Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 78 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


AÇILIMLAR ÇIKMAZI

Ali Nejat Ölçen

A:DEMOKRATİK AÇILIM

AKP İktidarının “demokratik açılım” tasarımını, Büyük Birlik Partisi genel başkanı şu sözleriyle desteklediğini açıklamıştı: “Tek bayrak, tek devlet, tek vatan mı” soru-muza, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, evet dediği içindir ki destekliyoruz.

Üniter denilen kavramı ile eğer bütüncül, birlikçil devlet tanımlanıyorsa, kitlesel cinayet suçlusu Abdullah Öcalan ın, “ayrı bayrak, ayrı güvenlik, ayrı yasama “görüşünü DTP benimsediğine göre AKP’nin demokratik açılım ta-sarımı, nasıl gerçekleşecek? Böylesi bir tasarımla kim kimi kandırmaya çalışıyor?

Zaten böyle bir tasarım, 21.yüzyıl Türkiye’si için utanç vericidir. Bir başka dile çevrilmesi olanaksız “demokratik açılım” sözcüğünün, mantık, kavram ve terim olarak ta karşılığını bulamazsınız.

Başbakan R.T.Erdoğan’ın Amerika’da “demokratik açılımı”nasıl anlattığını bilemiyoruz. Açılım denilen kavramı bizlerden çok farklı biçimde anlamış olmalılar ki, sinema sanatçısı Kevin Costner’ R.T.Erdoğan’ı Türkiye’yi demokrasiye kavuşturacak başbakan olarak görmüş o yüzden onu desteğinden yoksun bırakmamıştır! Hiç kimse “açılım” sözcüğünün karşılığını İngilizce’de bulamaz. Onlar demokrasiye açılmadılar ki, demokrasiyi varettiler. Batı kültüründe o nedenle, “demokratik açılım” gibi bir kavram mevcut değil. Onlara göre demokrasi varsa, açılıma gerek yoktur. demokrasileri kapalı değil ki, açsınlar.

Demokrasimiz kapalı olduğu için mi, R.T.Erdoğan onu açmaya çalışıyor, nasıl açacağını bilemediği için, bir türlü açamıyor. Türk Tabipleri Birliği Başkanı Gencay Gürsoy bile, “İçerik ortaya çıkmadan mahkum edilme-meli” diyebiliyor.(Cumhuriyet 26 Eylül 2009). İçeriği bilinmeyen açılımı savunmak nasıl olanaklı olabilir, bilemiyoruz. Şunu biliyoruz ki, R.T Erdoğan demokratik açılımı açıklayamayacaktır. Yalnız R.T.Erdoğan, değil, hiç kimse, bu yapay deyimin ne olduğunu açıklayamaz. Açıkladığı da zaten demokrasinin kendisi olmayacak. Ne olacak? Mustafa Kemal’in devletinden başka bir devlet tasarım ortaya çıkacak. Açılım çıkmazının temel sorunu budur.

Demokratik açılım deyiminin PKK’nın kanlı eylemlerini sonlandıracak reçete olacağını kim düşünüyorsa, düş görüyor, kendisini kandırıyor demektir. Zaten demok-ratik açılımın ne olduğu açıklanmadan önce, Habur kapısı açılarak, dağdaki PKK’nın kente inmesi sağlanmış oldu. Kentlerimiz bir süre sonra dağ koşullarını yaşa-maya başlarsa kimse şaşırmasın. Özetle, ülkemiz AKP iktidarında üç çıkmasın içine hızla sürüklenmektedir.

1.AB Çıkmazı

AB’nin 2003 yılı için yayımladığı rapor ve eklerinde,Türkiye’nin geniş ordu harcaması, insan gücü ve nesnel kapasitesiyle ile AB’nin güvenliğine ve savunma politikasına önemli katkıda bulunabilir, denmektedir. (İngilizcesi şöyle:With its large military expenditure and manpower, Turkey has the material capacity to make a significant contribution to EU security and defence policy.(s.11)

AB’nin bununla yetineceği sanılmamalı. 1999’dan 2004 yılına kadar, sadece azınlık ve azınlık haklarından söz ediyordu, Türkiye’ye ilişkin gelişme raporlarında. Ülkemiz kamu oyunun “azınlık” kavramına alıştırıldığını görmüş olmalılar ki, 2004 yılı gelişme raporunda, azınlıkların Kürt ve Alevi yurttaşlarınız olduğunu öğreniyoruz. (Bakınız: Issues arising from Turkey’s member-hip).Hatta Alevi yurttaşlarımızın hala azınlık kabul edil-memesini de eleştiriyor. İngilizcesi şöyle: Alevis are still not recognized as a Muslim minorities.s.44)

Bugün Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül, Dışişler Bakanı olarak bu ve bunu izleyen gelişme raporlarının hiç birine karşı tavır sergilememişti. Fırat ve Dicle nehirleri havzalarının uluslararası bir kurul tarafından yönetilmesi koşuluna bile yutkunmakla yetinildi.

2.Öcalan-PKK-DTP Üçgeni Çıkmazı

PKK, Kuzey İrak’ta ABD’nin kucağına oturmuş bir sanal devletçiğin, milis gücüdür ve AB-ABD ekseninden sağladığı olanaklarını kullanmaktadır. Ne Barzani, ne Talabani’nin , güvenilmez kaypak kişilikleri, bu modelin gerekliliğinden başka türlü de yorumlanamaz. AKP’nin amatör siyasetçilerini de avutmakta, uyutmakta, oyala-maktadırlar.

DTP’yi ve onun milletvekillerini savunduğum, beğendi-ğim sanılmamalıdır. Abdullah Öcalan çizgisinde olduk-ları, PKK’yı terör örgütü olarak yadsımadıkları için ülkemize zarar verdiklerini düşünenlerden biriyim. Bu davranışım, ulusal ulus devletimizin özünü oluşturan “erkler ayrılığı” ilkesine saygımdan, onu koruma az-minden kaynaklanmaktadır. DTP milletvekilleri ve o partinin ileri gelenleri, devletten demokrasi ve özgürlük talebinde bulunurken, hükmettikleri yurttaşlarına o demokrasinin, özgürlüğün küçük bir parçasını bağışlıyorlar mı? Hayır, onların içinde pek çokları, Güneydoğu’nun feodal yapısının sürüp gitmesinden yanadırlar .Onlardan birinin, köyleri satan ve satın alanları kınadığına ve aşiret ağalığının sömürü düzenine karşı çıktığına tanık olmadık.

Güneydoğu’da Feodalite Siyasallaşıyor.

Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) Güney Doğu’yu ve insanlarını çok yakından tanıyan biridir. Harran ovasındaki yerleşme birimlerindeki gerilik sadece Türkiye Cumhuriyet’nin kusuru değil, tersine oradaki büyük toprak sahibi ağaların suçudur. Güney Doğu Anadolu’-nun gelişmesinin, sanayileşmesinin, emek bilincinin doğ-masının engelidir onlar. Güney Doğu Anadolu, gelişirse, feodalitenin yıkılacağını, temel hak ve özgürlüklerin bilincine ulaşan nufusu sömüremeyeceklerinin bilincin-dedirler. Ne yazık ki, siyasal iktidarların tümü, oradaki yoksullaşan nüfustan yana değil, feodaliteden yanadır. Feodal ağaların egemenliği altında yoksul ve bilinçsiz, gelişmemiş kalmaya tutsak olan nüfusu kalkındıracak bir programdan bugüne kadar hiçbir siyasal iktidar söz etmemiştir, Demokratik Toplum Partisi (DTP) de söz edemez, çünkü kendisinin var oluş koşullarına karşı çıkmış olurlar. Çünkü,, Güneydoğu halkının değil, oralardaki feodal ağa ve şeyhlerin partisidir DTP.

AKP’eğer “demokratik açılım”ın içeriğini saptamaya çalışacaksa (ki sanmıyorum) o kavramın içine Güneydoğu Anadolu’daki feodaliteyi bertaraf edecek ilke ve kararları yerleştirmelidir.

Osmanlı döneminde 1804 yılında Mısır’a Vali olarak atanan Mehmet Ali Paşa’nın ilk işi, Mısır’daki toprak ağalarını yani feodaliteyi etkisizleştirmek oldu. Osmanlı’nın burnunun dibinde onun bir valisi, buharlı gemi ile Basra körfezini aşarak dış ticaretini geliştirirken, Fransa’ya öğrenim için kırk öğrenci gönderirken, pamuk tarımını rekor düzeyde geliştirirken, Osmanlı, İstanbul’da saraylar inşa ediyor ve Serdar-ı Erkemi, Konya ovasında Mehmet Ali Paşa’ya esir düşüyordu. İngiltere, Mehmet Ali Paşa’nın kurduğu sanayi tesislerinin yıkılması girişiminde bulunduğu içindir ki, Mehmet Ali Paşa, İngiltere’ye karşı çıkarken, karşısında Osmanlı’yı buldu. (Yıl 1840)

Demokrasinin yaygınlaşması, tüm bireyleri kuşatması eğer demokrasi açılımı olarak tanımlanıyorsa, önce demokrasi kültürünün yaratılması gerekir. Tüm siyasal partiler, hatta üniversiteler, aile yapımız, hükümetlerin tümü ve hatta hukuk sistemimiz bile demokrasi kültürüne yabancıdır. Demokrasiyi sadece hukuk ya da yasalar yaratmaz, onun kültürü yaratır ve korur.

Ergenekon adıyla tutuklanan, gece yarısı konukları basılıp götürülen seçkin bireyler hala ne ile suçlandıklarını bilmiyorlarsa, gizli tanıkların deyimleri suç kanıtı olarak kullanılıyorsa, olmayan demokrasiyi kim nasıl açacak?

B.ERMENİ AÇILIMI

“Açılım” adıyla sunulan tasarımların, ulusal gereksinmenin ürünü mü, uluslararası iradenin projesi mi sorusu her yurtsever bireyin zihnini kurcalamaktadır. Bu soru, açıklık kazandıktan sonra ancak, açılımı savunmak ya da karşısına çıkmak söz konusu olabilir. Türkiye’mizde “açılım” adı altındaki iki önemli tasarıma karşı çıkan-ların neden karşı olduklarını, savunanların da neden savundukları, hala belirginlik kazanmamıştır. Siyasal arenada iktidar ve muhalefet arasındaki tartışmanın anlamsızlığı buradan kaynaklanıyor.

İki dışişleri bakanının imza sonrasında konuşmaması, suskun kalmaları, 3 saat gecikerek, ABD Dışilişkiler Ba-kanı Mrs. Clinton’un aracılığıyla ancak anlaşmaya var-maları, anlaşmanın, aslında, önemli anlaşmazlıklar içer-diğini göstermektedir. 1915 yılındaki sözde ermeni soy-kırımını kabul eden ve bunu yadsımayı İsviçre gibi yasal cezaya bağlayacak kadar düşün ve ifade özgürlüğünü yadsıyan ülke temsilcilerini neden ilgilendiriyor bunu da anlamak olanaksız. Türkiye’nin başına ortaklaşa çorap ördüklerinin kanıtı değil midir bu?

Bu yazımızda ülkemizin başına örülmekte olan çorabın ilmiklerini ortaya çıkaracak, AKP iktidarının Tarih karşısında ne denli büyük ve onarılmaz sorumluluk altına girdiğinin senaryosunu çözümlemeye çalışacağız.

Ermenistan ile Türkiye arasında dostluk ve kardeşlik ilişkilerine karşı çıktığımız sanılmamalı, Biz sadece Emperyalizmin kucağında oluşacak bu zoraki nikaha karşıyız. Konuya girmeden önce kısaca Ermenistan tarihine bakalım.

1.Ermenistan Tarihi, Nasıl Bir Tarih.

Heredotus’a göre Ermeniler, Ön Asya’ya Trakya’dan göç ederek, İsa öncesi 9.yüzyılda Hazar Denizi ile Van Gölü arasındaki, Urartu halkının yerleşim alanına geldiler, onlarla kaynaştılar. İsa öncesi 521 yılında Pers Kralı Darius dönemi kayıtlarına göre de Ermeni olarak anıldılar.Kralların Kralı olarak ünlenen Tigranes (Dikran) zamanında (İsa öncesi 95-56 yılları arasında) büyük bir güce ve gönence ulaştılar. Sınırları Kafkasya’dan Akdeniz kıyılarına kadar uzanmış, genişlemişti. Ne var ki, Kralların Kralı Dikran’ın, Roma İmparatorluğuna toprak vererek onunla ittifak kurması, Ermeni Krallığının sonunu getirdi. İsa sonrası 300 yılından bu yana, Ermeni toplumu devletsiz kalarak, 1700 yıl, Pers, Arab, Selçuk, Osmanlı devletlerinin gölgesinde yaşamlarını sürdürdüler. (Encyclopedia Inter-ational, B.2,s.37)

Bağımsız, özerk devlet kurmaktan yoksun kaldılar. 20.yüz yılda onları Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin korucu kanatları altında görüyoruz.Bugün kendilerinin öz vatanını Sivas’a kadar uzatarak Kuzey Doğu Anadolu olarak görmelerindeki megalomaniayı anlamak olanak dışı. Kendilerine vatan arıyorlarsa, Trakya’ya geri dönmeleri gerekir.

2.Ermeni Açılımının Diyalektiği

Emperyalizmin böl, parçala yönelt tekniğini anlamak gerekir, böylesi anlamsız megalomanianın kaynağına girebilmek için.

Ermeni ve de Kürt açılımının dış kaynaklı proje olduğu kuşkusu giderilmiş değildir. ABD-AB ekseninde oluştuğu bu sanal tasarımı irdelemeye çalışacağız. Umudumuz göstergelerine her geçen gün yakından tanık olduğumuz bu sanal senaryonun gerçekleşmemesi ve yanılmış olmamızdır.

1.ABD ile AB’nin Türkiye’mize karşı, niyetlerindeki ortaklığa değinmeden bu sorunun çözümüne eğilmek olanak dışıdır. Bu ortak niyet ya da uzun erimli ortak proje, Türkiye Ortadoğu’da istikrarı sağlayan ve federatif sisteme göre devleti yeniden yapılandırılan bir ülke olmalıdır. Osmanlı, nasıl 1580 den 1900’lere kadar Ak-deniz’in jandarması olarak yabancı tacirlerin güvenliğini sağlamışsa, 21. yüzyıl ve sonrasında da onun yerine geçen Türkiye Cumhuriyeti devleti, Mustafa Kemal’i Mustafa’ya dönüştürerek, Ortadoğu’nun jandarması olabilmeli ki, rahatça sömürülebilsin.

2.ABD-AB ekseninde geliştirilen bu tasarımın siyasal, yönetsel ve toplumsal engeli olan:

a.Ulus devlet ve ulusalcı siyaset,
b.Kemalizm ve kamusal amaçlı üretim ilişkileri,
c.Kendine yeterli bağımsız ekonomi anlayışı,
d.Devletin stratejik temel sektörleri,

ortadan kalkmalı ve ulusal gelirine eşit düzeyde dış borç sarmalı içine düşürülmelidir ki, borcunu borçla ödeyen bir Türkiye, 1881 Muharrem Kararnamesi’nin yerini alan IMF’nin Stand by anlaşmalarıyla yönetilebilsin.

3. Türkiye’nin etnik sentezinde kırılma olmalıdır. Bu kırılmayı sağlamak için, ulusal bütünlüğü kıracak olan “azınlık” kavramı, ülkemizin siyasal ve yönetsel dokusuna yapışmalıdır. AB-ABD ekseninde bu, kolayca güçlüğe uğramadan gerçekleştirildi. Nasıl mı? Şöyle:

1999’dan 2004 yılına kadar, AB’nin ülkemize ilişkin gelişme raporlarında sürekli olarak ve fakat sadece “azınlık” konusu işlendi ve azınlıkların haklarından söz edildi. Fakat, azanlıkların kimler olduğuna ilişkin bir tek tümceye yer verilmedi. Ta ki, Türkiye’nin kamu oyu azınlık kavramını özümser düzeye gelinceye kadar. Daha önce de belirttiğimiz gibi, 2004 yılı gelişme raporunda azınlıkların Alevi ve Kürt yurttaşlarımız olduğunu öğrendik.(!) Onu izleyen raporlarda Alevi ve Kürt yurttaşlarımızın haklarının nasıl açılıma kavuşacağının önermeleri yer aldı. Madem ki, Türkiye’yi yönetenler, AB’ye üye olmayı önemsiyor o halde ileri sürülecek koşullara elbette boyun eğerek kabul edecekler. AKP iktidarında bu süreç te tamamlandı. Hatta AB’nin o raporlarının birinde Ağrı Dağı’nın Ermenistan’ın vatanı olduğu savına yer verildi ve Dışişleri Bakanlığımızdan tepkiyle karşılanmadı.

4. Bununla da yetinildiği sanılmamalı: Fırat ve Dicle nehirleri havzalarının uluslararası bir kurul tarafından yönetilmesi koşul olarak ileri sürüldü ve Türkiye’nin Hükümeti ve Çankayası yutkunmakla yetindi. Med-ya’mız bilerek ya da bilmeyerek bu koşuldaki “havza” sözcüğünü görmezden gelerek dilimize çeviriyi Fırat ve Dicle nehirleri olarak verdi. Oysa, o iki nehrin havzaları söz konusuydu. Yani tümüyle Güneydoğu Anadolu’yu içine alan ülkemiz.

5.Azınlık kavramının etnisite ile desteklenmesi gerekecekti, AB-ABD ortaklığı bunu da gerçekleştirdi. PKK’-ın kan dökücü eylemleri o düzeye gelmeli ki, Türk toplumu şehit olan genç evlatlarının acısından kurtulmayı özlemeli, PKK’nın kan dökücü eylemleri sürmeli ki, halkın bu gereksinimi karşısında siyasal iktidar “Kürt Açılımı” modeline baş vurmak zorunluluğunu duysun. AKP iktidarında bu süreç te tamamlandı.

6.Bu beş aşamalı projenin başarılı olması için, toplumun dinamizmini canlı tutan, saygın, seçkin, yurtsever kişileri, ister general, ister rektör, ister parti başkanı, köşe yazarı olsun, gece yarısı konutları basılarak, göz altına alınmalı ve TRT ekranında adı Fulin Arıkan olan bayan sunucu, gözaltına alınan seçkin kişileri, kendilerini “Ergenekon Örgütü” olarak tanıdıklarını da haber olarak açıklamalıydı. Oysa o sözcük, tutuklandıkları zaman bir-birini tanımayan o seçkin kişilere, Polisin yapıştırdığı bir tanımlamaydı.

2009 yılının Eylül ayına ulaşıldığında, Türk toplumu sindirilmiş, ürkütülmüş, korku toplumuna dönüştürülmüş olarak siyasal iktidardan gelecek her karara tepkisiz et yığınına dönüştürülmüş ve öylelikle “Demokratik Açılım” tasarımının gündemdeki yerini almasına ilişkin engellerin tümü (tutklanarak, göz altına alınarak) bertaraf edilmiş oldu. Bu arada Anadolu’nun Türklere bırakıl-mayacak kadar büyük olduğunu yazan ve söyleyen , kaç milyon (!) Ermeni’yi katlettiğimize ilişkin demeç veren bireyleri yaratmakta da güçlük çekilmedi.

Demokratik Açılım adındaki sanal tasarımı bir sonraki yazımıza bırakarak, Ermenistan Dışişleri Bakanı Nal-bantyan ile Türkiye Dışişleri Bakanı Davutoğlu arasında imza edilen anlaşmada, Ermeni güçlerinin Karabağ’ı bırakmasını öne sürmek anlaşmanın kıyıda bucakta kal-mış en önemsiz koşullarından biri. Bundan çok daha önemli olanı sınırların açılmasıdır ki, koşul ne olursa olsun, sınırlar açılacaktır. Sınırların açılması sonucunda ekonomik ilişkilerin güçlenmesi, gelişmesi, genişlemesi de önemli değil. Burada önemli olan, Ermenistan’ın hayalindeki kuzey batı Anadolu’ya girip, yerleşmek, toprak edinmek ve bir süre sonra AB-ABD ekseni tara-fından kendilerinin de Türkiye’de azınlık olduklarını ileri sürecek siyasete sahip olmak. Güneydoğu’nun git-tikçe yoksullaşan halkının topraklarını satmayacağını kim ileri sürebilir. Flistinliler, Musevilere topraklarını satmadılar mı? Türkiye’mizin başına örülmek istenen çorap budur. Osmanlı, kendi tarihinde gözünü açıp ka-payacak kadar kısa zaman içinde bunun bir benzerini yaşadı. Şimdi o benzerin ne olduğunu anlatmamız gerekiyor.

3.İsrail Devletinin Kuruluşuna Osmanlı Katkısı

İkinci Meclisi Mebusan’ın 1911 yılı bütçe görüşmelerinde, Gümilcine mebusu İsmail Bey,”Berlin’de kurulan bir derneğin, Kudüs, Şam ve Hayfa’da büyük toprak parçaları satın alarak İsrail Devleti kurulmasını planladığını” söylüyordu.

Onun konuşması Meclis-i Mebusan’ın toplantısına bom-ba gibi düşmüş ve Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’nın “Makam-ı aliye’yi bizde mi işgal ediyorlar” diye soru sormasına neden olmuş, Gümilcine mebusu İsmail Bey şu yanıtı vermişti:

Evet öyle. Türkiye’nin teşebbüse en münasip görünen havalisi şunlardır. Beytülarap, Suriye, Filistin. Musevi nüfusunu bir sureti makulede tevsi ve teksir kaziyesi bize son derecede haizi ehemmiyet görünüyor. Devlet-i Osmani, Musevi muhacirlerine kapılarını küşat bulduğu (açtığı) takdirde, makamatı aliyeyi işgal etmekte bulunan hem mezheplerimiz bütün nüfuzlarını Osmanlı’nın siyasi ve iktisadi tealisi (yükselmesi) için sarf edeceklerdir. Bu suretle, devlet-i aliyeye emin ve haizi nüfuz ittifaklar yolu açılacaktır. Şüphesiz bu ittifakları tesis edecek, rical-i Osmaniye..

Sadrazam Paşa-Rical-i Osmani’den aşağısını da okuyunuz. Bir şey var gibi çıkıyor da..

İsmail Bey-Rical-i Osmani müstefit olacaklardır, diyor.

Sadrazam Paşa-Yani para kazanacaklar

İsmail Bey- Hayır o demek değil. İmar-ı belad’dan (beldelerin imarından) bahsetmek istiyorlar. Irak’tan aşarca istifade edeceklerdir demek istiyor.

Sadrazam Paşa-Yani memleket değil, rical-i Osmaniye müstefit olacaklar.

İsmail Bey-Memalik-i Osmaniye’de bunların kökleşmesi,teessüs etmesi ilk defa ne ile başladı...Sir Ernest Cassell tarafından ve “Milli Banka” tarafından başlatıldı. Bu banka, onların sermayesi ile teşekkül etti. İsmine “Milli Banka” denildi. Milli Banka, burada kuvvetlenecek, zenginleşecek ve memleketimizde bir çok mesaili maliyeyi eline alacak.

“Kendini Yok Eden Osmanlı” adlı kitabımızda bu bilgilere yer vermiştik. (Bakınız:İkinci baskı, İmaj yayınevi,Ankara,2006,s.336-340)

Ne yazık ki, Gümülcine mebusu İsmail Bey’in bu açıklaması, Sadazam İbrahim Hakkı Paşa’nın, zihnine yerleşik düşüncesini değiştiremeye yetmedi. Çünkü o günkü konuşmasında Sadrazam, bugünki benzerleri gibi şunları söyleyecektir:

Sir Ernest Cassell, Mısır’da kesb-i servet etmiş, İngiltere tebaasından bir adamdır. Bir zamanlar mesaisine bizim memleketimizde başlamış, ikmal-i servet edinmiştir. Devlet-i aliye’nin muhibbi bir adamdır. Daima Hükümete muhabbetini beyan etmiş bir adamdır. Devlet- aliye hakkında dostane hisleri vardır. Biz ondan eminiz. Dostane hissiyatı olması dolayısıyla bizim için kıymettar dosttur. Yani, Osmanlı kavmi için bir zararı yoktur.

“Tarih tekerrür ediyor” biçiminde bir özdeyim vardır. Hayır, tarihin kendisi tekerrür etmez. Onun tekerrür etmesi, siyasal iktidarların gafleti sonucudur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde Osmanlı’nın tarihi tekerrür etmektedir. O dönemde Musevi kavmi için tekerrür etmişti, bu gün de Ermeni kavmi için tekerrür ediyor. Tarih, hiçbir zaman kendi kendine tekerrür etmemiştir. Onun tekerrür etmesi, siyasal iktidarlarının yanılışlıkla-rının sonucudur.

Şu gerçektir ki, Ermeni kavmi uluslaşmamış ve kendi devletini kuramamıştır. Bugün ABD’nin kucağında ku-rulan Ermenistan’ın Sivas’a kadar uzatılmasının tarihsel gerçeklerle örtüştüğünü hiç kimse ileri süremez. Ermeni yurttaşlarımız, Anadolu topraklarında Osmanlı’nın hima-yesi altında yaşamlarını sürdürdüler. İhanetlerinin bede-lini de 1915 kararlarıyla ödemek zorunda kaldılar. Çün-kü, Sarıkamış Savaşında Rus Ordularının desteği ile Osmanlı’yı arkadan vurmaya yeltenmişlerdi.

AB ve ABD’nin siyaset adamları şunu bilmelidirler, kendi tarihleri kurşun kalemle yazılmamış, kanla yazılmıştır. Ve kanla yazılan en vahşi tarih onların tarihidir.

Ermenistan’a bitişik sınırlarımız açılınca, Gümülcine mebusu İsmail Bey’in İsrail’in “Osmanlı topraklarında tevsi ve teksir kaziyesi”nin Batı Anadolu’muzda Ermeni nüfusu için gerçekleşmeyeceğini ve AB ile ABD’nin yeni Ernest Cassell’er yaratmayacağını bugün hiç kimse ileri süremez. Tüm isteğimiz, bu olasılığa ilişkin senaryonun gerçekleşmemesidir. Ne var ki, siyaset ve devlet adamları, böylesi olasılıkları düşünmek, önlemini almak, kararlarını hayal ürünü olmaktan kurtarmak zorundadırlar. Bunu yapmadıkları taktirde tarihin kendileri için uygun göreceği “ihanet” suçlamasından kurtu-lamazlar.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail