Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 79 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

AÇILIM TUZAĞI,TUZAĞIN AÇILIIMI
Ali Nejat Ölçen

AÇILIM TUZAĞI, TUZAĞIN AÇILIMI

Ali Nejat Ölçen

Kimliksizlerde Kimlik Sorunu

AB-ABDekseninde oluşturulan kamu oyu, ülkemizdeki MEDYA’nın da katkılarıyla, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının yönelimi de eklenince, ülkemiz ulusal kimlik tartışmalarının içine sürüklenmiştir. Alt kimlik üst kimlik gibi ülkeyi bölecek kavramları gündeme getirmenin özel bir amacı olmalı. Bu amaç, emperyalizmin Anadolu’muza sahip çıkma hedefiyle örtüşmektedir. 29 Kasım 2009 günlü Hürriyet gazetesinin ilk sayfasında ve hemen baş köşede ve de ayrıca Pazar adlı ekinde iki tam sayfada çeşitli düşünceler ile birlikte Türk’üm doğruyum iyi ama Ben Kimim” sorusunun yer aldığını görünce, bu ülke nereye sürükleniyor kaygısına kapılmaktan kendimizi alamadık. Bir ülke, kendi kökeninden habersiz kendisini ancak bu denli küçümseyebilir! Gazete üstelik yerli ve yabancı tarihçi uzmanlara da sormuş ve onların yanıtlarına yer vermiş. Prof.İlber Ortaylı’dan, Türklüğün ırk olmadığını öğreniyoruz! Türkler ırk değilse neymiş; Türküm diyen Türk imiş. Özdemir İnce de Türkler ve Rumların marazları da aynıdır diyor. Bu düşüncenin yanlışlığını bir lise öğrencisi ortaya çıkarabilir. Örneğin, Lise öğrencisi, milattan önce 200’lü yıllarda Ortaasya’da güçlü ilk Türk devletini kuran Oğuz Kaan’ı bilir. Dikitlerde yazılı olan anlatımdaki Türkçe’nin bugünün Türkçe’sine nasıl ben-zediğini görebilir: Oğuz Kağan, bakınız o dikitte 2200 yıl öncenin Türkçe’siyle nasıl anlatılıyor:

Mundın song sevinc daptılar. Kene künledin bir kün ay kağanung kösü yarıp bodadı. irkek ogul doğurdı oşul ogulnung öng’lük-i çıragı kök irdi. Agısı adaş kısıl irdi kösleri al sacları kara irdiler irdi.. oşul ogul anasınıng kögüsügünden oguznı icip mundın ardık rak icmedi.yig ed ,aş sürme diledi dili kile başladı kırık künding song bedükledi, yürüdi, oynadi

“Ortaasya’ya da saf Türk yoktur “diyen Prof.Carter V. Findley’in ulusu (Hürriyet, Pazar Eki,29.11.2009) 2200 yıl önce acaba hangi kaya oyuğunda yaşıyordu?

Eğer Türkler ile Rumlar aynı marazdan (kaynaktan) gelselerdi, milattan önce, Rumların nerede yaşadıklarını Özdemir İnce’nin açıklaması gerekmez miydi. Prof.İlber Ortaylı, Türklerin ırk olmadığını söylüyorsa, İngilizlerin Fransızların hatta Amerikalı olduğunu söyleyenlerin de hiç bir ırkın bireyleri olmadığını ileri sürmesi gerekmez mi? Hatta ırk denilen bir tanım söz konusu değildir de diyebilmeliydi, eğer Türkler kendine özgü ırk tanımının içine girmiyorsa.

Türkiye’miz, yazarı, çizeri, siyasetçisi, öğretim üyesiyle nereye sürüklenmek isteniyor, bilemiyoruz. O sürük-lendiği yerde onlar daha mı özgür daha mı mutlu olacaklar?

Kanuni Sultan Süleyman’ın 1530 ‘lı yıllarda Akdeniz’de serebest ticaret iznini tanıdığı Katalonya’lılar acaba İspanyalımıydı ya da Fransız mı? O iki ülkenin hangisinde bu konu tartışılıyor. Tartışılabilir mİ? Kuzey Almanya da Plat Deutch konuşanlar, o dilde eğitim özgürlüğü ve de TV programı talep edebilirler mi?

Kimi yabancı Prof’lar da arayıp bulamadıkları konuyu gümüş tepsi içinde bizimkilerden kendilerine sunulduğunun farkında olmalılar ki, Prof. Carter V.Findley, “Bir Uygur Türkü İstanbul’da yabancı kalır” diyebilmektedir. Oysa farkında değil ki, Ali Nejat Ölçen, AKPiktidarın’da kendi doğup büyüdüğü Türkiye’de kendisini yabancı gibi görmektedir. Prof.olan bu adam bilmiyor ki, 1973-80 yılları arasında CHP İstanbul milletvekili olan Ali Nejat Ölçen bugün İstanbul’da yabancı kalmaktadır. O ilin, deniziyle, eşi olmayan doğasıyla tarihsel dokusunun nasıl yağmalanıp yok edilişi nedeniyle yabancılık duygusuna kapılmaktadır. Şirketi Hayriye’nin vapurlarıyla yarışan yunus balıklarının bir teki kalmadığı için, Beşiktaş’ta ve Ortaköyde denize giremediği için, İstanbul’a yabancıdır. Beyazit meydanı yok edilerek mezbeleliğe dönüştürüldüğü için artık İstanbul’a yabancıdır.

Biz Türklerin hiçbir ırkta rastlanmayan üstün nitelikleri olduğu da yadsınamaz. Padişah olan halife ile şeyhülislam kıskacında düşün özgürlüğünden yoksun yaşatılan bu ırk, Mustafa Kemal’in aydınlığında harikalar yaratmasını bildi. Bugün bilimde, sanatta, sporda batının köhnemiş uygarlığıyla yarışmakta, onu gerilerde bırakabilmektedir. Padişah olan halifenin kulu olarak yaşama hakkı bile elinden alınarak Kilise ile Kral arasında olsaydı İngiliz ya da Alman toplumu, bizlerin seksen yılda yaratabildiğini kaç yüz yılda başarabilirlerdi?

Eşitlik uğruna “Türk Kimliğini yadsıyamazsınız” sözüdür doğru olan: Prof. Kemal Karpat’ı bu gerçeği söylediği için ne denli kutlasak gene de az kutlamış oluruz. Türk ırkının bu üstün niteliğini bildiği içindir ki bugün yeniden ABD ve ABSevr’i hortlatmanın peşindedir ve ülkemizde satılık taşeronları bulmakta da güçlük çekmemektedir.. Onlar bir zaman Ermenileri musallat etmeye çalıştılar başarılı olamadılar. Daha önce Yunan ordusuna sipariş ettiler, Mustafa Kemal’in sillesiyle geldikleri gibi defolup gittiler. Şimdi de Kürt kökenli yurttaşlarımızı kullanıyorlar. Ve onların ileri gelen sözcüleri ve de eli kanlı terörist grupları bir gün ne denli yanıldıklarını anlayacaklar. Türk kökenli nüfusla iyilik içinde geçinmenin nimetlerinden yararlana-madıkları zaman bunu anlayacaklar.

Bir gerçeği bir kez daha açıklamalıyız ki, Demokratik Toplum Partisi ve o partinin PKKadındaki silahlı milis gücü, Türkiye Cumhuriyeti Devletinden talep ettikleri özgürlükleri yoksun ve bilinçsiz bıraktıkları temiz yürekli Kürt kökenli yurttaşlarımızdan esirgemektedirler. Özgür-lük onlar için egemen oldukları nüfusu sömürmenin aracı olarak gereklidir. Güneydoğu Anadolu’nun gelişmesinin engeli devlet değil, şeyhler, ağalar taifesidir. Onların tümü

köy satan, köy satın alan acımasız, eli kanlı derebeyler, feodalite kalıntılarıdır.1Demokrasi ve Toplum Partisi (DPT) aslında, Kürt kökenli yurttaşlarımın partisi değil-dir; onları acımasızca sömüren büyük toprak ağalarının, feodalite kalıntılarının partisidir. Bu satırları yazan kişi Ali Nejat Ölçen’in TBMM’inden edindiği üç aylık maaşı dışında bir kuruşluk yan geliri yoktur ve ek tazminat ödentisini haksız zam kabul ettiği içindir ki, ücretsiz dağıttığı Türkiye Sorunları kitap dizisinin yayımını 16 yıldan beri sürdürüyor. Arta kalan üç aylık geliri yetmediği için, yazlığını Niksar’ın Çamiçi yaylasında odunların üst üstte sığılarak kendisinin de yapımına emeğiyle katıldığı 45 metrekare ahşap evde geçirmektedir. Ahmet Türk’ü, yıllık gelirini ve sahip olduğu mal varlığını açık-lamaya davet ediyorum. Bu davet, tüm DTPüyeleri için de geçerlidir. Türkiye Sorunları kitap dizisinin bu 79.sayısını DTP’nin tüm milletvekillerine (Mecliste kalırlarsa) gön-dereceğim ve 80. sayısında da aldığım yanıtları açıkla-yacağım. Kürt kökenli yurttaşlarımızı, kendi siyasal amaçları uğruna kötüye kullananların elinden kurtarmak hepimizin görevi olmalıdır.

Kürt Kökenli Yurttaşlarımızı Sömüren Ağaların Savunucusu: İsmail Beşikçi

Dr.İsmail Beşikçi, Kürtçülük akımının önde gelenlerinden biri. Kürtçü olmak için o dö-nemde Mustafa Kemal’e karşı olmak hatta karşı olmakla da yetinmemek, O’na kin duymak gerekiyordu. Yazdığı kitaplar yüzünden genç yaşında ömrünü tutukevlerinde geçirdiği için, kendisine saygı duymakla birlikte, bilimi bu denli kötüye kullanmasını yadırgamaktayım. “Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi” adlı kitabını 1977 yılında hazırlamış ve fakat 1999 ‘da yayımlanmış2. Hemen her satırında Kürdistan’a özgürlük ya da bağımsızlık tanımaya karşı çıkanları ağır bir dille eleştirmekte ve Kemalist’leri bunun suçlusu olarak görmektedir. Ona göre, kendisi gibi dü-şünmeyen öğretim üyesi, yazar ve çizerlerin tümü, Kürt-leri sömüren düzen yanlısıdırlar! Ağalar, şeyhler hariç!

Marksist olduğunu zanneden bu kişi, aslında onun diya-lektik materyalizmini ya bilmemektedir ya da anlama-mıştır. Sormak gerekir, tarihin hangi döneminde hangi devletin içindeki bir kavim, o devletin izniyle bağımsız ve özerk devlet kurabilmiştir. Batı ve ABD’de rastlanan federatif sistemlerin tümü, kanlı iç savaşların çözümü olarak doğuştur. Eğer o kanlı iç savaşı yaşamadan devlet kurabilselerdi, o devletin federatif sisteme gereksinimi olmazdı. Kamu oyu yoklaması ya da Merkezi hükümetin izniyle federatif düzeni yaratmanın tarihte bir tek örneğine rastlanamaz.

Kendisine sormak gerekir, tarih bugüne kadar kurşun kalemi ile mi yoksa kana bulaşmış kurşunla mı yazıldı? Eğer Kürk kökenli yurttaşlarımız, misakı milli sınırlarımız içinde bağımsız bir Kürdistan ve onun devletini kurmayı amaçlamışlarsa bunun bir tek yolu vardır, ayaklanırlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve ordusunu yenilgiye uğratırlar ve kendi devletini kurmanın olanağını ele geçirmiş olurlar. Bunun bir başka yolu var mıdır? Başarılı olmazlarsa, sonucuna katlanarak tarihin karanlığında toprağa gömülürler. İşte tarih budur. Tarih, her zaman her yerde kurşun kalemiyle değil kurşunla yazılır hep böyle yazılmıştır. Onun için bir ozan delikli demir bulundu mertlik bozuldu demişti. DTP’nin önde gelenleri savaşa devam edeceklerini açıklıyorlar. Onların devam edeceği savaşla kendilerinin karşılaşacaklarını bilmiyorlar mı?

Bugün senaryosu dışarıda hazırlanan demokratik açılım maskesi altındaki Kürt açılımının, ülkeyi bir iç savaşa hazırlayan koşulları birlikte getireceğini ve Anadolu’-muzu yeniden felaketin eşiğine sürükleyeceğini tahmin etmekte yanılgı olmayabilir. Belki de dış güçler bunun böyle olmasını planlamakta ve ülkemizdeki aktörlerini bulup ortaya çıkarmakta da güçlük çekmemektedirler. Ana-dolu zaten tarih boyu kardeşin kardeşe düşman olduğu koşulları yaşamıştır. Bunun ilk örneği Kanuni Sultan Sü-leyman döneminde Ebusuud Efendi’nin Fetvası ile başladığı yadsınamaz. Osmanlının tarihi isyanlar tarihidir.

İsmail Beşikçi, Mustafa Kemal’in okullarında nasıl oldu da Mustafa Kemal karşı olarak yetişti, bunu bir sosyal psikolog’un irdelemesi gerekir. İşin ilginç yanı da İsmail Beşikçiler, gittikçe artıyor. Tunceli Kanunu adlı kitabın-daki dip notlar Mustafa Kemal’e duyulan kin ve hıncın örnekleriyle doludur. Bu bağlamda, Beşikçi’nin siyasal-laşan Kürt’ü ile AKP’nin siyasallaşan din anlayışı örtü-şüyor.

İsmail Beşikçi, kitaplarının tümünde, Güneydoğu Ana-dolu’da kim toprak ağası ve şeyh’in geri kalmışlığın sorulusu olduğunu yazmış, söylemişse, o kişi Kemalist ırkçıdır. İşte örnekleri Tunceli Kanunu adlı kitabındaki örneklerden kimileri:

Dip not 86. Dünyada hiçbir siyasal akım Kemalistler kadar ırkçı ve sömürgeci fikir ve eylemini,”ilericilik, dev-rimcilik, halkçılık” sahteciliğiyle gizleme şansına sahip olmamıştır. Kemalistler, Kürt ulusunun kurtuluşu için mü-cadele eden bütün yurtseverleri darağacına göndermiş-lerdir.

Dip not 88. Ulusal bilinci köreltilen, köleleştirilen bir ulus, dinamizmini kaybeder. Köle bir ulusun yaşadığı sö-mürgeleşmiş bir alan “sükunet” bölgesi olur. Kemalist ırkçılık ve sömürgecilik böyle bir alan istiyor.

Dip not 100. Kemalist ırkçılığın, İmparatorluğun kan dökmeye dayanan politikasının çok daha barbar, çok daha kanlı, çok daha bilinçli ve hesaplı bir devamı olduğu somutlanmaktadır.

Dip not 116. Kürt ulusal haklarının savunulması, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının savunulması, devlet kurma hakkının savunulması, Kürtlerin öteki uluslarla, Türkler, Araplar, Farslılar eşitliğinin savunulması, emperyalist ve sömürgeci devletler tarafından, bu arada Türk sömürgecileri tarafından, daima “Türklüğe hakaret” olarak nitelendirilmiştir.

Dip not 119.Seyit Riza, 1937 de Kürt ulusal direnişinin önderiydi. Türk Hükümeti çarpışmaları şiddetli bir yerinde, Seyit Riza, ateşkes ve görüşme talep etti. Görüş-me yeri Erzincan Hükümet Konağı idi. Seyit Riza, bu talepleri kabul etti. Yanına hiç kimseyi almadan Erzincan’a hükümet konağına gitti. Fakat sömürgeci Kemalistler, Seyit Riza’yı tutukladı ve zindana attı. Çünkü bu bir tuzaktı. Bu olay, Seyit Riza’nın “Hükümet be şeref ü zureker” (yalancı ve şerefsiz hükümet) sözü Kürt’lerin belleklerindedir

İsyana kalkışanlar sonucuna katlanırlar. O sonuçta hak ve hukuk aranmaz. Savaşın hukuku barışın hukukuyla daima çelişmiştir. İsmail Beşikçi bunu bilmiyor. Kemalistleri, bağımsız Kürt devletinin kurulmasına izin vermediği için suçluyor. Bir devletin içinde bir başka devletin kurul-masına izin verildiğinin bir örneğini gösterebilir mi, Marksist geçinen İsmail Beşikçi? Misak-i Milli sınırları içinde bağımsız Kürt devletini kurmaları o devletin coğrafyasını Kürdistan olarak tanımaları onların doğal haklarıdır buna engel olmaya çalışanlar da sömürgeci Kemalistlerdir. İsmail Beşikçi’nin teorisi (kuram’ı) budur ve yer yüzünde bunun bir benzeri yoktur.

İsmail Beşikçi’ye göre, Kürt uyruklu yurttaşlarımızın Türkiye Cumhuriyeti Devletinden koparak kendilerine özgü misak-ı milli sınırları içinde bağımsız devlet kurmasına kim karşı çıkıyorsa, Kemalist’tir, ırkçıdır, sömürü yanlısı emperyalisttir vb. Örneğin, “Falih Rıfkı Atay, res-mi ideolojinin en önemli sözcülerinden biri”imiş. (dip not 91). Yunus Nadi de “Tunceli Vilayetimizin İslahı konulu makalesinde şunları yazdığı için ırkçıdır!:

Hükümet, oranın ahlak ve adetlerini biliyor, hem ihtiyaçlarını hakkıyla takdir etmiş bulunuyor. Orada ağalar var. Ve onların emrinde kabile ve aşiretler vardır. Baş-ları sıkıldı ve canları istedi mi, bunlar etraf ovalarında sükunetle çalışan köylüler üzerine saldırırlar, şekavetin derecesine göre zaman zaman askeri kuvvetler sevk edildiği vaki olmuştur
(Cumhuriyet17.6.1937)

Naşit Hakkı Uluğ da ırkçı Kemalist’tir çünkü “Derebeyi ve Dersim adlı kitabında:

Köyün toprağı, evleri, havası, suyu, rüzgarı, içindeki insanlar, hayvanlar, saban lar, üvendireler, inekler ve öküzler birbirinden farksız olarak beyin malıdır.Bu malın içinde en zavallısı insan değil midir?”diye yazmıştı.

Mademki bir gerçeği dile getirmiştir o halde Beşikçi’ye göre o da ötekiler gibi ırkçı Kemalist’olmalıdır. Hatta Şevket Süreyya Aydemir de “eşkıya” sözünü şeyh Sait ve arkadaşları için kullandığına göre ırkçı ve sömürgecidir. (dip not 166) Öyle anlaşılıyor ki, ayaklanma doğal hak ve özgürlüğün gereği ve fakat ayak-lanmayı ortadan kaldırmak ırkçılık ve sömürgecilik.

Bu şizofrenik suçlamadan Ord.Prof.Dr.Hıfzı Veldet Ve-lidedeoğlu da payını almaktadır. “Tunceli Kanun ve Der-sim Jenosidi” adlı kitabında (s.115-116) Velidedeoğlunun Türkiye ve Üç Devir adlı kitabındaki düşüncesini bakınız nasıl yorumluyo, eleştiriyor:

Türkiye Büyük Millet Meclisindeki kartal gözlü, uzun ve orijinal sakallı, uzun boylu, dik duruşlu, insana korkuyla karışık saygı telkin eden Dersim mebusu Diap Ağa’yı hatırladım. (Böyle tanımlıyor Kürt kökenli milletvekili olan bir yurttaşımızı Prof.Velidedeğlu ve devam ediyor:) Kasabanın küçük bir odadan ibaret olan Halkevinde biraz oturduk. İri yapılı Kaymakam İhsan Beyin ısmarladığı çayları içtik. ve duvarda asılı duran aşiret reislerinin resimlerine baktık. Bunlar birkaç sene önceki isyanda yakalanıp idam edilmişlerdi. İçimi yine hüzün doldurdu. Bu aşiret reisleri zavallı basit halk üzerinde hakimiyet kurmuşlar ve böylece devlet içinde devlet hayatı yaşamışlardı. Devlet onların hakimiyet sahasına el uzatıp vatanın her köşesinde olduğu gibi, orada da kendi kanununu hakim kılmak isteyince isyan ederek arkalarında bölgenin masum halkını birlikte sürüklemişler, böylece hem kendi canlarını hem de halktan ve askerden bir çok insanın ölümüne sebep olmuşlardır.

İsmail Beşikçi’nin Kürk kökenli yurttaşlarımızın şeyhler ve büyük toprak sahibi ağalar tarafından sömürülmesine karşı çıkan onların koruyuculuğunu üstlenen kişi olduğu için, elbette Prof. Velidedeoğlunu eleştirecek ve onun için şunları yazacaktır:

Ord.Prof.Dr.Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Kürt ulusunu yok etmek için gerçekleştirilen jenosit ve katliamları, sürgünleri ve buna benzer ırkçı ve sömürgeci eylemleri görmemezde büyük bir başarı gösteriyor.

Kim Kürt kökenli yurttaşlarımız üzerinde feodal ağaların egemen olduğundan söz ederse, İsmail Beşikçi’ye göre ırkçıdır, sömürüden yanadır, Kemalist’tir ve Kürt nüfu-sunun yok oluşundan yanadır.

Prof.Dr. Velidedeoğlu’nun idam edilen aşiret reislerinin Halkevinde duvarlara asılı resimleriyle karşılaştığı zaman, Cumhuriyet ve Üç Devir adlı kitabında buna ilişkin duygularını şöyle dile getirmişti:

Bu resimlerin Halkeviyle ne alakası var. Bu hareket ibret duygusu değil, adavet ve intikam duygusu, hatta zamanla yersiz ve lüzumsuz bir milliyetçilik, bir tefrika duygusu uyandırabilir. Halbuki, Türkler ve Kürtler aynı ırktan, aynı dinden kardeş insanlardır. Buranın insanını hor görmek değil sevmek lazımdır. Hulasa Doğu’da Kürt-Türk ayırımı yapmadan sevgi ve şevkat politikası tatbik edilmeli.

Prof.Velidedeoğlu’nun böylesi insancıl barışçıl davranı-şını İsmail Beşikçi, bakınız nasıl eleştiriyor, kötülüyor:

Türk üniversitesinin, ilim heyetinin temel görevlerinden biri, Kürdistan üzerindeki Türk sömürgeciliğinin ajanlığını sürdürmek olduğu için, Ord.Prof.Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da, Türkler ve Kürtlerin aynı ırktan ve dinden olduğunu söylemeyi ihmal etmemektedir. İngiliz, Fransız, Portekiz sömürgecilerinin Afrika’daki ajanları olan, Kilisenin ve misyonerlerin ağzıyla konuşarak, bu basit halkı seviniz, bu zavallı halka şevkat gösteriniz, diye öğütler vermekten de geri durmamaktadır.(s.117)

İsmail Beşikçi’ye göre, Kürt ve Türk yurttaşlarımızın birlikte barış içinde yaşamaları, sömürgeciliktir; Kürdistan devletinin kurulmasını önlemenin yöntemidir.

1977’de hazırladığı ancak 1999’da yayımladığı “Cum-huriyet Halk Fırkası’nın Tüzüğü adlı kitabının 243.say-fasında da şunları yazmıştır:4

Büyük Şef ve Daimi Genel Başkan Gazi Mustafa Kemal veya Milli Şef ve Değişmez Genel Başkan, CHPGenel Başkanlığı yetkisine dayanarak TBMM’nin tüm mebus-larını tayin ediyordu. Daha doğrusu yeniliyordu. Daha sonra, Şef tarafından tayin edilen bu mebuslar,meclisin ilk toplantısında cumhurbaşkanı seçiyorlardı.Cumhur-başkanı seçiyorlardı.

İsmail Beşikçi bu sözleriyle de tarihsel gerçeği tersine çevirmeyi deniyor fakat, başaramıyor. Çünkü, Mustafa Kemal’i Cumhurbaşkanı seçen Millet Meclisi, O’nun tayin ettiğini söylediği milletvekillerinden oluşmuyordu. Eğer öyle olsaydı:

1.2 Aralık 1922 günü, Erzurum mebusu Süleyman Necati, Mersin Mebusu Selahattin ve Canik mebusu Emin Efendiler, tarafından Meclis’e sunulan yasa önerisinde “muha-cereten gelenlerden Türk ve Kürtler tarihi iskanlarından itibaren beş sene mürur etmiş ise intihap olunur” koşu-lunu önerebilirler miydi? Bir ilde 5 yıldan fazla kalama-yan, yaşamını savaş alanlarında geçiren Mustafa Kema’in Millet Meclisi dışında kalması amaç-lanıyordu. O mebuslarda mı Mustafa Kemal tarafından tayin edilmişlerdi?

2.Milletvekillerinin tümünü Mustafa Kemal atamış olsaydı, Cumhurbaşkanı seçiminde 248 üyesi olan Millet Meclisinde 158 oyla Cumhurbaşkanı seçilir miydi?

3. Yukarıda adı geçen üç milletvekilin hazırladıkları “Seçim Yasası’nde 30 bin kişiye kadar nüfusu olan illerde 1 milletvekili, 30 bin ile 50 bin arasındaki nüfus için 2 milletvekili ve 50 bin ile 70 bin arasındaki nüfus için 3 milletvekili 70 üzeri nüfus için 4 milletvekili seçimi öngörülmüştü. Seçim çift dereceli olacak ve ilk seçimde milletvekili seçecek olanlar seçilecekti. Dolayısıyla, nüfus ile milletvekili arasında Mustafa Kemal ve arkadaşlarının hiçbir etkisi olamazdı. Çünkü çift dereceli seçim yöntemi söz konusuydu: Halk sadece milletvekillerini seçecek olanları seçiyordu.5

Dersim Soykırımı Abartısı

Bu satırları yazan kişi Ali Nejat Ölçen’in annesinin teyzesi iki erkek oğul sahibiydi. Yaşça büyük olanı Harp Okulundan Suvari subayı olarak çıkmış, Dersim isyanı öncesinde Hozat’a atanmıştı. Bir sabah, kapılarının önün-de kanlı bir çuval görürler. İçinde Suvari Teğmeni olan genç güzel subayın kanlı kesik başı vardır.Ali Nejat Ölçen’in annesi bunu anlatırken her seferinde hıçkırıklarla ağlamaktan kendisini alamazdı. O nedenle o genç subayın küçük kardeşi Hikmet Baydargil’in de subay olmasını istedi. Onu bağrına bastı.

Adı Tunceli olan dersime devlet giremiyor ve giren görevlinin torba içinde kesik başı dışarı atılıyordu.

Dersimde soykırımdan söz edenlerin hiç biri, İsmal Beşikçi de dahil, nüfus sayımı sonuçlarını inceleme gereksinimi duymuyor. 1937 yılında Dersim’de CHP’nin tek par-ti iktidarında eğer, soykırım gerçekleşmiş olsaydı, mil-letvekili seçimlerinde o partiye oy verenlerin sayısında artış olur muydu? Örneğin 1950 seçimlerinde Türkiye’nin toplam oylarının %39.4 ‘ünü CHPalırken bu oran Tunce-li’nde % 41.0’e yükselir miydi? Örneğin CHPTuncelinde o yıl (1950) 9209 oyuna karşı Demokrat Parti ancak 13089 oy alabilmiştir. 1954’de durum tersine dönmüş, Tunceli’nde oyların %48.5’ini DPalırken, oyların % 53.5’ini CHP, kazanmıştı.

Gerçekten onlarca bin kişinin öldürülmesi söz konusu olsaydı, 1940 sayımlarda Dersim nüfusu, 94639 kişi olarak bulunur muydu? 1945’de nüfusu, 90146’ya inmiş 1950’de 105 663’e yükselmişti. Güneydoğu ‘da Bingöl, Bitlis, Dersim, Elazığ, Erzincan, Gümüşhane ve Mardin’den oluşan merkez illerin 1940 yılındaki toplam nüfusu 1 016 382 den 1950’de 1 173 724’e çıkmış ve yılda % 1.014 oranında doğal artış söz konusu olmuştu. Bu oran Tunceli için kabul edilirse, 1937’deki nüfusunun 89450 olması olasıdır. Nitekim 1940’da 94639 olan nüfusu yılda %1.012 artarak 105663’e yükseldiğine göre bu büyüme oranı temel alındıkta da Dersim’in 1937’de nüfusu 91 616 bulunur. Soykırım savına karşın Dersim’in 1937’deki nufusu için 89 bin ile 91 bin arasındaki bir rakamdan söz etmek olanaklıdır. Soykırım bunu neresinde?

Tunceli adının “Dersim “ olarak değişmesini önerenlerde oldu. Osmalca’da “Der” kapı demek; İstanbul’un adı Der-saadet idi. “Sim” de gümüş. Dersim Osmanlıcadır ve “Gü-müş Kapısı” anlamındadır.

CHP Milletvekili Ahmet Türk?

1973 yılından 12 Eylül 1980 gününe kadar CHP’nin sesi soluğu çıkmayan bir milletvekiliydi Ahmet Türk. Bir kez olsun kürsüye çıkıp konuşma yapmayan milletvekili olduğunu fark edince, Grup Başkanvekili olarak , kendisine Devlet Planlama Teşkilatı’nın bütçesi üzerinde CHPGru-bu adına konuşma yapma görevini vermiştim. Güneydoğu Anadolu’ya ilişkin Devlet Planlama Teşkilatına ne tür önerilerde bulunacağının merakı içindeydik. Konuşma süresi olan 20 dakika içinde Güneydoğu Anadolu hak-kında o güne kadar ve şimdi de genelleme dışında hiçbir öneri getirmedi. Söyledikleri sadece şunlardı:

Türkiye, 1950-1960 yılları döneminde yürütülen liberal politika ile ekonomik ve sosyal bunalımın eşiğine gelmiştir. Ekonomik politika günlük gereksinmelere göre ayarlanmış, kıtlıklar doğarken ekonomik kaynaklar da israf edilmiştir. Bu istenmeyen tecrübeden sonra, Türkiye, kalkınmanın planlı bir şekilde yürütmeyi kararlaştırmış, bu karar Türkiye Cumhuriyeti’nin temel özelliklerinden bir haline gelmiştir. Anayasamızın 41.maddesi ile “iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla gerçekleştirmek, bu maksatla, milli tasarrufu arttırmak, yatırımları toplum yararının gerektirdiği ön-celiklere yöneltmek ve kalkınma planlarını yapmak dev-letin görevidir” hükmünü getirmiştir.

Devlet Planlama Teşkilatının kuruluşunda bulunan ve çeşitli kademelerde 12 yıl hizmet veren Ali Nejat Ölçen’e danışma gereğini bile duymamıştı. Söyledikleri de, sokak-ta herkesin bildiği genelleme dışında hiçbir soruna, Jan-darmadan yakınma dışında yer vermemişti. Örneğin, özel sektörü teşvik ederek geri kalmış yörelerde, yatırım yapmasını sağlayan yasa, bölgeler arası gelir adaletsizliğini giderecek biçimde uygulanmış mıydı? Ege ve Kuzeybatı teşviklerden % 45 oranında yararlanırken Güneydoğu Anadolu ‘nun niçin % 6’larda kaldığına değinebilirdi, değinmedi. Güneydoğu Anadolu’da İstihdam yaratacak yatırım önerisi de onu ilgilendirmemişti. Toprak reformu ile birlikte sanayileşme sürecinin gerekliliğine değinmesi gerekirdi. Değinmedi. Nasıl değinsin, kendisi de büyük toprak sahibi değil mi? Aksini kanıtlasın, kendisinden özür dilemeye hazırım. Kendi seçim yöresinde sağlık ve eğitim hizmetlerinin yeterli olup olmadığı ve insanca yaşama koşullarının yaratılıp yaratılmadığı bile Ahmet Türk’ü ilgilendirmemiş bu önemli soruna bir tek tümceyle bile dokunmamıştı. Bölgeler arası gelir adaletsizliğini giderecek plan anlayışı nasıl olmalıdır, Günedoğu Anadolu’nun işgücü potansiyeli ile doğal varlığı ne tür yatırım biçimlerini beklemektedir. Bu konulara konuşmasında yer verebilirdi. Öyle anlaşılıyor ki, her büyük toprak ağası gibi Ahmet Türk te Güneydoğu Anadolu’yu tanımıyordu. Buna karşın: “Türkiye’de çelik üretimi kişi başına 1977 yılında 74 kg.iken, İspanya’da 372 kg.olduğuna” değinmişti İspanya’daki kişi başına demir üretimi çok mu önemliydi? O yıllarda moda olan şu eleştiriye yer vermişti:

Kalkınma planlarında yer almasına rağmen, gelir dağılımı gitgide bozulmuş, belli bir kesimi gelirden en yüksek payı alırken, işçi-köylü kesimi güç koşullarda yaşama zorlanmıştır.

Ahmet Türk, Mardin milletvekiliydi, Mardin’in hiç mi so-runu yoktu? Sadece genellemeyle yetindi ve bir daha da Ahmet Türk’ün kürsüye çıktığına tanık olmadık. Şimdi efelenerek bol konuşuyor. Konuştukça da Başbakan Erdoğan gibi ülkeyi geriyor, ikilem yaratmaktan çekinmiyor. Millet Meclisinde 1977 ‘de söyledikleri genellemenin dı-şına çıkmamıştı:

Gelir dağılımının bozukluğu bölgelere de yansımakta-dır,demiş ve devam etmişti: Türkiye nüfusunun %25’ini teşkil eden Doğu ve Güneydoğu gelirin % 9.9’unu alırken, nüfusun % 8.5’ini teşkil eden İstanbul gelirin % 14.9’unu almaktadır. Bizim geri kalmış diye adlandır-dığımız illerin çoğunluğu Doğu ve Güneydoğu bölgesinde bulunmaktadır. Senelerden beri Doğu ve Güney-doğu kaderiyle baş başa bırakılmış, bugüne kadar ciddi bir yatırım yapılmamış, Doğu’da yaşayan halkımıza ikinci sınıf vatandaş gözü ile bakılmış, devlet nimet-lerinden yoksun bırakılmıştır. Oysa planlı kalkınmanın amacı, bölgelerarası dengesizliği gidermek, milli gelir dağılımını ayarlamak ve böylece ekonomik ve sosyal huzuru sağlamaktır.

Mardin milletvekili olmasına karşın, Mardin insanını ta-nımıyor, Güneydoğu sorunlarına ilişkin bilgi sahibi de değildi, kökeni engeldi, çünkü Güneydoğu nüfusunu sömüren feodaliteden geliyordu. Güneydoğu Anadolu’yu şeyhlerin, toprak ağalarının sömürdüğünü dile getirmezdi çünkü o sömürü düzeninin içinde bulunanlardan biriydi. 2009’un DTPmilletvekillerinden hangisi bugüne kadar Güneydoğu Anadolu’da ekonomik ve sosyal gelişme programına ilişkin görüş ileri sürebildi? Eli kanlı Abdullah Öcal’ın açık seçik yönetiminde ondan bağımsız, doğu için bir gelişme projesi hazırlanması gereğine deği-nene rastladınız mı? Hayır. Çünkü DPT’nin amacı, misak-ı milli sınırları içinde ve fakat ABD’nin kucağında özerk, bağımsız bir Kürt devleti oluşturmak ve oradaki kendileri tarafından geri bıraktırılmış nüfusu ABD’nin gölgesinde yönetmek. 20.yüzyıl sona ererken, Harran ovasında köy satın alan köy satan bir milletvekilini tanıdınız mı? Aşağıdaki olayı ibretle okumalısınız:

Harran Ovasında Köy satan Milletvekili

Ahmet Türk’ün Devlet Planlama Teşkilatı bütçesini hak-kında konuştuğu 1977 yılında Ali Nejat Ölçen, gazete yazarı Ahmet Kahramanla birlikte Harran ovasında uy-gulanan toprak reformu çalışmalarını irdelemek amacıyla Güneydoğu’ya gitmiş, orada yolu üzerindeki bir köye uğradıklarında tüm kadınların korkarak, çocukları elle-rinden tutup evlere sığındıklarına tanık olmuştu. Yalnız çok yaşlı bir kişi çul üzerine bağdaş kurmuş bize korkulu gözlerle bakıyordu. Soyadı Fırat olan CHPUrfa ilçe başkanı ile birlikteydik. O yaşlı kişi “sizi Reşo mu gönderdi” diye sordu. Reşonun kim olduğunu bilmiyorduk. Hayır, dedik. Onu tanımıyoruz. Gelişimizin nedenini açıkladık. Köy nüfusu sevinç içinde çevremizi kuşattı. Köyü satın almaya gelenler değildik. Kimi içmemiz için süt pişirmiş kimisi ayran içmemizi istiyordu. Reşo’nun kim olduğu sorup öğrendik. Kürt kökenli bir milletvekiliydi.

Bu olayı CHP grubunda dile getirdim ve Ahmet Kahraman da gazeteci olarak ayrıca yayımlamıştı. Şimdi so-ruyorum, ey Ahmet Türk, bir tümceyle olsun bu olayı niçin kınamadınız? Kürt kökenli yurttaşlarımızı savunmak şimdi mi aklınıza geldi? Bugüne kadar köy satan, satın alan ağalardan söz edebildiniz mi? Bugün bile köy halkı senin gibi ağaların ve şeyh geçinen feodal derebeylerin kulu kölesi değil mi? Devletten talep ettiğiniz özgürlük-lerin küçük bir parçasını egemenliğiniz altındaki nüfusa sağlıyor musunuz? Onlar üzerindeki nufusunuz, devletin gücünden daha da güçlüdür. Sizler de bunu biliyorsunuz.

Hangi Devlet, bölünmesine izin verir? Eğer salaklar ve hainler tarafından Yönetilmiyorsa.

Kürt kökenli yurttaşlarımızı bu siyaset bezirganlarının ve dindar yurttaşlarımızı da şimdiki din bezirganlarının elinden kurtarmak gerekir. Kürt kökenli yurttaşlarımızın yok-sulluğu, DTP’nin siyasal hazinesidir. Onların yoksulluktan kurtulması, DTPgibi partilerin siyasal yok oluşu sonu-cunu doğurur. Kürt kökenli yurttaşlarımızın bilinçlenme-si, istihdam olanaklarına kavuşması, tarımda ve sanayide üretici güç olabilmesi, onları sömüren ağalığın, şeyhliğin çöküşüne neden olacaktır. O yüzden kendilerinin mel’anetini unutturmak için, egemen oldukları nüfusu, devlete karşı kışkırtmayı yöntem olarak kullanırlar ve temiz yü-rekli bilinçsiz kitleleri de peşlerinden yok oluşa sürük-lemekten çekinmezler. AKPiktidarının içeriği ne olduğu bilinmeyen açılımına da karşı çıkmaları doğaldır. PKK’nın silahı bırakması da işlerine gelmez. PKK’yı terör örgütü olarak kınayamazlar. PKKsilah kullanmalı ki, devlet te silah kullansın ve devletin silah kullanması kendilerinin PKK’nın var oluşunun gerekçesine dönüşebilsin. Gerek PKK’nın başındaki Öcalan ve Öcalan’ın buyruğundaki DTP, İsmail Beşikçi’nin izinde, “Bağımsız Kürt Devleti ve Kürdistan” düşüyle ayaklanmayı deneyen “dış destekli” robotlarıdır. Gündeme sokulan “bölücülük” doğru okunur-sa, sorunun TBMM’inde çözülecği de sadece varsayım olarak kalır. Neden? Çünkü, ülkemizde demokratikleşme ya da “demokratik açılım” Kürt kökenli yurttaşlarımızın sorunu değil, tüm ulusun sorunudur, çözümü, sadece yasa-lara değil, demokrasinin kendine özgü kültürüne de gereksinimi vardır. O kültürden yoksun toplum olmayı hala sürdürüyoru

Düşününüz, hangi devletin coğrafyasında, bir grup top-luluğa bağımsız devlet kurma iznini bağışlamıştır. Yer yüzünde bu denli salak olan bir devlete tarih tanık olmuş mudur? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kürt kökenli yurttaşlarımıza, “buyurunuz Güneydoğu Anadolu’yu siz-lere bağışlıyorum. Orasını Kürdistan olarak ilan ediniz ve kendi devletinizi kurunuz” demeli mi ki, ırkçı ve sömür-geci olmasın. Sormak gerekir tarihte “Kürdistan” adında bir coğrafya var olabildi mi? Hangi tarihte, nerede, ne za-man.

Bu soruya yanıt verelim: Mustafa Reşit Paşa, sadrazam olduğunda, Avrupa’lı uzmanlardan yararlanmayı düşün-müş ve 1847 yılında onların önerisini uygulayarak, Türk tarihinde ilk kez, Doğu Anadolu’da “Kürdistan Eyaleti” Kuzeydoğu Anadolu’da da “Lazistan Sancağı” kuruldu. Kısa bir süre sonra Osmanlı düşürüldüğü tuzağın farkına vararak bu kararı yürürlükten kaldırdı.3

ABDile onun güdümünde Kürt kökenli yurttaşlarımızı yönlendiren büyük toprak ağaları ile Cumhuriyet arasın-daki savaş mı başlatılmak isteniyor? PKK, bu savaşın milis gücü olarak mı kullanılıyor? Bu sorular zihinlerde dolaşmaya başlamışsa, bunun sorumlusu DTPtürü siyasal partilerdir. AB,bu şavaşta hakem rolünü üstlenmiş görünüyor. Fırat-Dicle nehirleri havzalarının uluslararası bir kurul tarafından önerilmesini koşul gören 2004 yılındaki AB koşulu, o yörede tasarlanan yeni coğraf-yanın ön hazırlığından mı ibaret? Dicle nehri İrail topraklarından mı geçiyor ki,Türkiye’nin İsrail’ile işbirliği yapmasından söz ediliyor? (Akşam azetesi,1.12.2009, İsmail Küçükkaya haberi)

ABD’de İspanyol kökenliler tarafından özerk devlet isteği gündeme sokul saydı, ABD başkanı şöyle karşı çıkacaktı:

-ADB’nin sınırları, kanla çizilmiştir dokunulmazdır.
-O sınırlar içindeki ABD, ulusuyla bir bütündür.
-Kendi sınırları içinde bir başka devletin hükümranlığını yok etme hakkına sahiptir ve bu hakkı kullanacak güçtedir.

Kimse “gık” diyemezdi. Ne var ki, ülkemizde bir Mustafa Kemal Atatürk yok

12 Eylül 1980 sonrasında devletimiz, kendi öz yapısından uzaklaştırılarak faşizme yönelmeye başlamıştır. Bundan sadece Kürt kökenli yurttaşlarımız değil, Kürt olmayanlar da yakınmaktadır. Cumhuriyet gazetesi yazarı Balbay, 8 ay sadece duvarlarla konuştum diyor ve hala gözaltında tutuklu olanlar ne ile suçlandıklarını bilmiyor ve ileri sürülen kanıtların hemen tümü hukukun ciddiyetinde yeri olan adalet kavramıyla çelişiyorsa, demokrasinin, hak ve hukukun varlığından söz edilebilir mi? elbette eşitlik var: Haksızlıklarda eşitlik.

Kendini aydın sananlar bu gerçeğin ne zaman farkına varacaklar? İmzaladıkları bildiride, sanıyorlar mı ki “ba-rış, kardeşlik eşitlik ve Kürt sorunu parlamentoda çözü-lebilir?”. DTP ve o partinin ileri gelenleri, kardeşlik, eşit-lik ve barıştan yana mıdırlar? Onun yerini alan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) nin kardeşlikten yana olacağını keşke düşünebilsek. Eli kanlı Abdullah Öcal’ın güdümün-deki DTPne ölçüde kardeşlikten yana ise, BDP’de o kadar kardeşlikten yana olacaktır. Şeyhler ve ağalar Güneydoğu Anadolu’da ne zaman barıştan, eşitlikten, kardeşlikten yana oldular? Bildiriye imza atanlar (Basın 18.12.2009) bilmyorlar mı ki, Kürt kökenli yurttaşlarımız ne denli demokrasiden yoksun iseler, kendileri de o denli yoksun değiller mi? Prof.Haberal demokrasiden yoksunluğun cezasını çekmiyor mu? Ergenekon operasyonları, demok-rasiyi katleden celladın kılıcı gibi değil mi? Osman Yıldı-ım denilen suç makinesinin yargıç karşısında bey ve fakat seçkin bilim adamlarının, rektörlerin, emekli gene-rallerin, İşçi Partisi Genel Başkanının “sanık” olduğu ülkede demokrasiden söz edilebilinir mi? Demokrasi sadece Kürt kökenli yurttaşlarımıza mı gerekli? O imza sahiplerinden biri, bir gece yarısı konutu basılıp kendisini tutukevinde bulduğu zaman, demokrasinin, kardeşliğin, eşitliğin sadece Kürt kökenli yurttaşlarımız için gerek-mediğini anlamış olacaktır, her halde.

ABD-AB Çaprazında Türkiye

Uzun bir süreden bu yana, ağır dış borç yükü altında kendi kararlarını kendisinin veremediği bir başka devlet gibidir bugün Mustafa Kemal’in devleti. Bir başka Çankaya’dır Mustafa Kemal’in Çankaya’sı ve bir başka ulustur, bugün Mustafa Kemal’in ulusu.

Türkler ve Irak Kürtleri Arasında Güven Tesisiadlı projenin mimarı Davit L.Phillips, yakın tarihimizin terörizmini öylesine ters yüz edip çarpıtmaktadır ki, Abdullah Öcala, ona göre tutuklanarak haksızlığa uğramıştır. Ha-zırlığına başkanlık ettiği ve Beyaz Saray’a da sunulduğu anlaşılan, çalışmanın Türkçeye çevirisindeki kanılarından kimileri şöyle (s.18):

Erdoğan, Kürt kimliğini reddetmenin ters teptiğini fark etmiştir. Baskının Kürt milliyetçiliğini ve PKK desteğini arttırdığını anlamıştır. Politik sistemi liberalize eden, basın, örgütlenme ve anayasal reformları gayretle takip etmiştir. İşkenceye karşı sıfır tolerans politikasını gerçekleştirdi. Yargının bağımsızlığını genişletmek ve hapishane sistemini düzeltmek üzere önlemler aldı. MGK’ nın sivilleri sınırsız yetkiyle sorgulamak gibi güçleri kısıtlandı. Askerlerin toplantılara çağrısı engellenip, toplantıların sıklığı da azaltılınca MGK, hükümetin altında bir danışma organına dönüştü.

Erdoğan..12 Ağustos 2005 tarihinde Diyarbakır’ da, PKK probleminin sadece askeri önlemlerle çözüle-meyeceğinin altını çizmiştir. “Büyük ve güçlü bir ulus, kendi kendisiyle yüzleşmek için gerekli özgüvene sahip olmalı, tarihindeki günahları ve yanlışlıkları teşhis etmeli ve geleceğe emin adımlarla yürümeli.. Demokratikleşme sürecimizden geri adım atmayacağız.”

AKP Anayasa’nın 28.maddesini değiştirerek Kürtçe üzerindeki yasakları kaldırdı. Eve dönüş yasası, silahlarını bırakmayı kabul eden Kürtlerin geçici olarak topluma kazandırılması imkanını sağladı. Köye dönüş programı, geri dönenlerin evlerini, çiftliklerini, hayvan-larını yeniden kurabilmeleri ve toparlanabilmeleri için bağış sözünü içeriyor.

Yer yüzünde azınlık haklarından söz etme hakkına sahip olmaması gereken bir toplum varsa, bu ancak ABDolabilir. İşgal ettiği her ülkede kan dökücüdür. Kızılderililer soyunu yok eden kendileridir, hiçbir zaman kanlı tarihleriyle yüzleşmeye yanaşmadılar. İtalya’nın Ethiopia’da, Fransanın Cezayirde, uyguladıkları vahşet ile yüzleştikleri görüldü mü? Kendisine sorulduğunda Sarkosy’ o benim sorumluluğum değil, demedi mi?

David L.Phillips, Kürt kökenli yurttaşlarımızı savunmasını elbette destekleyenlerdeniz. Ne var ki, aynı David L. Phillips, gece yarısı konutları basılarak göz altına alınan ve aradan bir yıl geçtiği halde niçin tutuklandığını bilemeyen, yazarlar, öğretim üyeleri, generaller ve parti genel başkanı için demokrasi ve insan haklarından söz ediyor mu, etmiyor. Bakınız hazırlanmasına başkanlık ettiği çalışmada neler yazılı:

Kürt kimliğini tanımak için Türk kimliği kaldırılmalıymış!

Türkiye’deki Kürtlerin PKK’ya olan kamusal desteğini azaltabilmek üzere Ankara Kürt kimliğini tanımak için ek adımlar atmalıdır. Örneğin, Anayasada, vatandaşlığın temeli olan “Türklüğü” ortadan kaldırmalıdır”. PKK problemi sadece güvenlik önlemleriyle çözülemez. Nihai çözüm, Türkiye’nin sürdürülebilir demokratikleşmesinde, diğer yandan da PKK lideri ve kadrosu için af düzenlemelerinde yatmaktadır.

Adamdaki mantığı gördünüz mü? Türk kimliği kalkmalı Kürt kimliği tanınmalı. Batı ülkelerinden hangisine bu adam, Fransız ya da Alman kimliğinden kopmalısınız, diyebilir? İngiltere IRA’nın kimliğini kabul ediyor mu? Almanya da yabancılar hala “Auslaender” değiller mi? Sırası gelmişken biz de kendisine soralım: İngiltere’nin ağır cezalarla önlemeye çalıştığı, başarılı olamadığı uyuşturucu trafiğinin Kürt lobisinin elinde olduğuna neden değinmiyor? Uyuşturucu trafiği önlense, PKK kendisini nasıl finanse edecek, lojistik desteği nasıl bulacak? Batı’-nın vicdanı, PKK’nın bu önemli finans kaynağından yoksun kalmasına razı olur mu?

Tunceli İhmal mi Ediliyor?

Bu soruya en gerçekçi yanıt, kuşkusuz Devlet Planlama Teşkilatı’nın istatistikleriyle verilebilinir. Örneğin, 1996’-da devletin yatırım harcamaları Tunceli için 1471 milyar Tl.iken Orta Anadolu’nun Çankırı ilinde 336 milyar TL.idi.6

1990-1996 döneminde 7 yıl içinde Tunceli’ne devlet tarafından, toplam 2134 milyar yatırım yapılırken, Çankrı’ya ancak bunun yarısı kadar 1112 milyar yatırım yapılmıştır. Orta Anadolu’nun ve Güney doğunun bu iki yoksul ilini örneğin eğitim olanakları açısından karşılaş-tırırsak, ilginç bir sonuçla karşılaşırız: Çizelge 1, bu sonucu açıklıyor.

Çizelge 1. Her 100 kişi ‘ye İsabet Eden Öğrenci-Öğretmen sayısı.

.................................................ÇANKIRI ........................................................................TUNCELİ

...................................İlk........... Lise......... Meslek.......................... İlk........... Lise.............Meslek

Okul sayısı......: 9 0..............5 ................0.9.......................................... 37............... 12..................... 1
Öğrenci ..........1060......... 76 ..............147 ...................................1590...............250 .................96
ğretmen ...............50 ............7 ................18.......................................... 60 .................19................. 11

Her iki ilimizi karşılaştırırken arada önemli farkların olmadığını da görebiliriz. Örneğin, her 10 bin kişiye Çankırı’da 391 motorlu araç isabet ederken, Tunceli’de bu her 10 bin kişi için 265 motorlu araç söz konusudur.. Sağlık sektöründe de önemli fark olduğu söylenemez. Çankırı’da hekim başına 1680 kişi düşüyorken Tunceli’ de bu sayı %26 noksanıyla 1239 kişidir.

Cumhuriyet döneminin bu iki ilindeki farlılığın giderek ne denli azaldığını DTPgibi bir siyasal partinin görebilmesi önyargılardan kurtulmasını gerektirir. Önyargıları araç olarak kullandıkları içinde bunu görmeleri olanaksız..

Celal Bayar’ın Şark Raporu ve İsmet İnönü’nün Kürt Raporu.

İktisat Vekili olarak Doğu illerini gezerek ve inceleyerek Celal Bayar’ın Şark Raporu’nun ilk tümcesi bir gerçeği açıklıyor: Geçmiş hükümetler, halk üzerindeki hakimi-yetlerini ağalar ve şeyhler vasıtasıyla yürütmek istemiş-lerdir. Ağaların ve şeyhlerin soyduklarının bir kısmını hükümet erkanına vermeleri suretiyle müşterek idarei maslahat devri yaşanmıştır.7

Bu sözler, Cumhuriyet dönemine Osmanlı’dan hangi koşulda Doğu illerimizin yansıdığı gerçeğini de dile getirmektedir. İsmet İnönü de Başbakan olarak hazırladığı “Kürt Raporu” adlı belgede, “Halkı ağalardan kurtarma-yı” koşul görmüştü.8

Özetle, Doğu insanımız, hala ağaların, şeyhlerin egemenliğinden kurtarılmış değil. Bugün ortaya çıkan DTP gibi partilerin tümü feodal kalıntıların partileridir ve talep ettikleri özgürlüklerin en küçük parçasını egemenlikleri altındaki Kürt kökenli yuttaşlarımıza bağışlamazlar. Özgürlükten anladıkları, egemenlikleri altındaki nüfusu sömürme öz-gürlüğüdür ve bu çarpık özgürlüğe devletin karşı çıkma-sına karşıdırlar.

DTP’nin kapatılması.

Anayasa Mahkemesi’ne DPT’yi kapatma kararı dışında bu partinin yöneticileri başka seçenek bırakmadılar. Barış ve Demokrasi Partisi ile savaşımı sürdürecekler miş! Bilmi-yorlar mı ki, onların şiddet şiddeti, savaş savaşı yaratır. 1919 yılında Türkiye’nin sadece bir Mustafa Kemal’i vardı ve Koçgiri ayaklanmasını ayaklar altına almayı başarmıştı. Şimdi kaç yüz bin Mustafa Kemal’ler var? O Koçgiri ayaklanmasının öncüleri, Yunan ordusu İzmir’i yakıp yıkarken 14 Şubat 1921’de Sevr antlaşmasında Kürdistan kurulmasını öngören hükmün yürürlüğe konul-masını yoksa silaha başvuracaklarını bildirmirlerdi9 Bugün o paramparça çöp sepetine attığımız Sevr’in yeniden hortlayacağını mı sanıyorlar. 1919’dan 1938’e kadar 16 kez ayaklanmaya kalkıştılar? Hem de Anadolu işgal altındayken ve Saray, Mustafa Kemal’in görüldüğü yerde katl edilmesini yürürlüğe koyduğu sırada. Ve hangisinde başa-rılı oldular? Kürt ve Türk yurttaşlarımızın sadece kanları bulaştı ellerine. Özetle: Sen ey, sesi soluğu çıkmayan CHP’nin eski milletvekili Ahmet Türk, annenin katili, yakındığın jandarma mı yoksa ağabeyin mi? Üyesi oldu-ğun aşiret jandarma ile mi çatıştı yoksa 30 yılı aşkın rakibin olan aşiret ile mi? Kürt kökenli yurttaşlarımızı birbirine kırdıran devlet mi, yoksa aranızdaki rekabet ve de kan davası mı? Benimle bir açık oturumda bunu tartışmak ister misin? Yanıtını bekliyorum.

Batı dünyasının (ABD) dahil hiçbir ülkesinde, ayaklanan ve 30 bin yurttaşımızın kanını döken Öcalan gibi bir caninin bu denli konfor içinde tutuklu kaldığına tarih tanık olmamıştır. Aslında onu kolundan tutup bir gece yarısı Habur kapısından kuzey Irak’a atmak gerekir. Ba-kalım, Barzani ve Talabani onu nasıl konuk edecek, ne-rede nasıl besleyecek?

Bugün ülkemiz Mustafa Kemal’den yoksunluğun acılarını yaşıyor. Onu özlemle anıyoruz. Arıyoruz. Bulabilecek mi-yiz? Gaflet ve dalalet içindedir Türkiye.

Dip Notlar.

1.Naşit Hakkı Uluğ, Derebeyi ve Dersim, Kaynak Yayınları, 2009, Ankara. (1930 yılında Kürt sorununu açık biçimde ye-rinde inceleyen ilk yapıt) Ayrıca bakınız: İsmet Paşa’nın Kürt raporu, Saygı Öztürk, Doğan Kitap:”Halkı ağalardan kurtarmalıyız,s.30.
2.İsmail Beşikçi,Tunceli Kanunu ve Dersin Jenosisi, Belge Yayınları, 1999,İstanbul.
3.Parlamento dergisi,TBMM,Ekim 2009,s.21
4.İsmail Beşikçi, Cumhuriyet Halk Fırkasının Tüzüğü ve Kürt Sorunu, Yurt Yayınları, 1991,Ankara.
5.İhsan Güneş ( Prof.Dr.) Birinci TBMM’in Düşünsel Yapısı, Türkiye İşbankası yayını,1997.
6.DPT,İller ve Bölgeler İtibariyle Çeşitli Göstergeler,1999.
7.Şark Raporu, Celal Bayar, İktisat Vekili,1936, Kaynak yınları, 2006,s.63
8.Kürt Raporu,İsmet İnönü,Başbakan, Doğan Kitap,2007, İstanbul, Yayına Hazırlayan,Saygı Öztürk,
9.Mehmet Aydoğan, İç İsyanlar ve Şeyh Sait İsyanı, Nokta Kitap yayını,2007,İstanbul

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail