl geçti. Bu tarihten 33 sene sonra 1960’da 3 milyar olan nüfusun 1974’de 4 milyara çıkması için aradan sadece 14 yıl geçti. 2006’da 6.5 milyarı aşan nüfus, mevcut trend devam ettiğinde bundan 16 yıl sonra 8 milyar ile 1974 yılının nüfusu ikiye katlanmış olacak3

Yaptığım araştırmalarda aşağıdaki düşüncemi doğrulayacak ya da yanlışlayacak herhangi bir kanıt bulamadım. Ancak, ekonomi biliminin doğruluğu tartışılamaz, temel yasalarından biri olan “Azalan Verimler Kanunu”, bana göre artık işlerlik kazanmaya başlamıştır. Yani, tarih boyu, ortalaması devamlı yukarı giden ekonomik büyüme eğilimi kalıcı olarak kırılmıştır. Eğer bu düşüncem doğruysa, bundan sonrası için olası en iyi büyüme modeli senaryosunun trendi yataya yakın olmalıdır. Dolayısıyla ekonomik politikalarda şimdi yapılacak hataların insanlık için maliyeti çok yüksek olacaktır. Doğru teşhisler bir felaketi önleyebilecekken, askeri deyimle, yığınakta yapılan hata hiç istenmeyecek sonuçlara yol açacaktır.

3.Yazımın hemen başında bu birinci yeni dünya olgusuna ilişkin düşüncemin gerekçelerini sunacağımı söylemiştim. Tarihte yaşanmış olan tarım, sanayi devrimi veya bilgi çağı gibi büyük değişimler, genel gidişin bir uzantısıydı. Burada daha önce hiç yaşanmamış yeni bir dünyadan söz ediyorum. Bana göre, şimdi, süregelenden bir kopuş veya ilk kez ortaya çıkan bir başlangıç var. Bu düşüncemin gerekçelerinin bir bölümünü yukarıda dile getirdim. Onlara, yine 2007 yılında yazdıklarımdan şu eklemeleri de yapabilirim:

6-7 milyon yılda 1 milyara ulaşan nüfus, son 49 yılda, neredeyse, bu yıl 7 milyara yaklaştı. Geri kalmış zaten yoksul olan ülkelerde nüfus, yüksek artış hızını devam ettirirken, eğitim düzeyinin yüksek olduğu gelişmiş ülkelerde durma noktasına geldi veya gerilemekte. Bu durum, tarihte yaşanagelen bir süreç değildir. Bir yerde sıçrama bir yerde de durma veya gerileme yaşanmaktadır. Nüfusun yarısı ilk kez şehirlerde yaşamaya başladı ve şehirlerde yığılma hâlâ devam ediyor.

4.Küresel ısınma ve iklim değişiklikleri daha önce bilinenlerden farklı olarak birbirini etkileyen ekonomik, sosyal, kültürel, politik, psikolojik vb. yeni problemleri beraberinde getirdi. Değişim, artan göçleri ve metropollerde yoğunlaşan şehirleşmeyi zorunlu kıldı. Yönetimi ve denetimi zorlaşan metropollerde yaşayan insanların davranış biçimlerindeki sağlıksızlaşma eğilimleri arttı.

Uzunca bir süredir devam eden olumsuz değişmeler görece olarak cahilleşmeyi, doğal ve evrensel hukuktan uzaklaşmayı, siyasal bozulmayı; seçenler ve seçilenlerin çoğunun birlikte her türlü talanda suç ortaklığını, açgözlülüğü, ikiyüzlülüğü, yozlaşmayı arttırdı. Ayrıca, işsizliğin artması umutların yitirilmesine can ve mal güvenliğinin azalmasına yol açtı. (O tarihte yazdıklarımdan bu yana, artarak kötüleşen bu gidişi yavaşlatacak hiçbir belirti yok.)

Başlangıçta beklenilenin aksine, küreselleşme hem ülkeler arasındaki hem de toplumdaki gelir dağılımını zenginler lehine giderek artan ölçüde bozdu. Birkaç yüzyıla bakıldığında dahi, gelir dağılımındaki bozulmanın hiçbir zaman bu düzeye çıkmadığı görülmektedir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı araştırmalarına göre: “1820’de en zengin 10 ülkenin vatandaşları en yoksul 10 ülke vatandaşlarından 3 kat daha zengindi, 2007’ye gelindiğinde bu oran 50’ye yükselmiştir.” Küreselleşme ile kaynakların daha rasyonel kullanılacağı varsayımı yanlış çıktı. Fazla kazanma ve tüketme hırsı sınırlı olan kaynakların daha hızlı ve bilinçsiz kullanımına ve tüketilmesine yol açtı. Gelişen teknoloji ve hızlı sanayileşme ile birlikte artan tüketim çılgınlığı dünyayı geniş ölçekli bir, kirlenme ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirdi.

5.Sanallık ve bu sanallığı da kullanan spekülasyon türü, internet ve e-mail olgusu ilk kez yaşanmakta. Tarihte ilk kez sanallık gerçek dünyanın yerini aldı ve bu durum da hiçbir sürecin devamı değil. Yani tarihte görülen değişim ve devrimlerin hiçbirinde böyle bir olgu yaşanmadı. Gerçek üretim ve gerçek paranın yanında bir de miktarı bilinmeyen sanal üretim ve sanal para olgusu ortaya çıktı. Böylesi bir ortamda, olumsuz gelişmeleri kontrol edebilmek, yavaşlatmak veya durdurmak imkansız hâle geldi.

6.Dünyanın herhangi bir yerindeki olumsuzluk, iletişimin hızı nın da etkisiyle, daha önce hiç yaşanmamış bir şekilde yayılmakta. Giderek daha istikrarsız ve tehlikeli olan dünyada, geleceğe dönük belirsizlikler artmakta; bu durum, insanları korkmaya, gergin ve sinirli olmaya itmekte.

7.Yeni nesiller kulaklarında veya ellerinde devamlı değişen aletleriyle doğadan uzaklaştı; doğa ve kendileriyle baş başa kalmak gibi bir kavramdan habersiz hale geldi. Bu nesil, belki de bu nedenle, daha önceki kuşaklardan görülenden farklı bir biçimde uyum sorunları yaşamaya başladı.

8.Toplumlarda farklı düşüncelerin olması ve bu düşüncelerin tartışılması sağlıklıdır. Fakat düşünemeyenlerin tartışması sadece anlamsız değil üstelik tehlikelidir: Bu tehlike de yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

9.Özellikle İkinci Dünya Savaşından bu yana daha önce hiç görülmemiş ölçüde devam eden silahlanma yarışı ve savaşlar, sağlıklı gelişmelere ayrılabilecek kaynakların israfına yol açmıştır. Bu da, zaten yaşanılacak olan ekonomik krizi öne çekecektir. Çünkü israfı temel alan üretim ve tüketime dayalı büyüme modeli, nüfus artışı ile birlikte düşünüldüğünde zaten sürdürülemeyecektir.

10.Doğal olarak, dile getirilen bu olumsuzlukların her birinin yol açtığı belli ölçüde bir tahribat vardır. Fakat, bunlar birbirlerini etkilediklerinde ve tetiklediklerinde sonuçta olan tahribat, tek tek olan yıkımların toplamından daha büyük olmuştur.

11.Bu nedenlerle, dünyamız daha önce hiç karşılaşmadığımız yepyeni bir sürecin içine girmektedir. Bu süreçte insanların bir kısmı hiç düşünmemekte, çoğu savunma halinde; aynı zamanda önyargılı ve şüphecidir.

12.Teknoloji ile birlikte bilgi üretimi de hızla ilerliyor. İnternet dünyasında, bilgiye ulaşım tarihte hiç yaşanmamış ölçüde kolaylaşırken, bilgiden uzaklaşma ve cehalet bilgi üretim hızının üzerinde seyrediyor.

On iki madde halinde özetlemeye çalıştığım olguların tümü, bir arada üçüncü dünyanın dokusunu da oluşturan sorunları yaratmıştır.

Yazımın başından buraya kadar, sözünü ettiğim birinci yeni dünya için 2007 başında yazdıklarımdan bazı alıntılar yaptım.

Şimdi, beni endişelendiren gözlemimi tekrar etmek istiyorum. Halen karar verenler ve onlara yol gösterenler yeni dünyaları anlamakta zorlanıyorlar. Bu durum da, yaşanılan sorunlara “doğru” çözümün bulunmasını engelliyor. Günü kurtarmaya yönelik kısa vadeli yanlış ekonomik politikaların en önemli sakıncası, temel sorun anlaşılmadan bu politikaların uygulamaya konulmasıdır. İnanıyorum ki gelecekte, bugün yaşananların altında yatan esas sorun anlaşılacaktır. Ancak, korkum, o gün için “doğru” çözümler bugünün yanlış politikaları nedeniyle anlamsız ve uygulanamaz olacaktır. Bu olasılığı çok önemsiyorum. Çünkü; şimdi belirlenen yanlış hedeflere yönelik uygulamalar ileride akılcı olabilecek çözümleri erişilemez yapacaktır.

Eski yazdıklarımda “bireysel ve toplumsal çılgınlık ve toplumsal bunamanın giderek yaygınlaştığını” dile getirmiştim.

Ancak, bu düşünceme karşı çıkıldığında savunmasız olduğumu da söylemiştim. O zaman, bu gözlemime örnekler vermemiştim. Fakat, söylemek istediğim şuydu; acaba toplumlar da diğer canlı mekanizmalar gibi bazen yaşlanıp, bunuyorlar mı? Küreselleşen dünyada da, bunama başlamış olabilir mi? Tarihte daha önce de yaşanmış olan bunamalar tekrar mı ediyor? Acaba, M.Ö. 469-399 yıllarında yaşayan Sokrates ile 1564-1642 yıllarında yaşayan Galilei Galileo’yu yargılayan akıl kodları halen yaşamını sürdürüyor mu? Örneğin,1453’de Fatih’in topları yaşlanmış Bizans İmparatorluğunun surlarını döverken içeride meleklerin cinsiyetini tartışan beyinlerin rasyonel düşündüğü iddia edilebilir mi? Bu tarihten yaklaşık bir asır sonra:

Zamanın matematik ve astronomi bilgini olan Takkiyettin, Fatih’in torunlarından III. Murat’ı İstanbul’da bir gözlem evi kurdurulmasına ikna eder. 1575 – 1577 tarihleri arasın-da kurulan bu gözlem evinde gözlemler başladıktan sonra 1577’de bir kuyruklu yıldız da görünür ve doğal olarak ilgi ile gözlenir. Fakat, 1578’de İstanbul’da bir veba salgını olur. Gökyüzünü incelemek Tanrı’nın işine karışmaktır. Veba salgını da bu büyük günaha verilmiş bir Tanrı ceza-sıdır. Eğer gözlemler devam ederse daha nice cezalar gele-cektir. Şeyhülislamın fetvası ile 1580’de, (daha önce Bizans’ın surlarını döven toplar artık.İ.Ç) Tophane sırtlarındaki gözlem evini yıkıyordu 4

10 Nisan 2001 tarihli “Türkiye’de Krizlerin Kökeni ve 2001 Yılı Krizi 5 başlıklı yazımdan bir alıntı yapacağım: “6 Nisan 2001, Cuma günü zamanın Ana Muhalefet Partisi Başkanı Recai Kutan’ın namaz kıldığı Mahmut Paşa Camii imamı Mustafa Demir, v­zında bu krize yönelik “Allahın emri olan başörtüsüne yasak getirilirse ibadethanelere kilit vurulursa bu hastalık artar” ve devam ediyor “toplum hasta ise bunun ilacı islam eczanesindedir” diyor. Bu alıntının hemen ardından ben de “Toplumun enerjisini sülük gibi emip yok eden bu düşünce tarzı tarih boyunca, Osmanlı dahil nice medeniyetleri yok etmiştir.” diye düşünmüştüm.

2001 yılındaki yazımdan yıllar sonra, fakat bu krizden bir süre önce de şöyle düşünmüştüm; toplumların geleceklerini etki-leyen kararların alınma sürecinde, aklın yerini, giderek inançlar daha çok almaya başladı. Şimdilerde, terörü önleme adına, yeniden terör üretenlerle, İsa veya Mehdinin gelişi için hazırlık yapan beyinler, birbirine benzeyen beyinlerdir. (Burada mehdinin gelişi için Tahran caddelerini hazırlayan Ahmedinejad ile İsa’nın ikinci gelişine hazırlık için görevlendirildiğine inanan W. Bush’un beyninden söz ediyordum.)

Son olarak, bir örnek de bizden olsun. “Hamdolsun teğet geçecek” olan “kriz” bu söylemden üç ay geçmeden bizi işsizlik oranında dünyada ve Avrupa liginde başa oynatıyor. (İnanılmaz birşey, bu yazıyı gözden geçirirken, tam bu arada, 25 Nisan 2009, saat:21:01 ülkemin Sn. Başbakanı televizyonda “Evvel Allah 2010 yılı bizim için ekonomide sıçrama yılı olacaktır” dedi.)

Küresel bunama olgusu ile neyi kastettiğimi şimdi birkaç soru ile daha da netleştirmek istiyorum:

-İnsanın doğa ile uyum içinde yaşaması yerine savaşa girmesinin akılcı bir açıklaması olabilir mi? Yani, her durumda, savaşı başlatan insan kaybetmeyecek mi?

-Sınırlı kaynakları hızla bitirmeye yönelik, sürdürülmesi mümkün olmayan bir büyüme modelinin sonsuza kadar devam edebileceğini varsaymak akılcı olabilir mi?

-Mevcut krizi yaratan nedenler ortadayken, çözüm olarak halâ kaynakların israfını temel alan, daha çok üretim ve daha çok tüketimin önerilmesi hangi rasyonel aklın ürünü olabilir?

-Krizden çıkmak için, halen uygulanmakta olan ekonomik politikalar, 2008 öncesine dönmeyi amaçlıyor. Varsayalım ki, bugün ortalığa saçılan trilyonlarla, 2008 öncesine dönüldü; o koşullar şimdiki kriz öncesinin koşullarından daha kötü olmayacak mı? Bu da, şimdikinden daha da çözümsüz, yeni bir kriz ortamını hazırlamayacak mı? Gelecek olan o kriz hangi politikalarla çözülebilecek? Bunama veya çıldırma tespitleri ağır kaçıyorsa bütün bu yaşanılanlara “akıl fukaralığı” denilebilir mi?

Buraya kadar yazılanlardan şöyle bir özet çıkarılabilir: Kuramsal olarak sürdürülebilmesi zaten mümkün olmayan bir ekonomik büyüme modelinin üst sınırına gelindi. Daha vahim bir durum ile karşı karşıya kalmamak için, 2008 öncesi büyüme trendleri hedef alınmamalıdır.

Dünya ilk kez bu boyutta küresel bir ekonomik kriz yaşıyor..

Ancak, uygulanan politikalar, karar vericilerin bu gerekçeleri algılanadıkları veya anladılarsa toplumla paylaşmak isteme-diklerini gösteriyor.

Gelecekte şimdiden öngörülmesi mümkün olmayan bir dünyada yaşanacaktır.

Şimdi biz istesekte istemesekte, dünyadaki durumun daha da kötüye gitmesinin önlenmesinde rol oynayabilecek yer, ABD’nin Beyaz Sarayıdır. Doğal olarak orada ABD’nin çıkarlarını temel alan kararlar verilmektedir. Başkan Obama’ nın çalışma arkadaşlarına, üç aşamalı program hazırlamaları görevini vermelidir.

Birinci aşamada; dünyanın ortak aklını temsil etmekte hiç kimsenin tereddütünün olmadığı, her daldan bilim insanı dünyanın ve insanlığın geleceği için, bundan sonra nelerin yapılmamasının gerektiğinin bir listesini hazırlamalılar.

İkinci aşamada; sayıları az da olsa, hâlâ zeki, bilgili, dürüst ve düşünülmemişi düşünebilecek iktisatçı, politikacı, filozof, din bilginleri vardır. Onlar, ilk aşamada hazırlanan yapılmaması gerekenleri temel alan, yeni ve gerçekci politikalar üretmeliler.

Üçüncü aşamada; Başkan Obama ve ekibi, bu politikaları dünyanın genelinde uygulanabilir hale getirmeliler. Yani, bu üç aşamalı programda, nelerin yapılması değil yapılmaması ön görülmelidir.

Kısa vadeli bazı tedbirlerin hemen alınması gereğini tabiiki biliyorum. Ancak kısa vadeli tedbirler ile uzun vadede yapılması gerekenler uyum içinde olmalıdır. Aksi halde ekonomik milliyetçiliğin yükselişinin de etkisiyle ne kısa, ne de uzun vadeli tedbirler sonuç verebilir.

Bunlar benim düşünebildiklerim. Mutlaka, çok daha iyi, çok daha uygulanabilir politikalar üretecek sayısız insan vardır.

Önerilerimin uygulanmasının ne kadar zor olduğunu biliyorum. Çünkü, iktidar olan her politikacı seçmenlere yaşamakta olduklarından daha iyi bir hayat vaat ederek seçimi kazanır. Dolayısıyla, önerimde iki problem var; birincisi, Başkan Obama’ya: Karar yetkisini dünyanın ortak aklı ile paylaş! İkincisi, zımnen de olsa, dünyaya ve Amerika’ya artık eskisinden daha iyi yaşamanın mümkün olamayacağını söyle diyorum.!

Bu söylemi, bırakın Amerikalıları, ilk kez daha iyi yaşama şansına sahip olduklarına inanan Çinliler, Hintliler, Ruslar ve benzer ülkeler kabul eder mi? Öte yandan, onlar da Amerikalıların ve Avrupalıların şimdiki tükettikleri kadar tüketmeye başlarsa dünyanın kaynakları kaç ay dayanır, bilemiyorum!

Dip Notlar

1.İhsan Çetin, “Kırılan Dünyamızın Sanal ve Sanal Olmayan Gerçekleri”, Türkiye Sorunları Kitap Dizisi. Sayı:68, 4 Şubat 2007.
2.İhsan Çetin, “Giresun-Ordu Çizgisi: Ortak Bir Gelecek”, Sempozyum, 25 Temmuz 2008.
3.Birleşmiş Milletler Web Sitesi:
www.un.org
4.Fatma Esin; “İnanç mı, Bilim mi?”, Cumhuriyet Gazetesi, Nisan 2009.
5.Dr.İhsan Çetin; Türkiye’de Krizlerin Kökeni ve 2002 Yılı Krizi,Türkiye Sorunları kitap dizisi, sayı 40,Mayıs 2001.

***

Türkiye Sorunları kitap dizisinin yorumu:

Değerli düşünür Dr.İhsan Çetin, gerçekçi bir analiz yapmaktadır. Yeni oluşacak üçüncü dünyanın insanlığa hangi çözümsüz sonuçları getireceğinin bilinemezliğini vurguluyor. Önceki dünyalardan devralacağı sorunları üstlenirken, aynı yanlışlardan kendisini kurtaramayacağı gerçeğini göstermek istiyor. 19.yüzyıl başlarında başlayan ideolojik çekişmelerin sorunlarını, sıcak ve soğuk savaşlarla ve de mikro düzeyde, ülkelerin kendi içinde bölünmelere yol açan çekişmelerle yüklü ikinci dünyamızda, kitlesel açlığı ekonomik sömürü yaratırken, bu kez üçüncü dünyamızda, belki bu sorunları yaratan olumsuz iklim koşulları, aşırı nüfus ve tüketim artışı olacaktır.

Üçüncü dünya belki de, 7 milyar insan kitlesini taşıyamaz, barındıramaz ve besleyemez bir dünya olacaktır. Kuru-yan topraklardan kitlesel göçlerin kitlesel yokoluşla sonuçlanmayacağını hiç kimse bugün ileri süremez.

Türkiye Sorunları kitap dizisinin 76.ve şimdiki 77 sayılarında yer verdiğimiz küresel kriz ve ekonomi eksenindeki sorunları, Dr.İhsan Çetin, Prof. Erdinç Tokgöz’den başka iktisatçı ele aldı mı bilemiyoruz. Yalnız Türkiye değil, tüm dünya bu iki iktisatçının yazıp söylediklerine kulak vermelidirler.

Eğer yeni Başkan Barack Obama ABD’nin emperyalist iç güdüsünü ya da çıkarlarını ve Ortadoğuyu ısıran azgın azı dişlerini törpüleyebilirse, üçüncü dünyanın zorunlarına çözüm bulmanın güçlükleri azalabilir Dünyayı hümanist çizgiye dönüştürecek potansiyel ABD’de mevcuttur. Ne yazık ki, bu potansiyel son elli yıl çok kötüye kullanıldı.Yeni başkan seçilen Obama’nın bunu sağlama-ya gücü yeter mi bilemiyoruz. ABD’nin tarihten silinmesi ya da gücünü yitirmesi, üçüncü dünya için Avrupa’nın ABD’den daha beter tehdit alanı oluşturmasına neden olabilir.

Üçüncü dünyanın, Dr.İhsan Çetin’n tasarımladığı sorunlara çözüm bulabilmesinin temel koşulunu,ekonomik büyüme modellerinin gelişmiş ülkeler için yeniden irdelenmesinde görüyoruz. Her halde, bugünün dünyasını sorunlarla üçüncüsüne devreden koşulların sorumlusunun ekonomik büyüme stratejinde görmemiz gerekecek.

Artan tüketimin refah ölçütü olmayacağı bilinci, gelişmiş ülkelerin siyaset ve devlet adamlarının zihninde yer al-malıdır.

Dr.Çetin’in yazısı zihnimizde bu düşüncelerin doğmasına neden olduğu için kendisine teşekkürü borç biliyoruz.

A.N.Ö

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail