Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 84 Geri Tavsiye Et Yazdır


İHSAN ÇETİN’DEN İLGİNÇ BİR YORUM: AKILDIŞI AKILCILIK

Henüz tamamlanmamış bir çalışmasını okuyucularımıza sunmaya gereksinim duyduk. O çalışmanın bir bölümünde Akılcılık ile “akıldışı akılcılık” arasındaki farkı inceliyor. Bugün yer küresindeki ekonomik, siyasal, toplumsal sorunların kaklın akıl dışı kullanılmasından kaynaklandığını ileri sürüyor. O çalışmanın bir bölümünü henüz yayına girmeden önce okuyucularımıza aktarıyoruz: “Günübirlik akılcılık adını verdiğim bu iki kavram arasında ayrım yapıldığında, söylemek istediğimi anlatmam daha kolay olacaktır, diyor ve devam ediyor: Örneğin, dünyanın akciğerleri olan yağmur ormanlarını yok etmek akıl dışıdır; çünkü akciğersiz yaşanılamaz. Ancak, yağmur ormanlarını en hızlı ve etkin biçimde kesecek, keresteleri kısa zamanda fırınlayacak, zaman kaybetmeden pazarlayacak bir teknolojiyi geliştirerek, en çok parayı kazanmak (rasyonel bir davranış olarak algılansa da) isimlendirdiğim “akıldışı akılcılığın” (günübirlik akılcılığın) bir kanıtıdır bu. Verdiğim örnekte, çok para kazanmak için geliştirilen teknikler, amaca uygun, “rasyonel” davranışlar mıdır. Düşünür arkadaşım, işte bu soruyla bugünün küreselleşen felaketini açıklığa kavuşturmuş oluyor. Ve soruyor: İnsanın kendi geleceğini yok edecek eylemler “akılcı” olabilir mi? İhsan Çetin’i dinleyelim:

Akılcılıkile akıldışı akılcılık adını verdiğim iki kavram arasında bir ayırım yapıldığında, söylemek istediğimi anlatmam daha kolay olacaktır. Dünyanın akciğerleri olan ya ğmur ormanlarını yok etmek akıl dışı’dır.Ancak yağmur ormanlarını en hızlı biçimde keserek keresteleri kısa zamanda fırınlayacak, zaman kaybetmeden pazarlayacak bir teknolojiyi geliştirerek en çok parayı kazanmak (rasyonel bir davranış olsa da) isimlendirdiğim akıl dışı akılcılık’dır. Bu örnekte, çok para kazanmak için geliştirilen teknikler amaca uygun rasyonel davranışlardır. Ancak insanın kendi geleceğini yok edecek eylemleri akılcı olabilir mi?

Başka bir örnek: Politikacıların başlıca amaçları; kendileri, çocukları ve seçmenleri için daha iyi bir hayat seviyesi sağlamaktır; bu da saygıdeğer bir amaçtır ve onların bu iddialarına inanmamamız için herhangi bir neden yoktur. Ayrıca, yaşantımızın kalitesini sürdürebilmek için, en azın-dan, içinde yaşadığımız çevrenin var olan yapısını bozmadan korumak, elbette “akılcı” ve “doğru” bir davranıştır. Şunu da biliyoruz ki, seçim kazanan “başarılı politikacılar”, seçim kazanamayanlardan daha akıllı ve kurnazdırlar. (Sık olmamakla birlikte, aptallara da seçim kazandırılmasının örnekleri vardır.) Öte yanda, genel kanının aksine, “cahil halk” diye adlandırılan çoğunluklar da esasında kurnazdır; onlar, oylarının politikacı için ifade ettiği anlamı ve onu nasıl değerlendireceklerini çok iyi bilirler. Karşılıklı olarak, o günün menfaatlarını sağlamada, seçmemlerle, seçilenler birbirlerinin dilini iyi bilir ve fazla zolanmadan anlaşırlar. Fakat, bu işbirliğinin toplum ve gelecek için bir maliyeti vardır. Bir süre sonra, bu maliyeti en çok, henüz oy verme yaşına gelmemiş veya doğmamış olanlar ile toplum, yani “akıllı” ve “kurnaz” olanlar, hep birlikte öderler.

Yazmaya başlamadan önce, bu konuların dillendirilmesiyle yakınlarımın bile huzurunu bozabileceğimden ve dolayısıyla kendi huzurumu da kaçırmaktan endişe duydum. Bu nedenle de, bir süre bu yazıyı kaleme alma konusunda kararsız kaldım. Endişeme sebep olan hususu belirtmeden önce, açıklık getirmek istediğim bir diğer tespit ise şudur: Yerküremiz, içinde birçok canlıyı barındıran, aynı zamanda kendisi de canlı olan bir bütündür. İnsan da, bitkiler, hayvanlar, denizler, ırmaklar gibi bu bütünün bir parçasıdır. Ancak insan, tarihinin süreci içinde, ilk ortaya çıktığında, ya bir mutas-yondu (değişinim), ya da sonradan, herhangibir aşamada mutasyona uğradı. İşte bu uzuv, (sadece insan) değişiminin sonucunda yerküre bünyesinin kanserli bir hücresi oldu. Bu hücre sürekli metastaz (organizmanın başka yerlerine sıçrama yaparak) yani, bünyedeki diğer canlıları tüketerek, “yayılmaya”, “gelişmeye”, ve “büyümeye” devam etti. Böyle bir metastazın devam ettiği durumda, sonuç olarak: Birinci olasılık, bir kanser oluşumu olan insan kendisi ile birlikte dünyayı da yok edecek; ikincisi, dünya, bir biçimde, insanı (bünyesindeki kanserli hücreleri) yenecek ve yoluna insansız devam edecek; ücüncüsü, herhangi bir dış etkenin (burada bilinen veya bilinmeyen sayısız olasılık var) dünyayı sonlandırması ki, bu ihtimal daima var olacaktır.

Biliyoruz ki, belli bir şeyin bitmemesi için onun başlamamış olması gerekir. Diğer bir deyişle; herbaşlayışın sonucunun bitiş olduğu, doğa yasasıdır. Yerkürenin de bir başlangıcı olduğuna göre, kaçınılmaz olarak, sonu da olacaktır. Tarih boyu, insanların çoğunluğu, bir bitişe zaten hep inanmışlardır. Yakınlarımın bile huzurunu bozma konusuyla ilgili sorunum ise; yukarıdaki bitiş senaryolarında, insan için olumlu birşey söyleyememenin yanı sıra bir de, yerkürenin ölümünün bizim türümüzün elinden olabileceği savıdır. Bu düşünceler acaba, böylesine çarpıcı ifadelerle mi söylenmeli ? Yazdıklarımı sadece yakınlarım ve dostlarımla paylaşacağım, tamam da, o zaman, ben ne kadar “yakın” ve “gerçek” bir dostum? Bu sorulara karşı iki savunma mekanizması geliştirdim: Birincisi; “yaşam felsefemi” yani, her zaman kendi üzerimde de uyguladığım, haz ve huzurun keyfini çıkarmayı sizlerle paylaşmak… Çünkü, yaşam felsefemiz yoksa, neyin doğru neyin yanlış olduğunu zaten bilemeyiz. İkincisi ise; bizim yaşımızda bile, yeni durumlara hazırlıklı yakalanmanın, olumsuz sürprizlerle karşılaşmaktan evlâ olduğu düşüncesi… Şimdi, gönül rahatlığı içinde devam edebilirim. Yukarıdaki dört tespit, yani; “doğrular” olarak benimsediğimiz bilgilerin çoğunun yanlış olduğu, insanoğlunun aklı olmasına rağmen, çoğu kez, rasyonel davranmaması ve akıldışı akılcılık ile, insanın, yerkürenin kanserli uzvu olma özelliği birlikte ele alındığında, aşağıda yapacağım değerlendirmeler daha kolay anlaşılacaktır:

.Yerküreyi oluşturan varlıklardan sadece insan, dünyanın bir uzvu değil de, onun hasmı gibi davranıyor. İlginç olan şu ki, yerküre ile kavgaya girmiş olan insan, kavgayı kim kazanırsa kazansın, kendisinin de yok olacağını kavraya-mıyor.

.İnsan, artan tüketim histerisinin, çılgınlığının sonucunda, giderek üretimin de olanaksız hale geleceğini, sınırlı olan kaynakları yok ederek ekonomik büyümenin ilelebet sürdülemeyeceğini algılayamıyor; başka bir ifadeyle, yerkürenin akciğerleri olan ormanların, suların, denizlerin, tarım alanlarının, diğer bütün canlı türlerinin, yenilenemez hayati yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yok edilişine göz göre göre seyirci kalıyor.

Yine de, insanların tümü için, her durumda irrasyoneldirler denilemez. Çünkü, tarih boyu rasyonel davranışlar da olageldi. Ancak, belki de habis oluşumun akut hali nedeniyle, akılcılığın giderek yitirildiğini, birçokları gibi, ben de gözlemliyorum. Değişen diğer birçok önemli etkenle birlikte, daha önce hiç yaşanılmamış “sanallık” ve “küreselleşme”nin de sonucunda, şimdi, eskinin devamı olmayan önceden bilmediğimiz “yeni bir dünyada” yaşıyoruz. Önceki yazılarımda, “yeni dünya” kavramı, benim kullandığım anlamda, ayrıntılı olarak ele alındı. Orada, özet olarak, şunu söylüyorum: Yüzyıllardır devamlı değişerek ve dalgalanarak süregelen ve halen de devam eden ekonomik, sosyal, çevresel, teknolojik vb. süreçlerin oluşturduğu bir gidiş, zaten vardı. Ancak, son çeyrek yüzyılı da aşan bir süre içerisinde bu ana yapının -trendin- etrafında, daha önce hiç yaşanılmamış olan küreselleşme, sanallık, çevresel ve demografik yapıdaki değişimler gibi, yeni olgular da ortaya çıktı. Bu yeni olguların tümü, zaten süregiden ana yapı-trend ile birleşerek yepyeni bir oluşumu, yeni bir dünyayı, meydana getirdi. Bu “yeni dünyada” gelir dağılımı giderek bozuluyor, işsizlik ve fakirleşme kronik bir hâl alıyor. Yoğun kentleşme ile birlikte yepyeni sosyo-ekonomik, politik, kültürel, ekolojik ve psikolojik sorunlar yaşanıyor. Bilgiye ulaşmak kolaylaşırken cahilleşme artıyor. İlerleyen teknolojinin dayatmaları, insanların öğrenebilme ve hızlı değişime ayak uydurabilme kapasitesini aşıyor. Gayrı resmi ve ahlak dışı (cephelerin masum insanları da içine aldığı) savaşlar, doğa dahil, toplumların yapısını ve ruh sağlığını tahrip ediyor.

Acaba, bütün bu yaşanılanlar, dünyadaki yeni toplumsal cinnet hallerinin nedenleri olabilir mi? Yeni toplumsal cinnet halleri ile, bugünün liderlerinin eylemleri aynı kaynaklardan mı besleniyor? Zaten çılgınlar mı lider oluyor? Yoksa her şeye egemen olduktan sonra, delilik mi başlıyor? Bu soruların ortaya çıkardığı sonuçlar hakkında şöyle bir yorum da yapılabilir: Egemen hâle geldiğinde birçoğu delirmiş olan “lider”ler ile halk yığınlarının empati kurmaları ve diyaloğa girmeleri daha kolay oluyor. Birbirlerini daha iyi anlıyor ve ortak çıkarlarda buluşabiliyorlar. Ancak bu, “lider-halk” örtüşmesinin bitmeyeceği, yeni menfaatlar ortaya çıktığında, yı-ğınların başka bir lidere biat etmeyeceği anlamına da gelmiyor; bunun da sayısız örnekleri var.

Tekrar akılcılığın yitirilmesi konusuna döndüğümde, sadece bir örnek vermek istiyorum: Dünyada halen yaşanmakta olan çeşitli krizlerden (sosyal, kültürel, politik, ekolojik vb.) bir tanesi de ekonomik olanıdır. Hiç olmazsa, nobel ödülü almış veya saygın üniversitelerde kürsüleri olan iktisatçılar, bu duruma şimdiye kadar, doğru teşhis koyabilmeliydiler. (Doğru teşhisi koyanlar var ise, ya onlar karar vericilere ulaşamıyor, veya karar vericiler onları dinlemek istemiyor.) Yanlış reçeteler sonucu uygulamaya konulan politikalar, sorunları çözmek yerine olumsuz etkilerini arttıracaktır. Daha da kötüsü, başlangıçta nisbeten az hasarla atlatılabilecek olan problemler, bir süre sonra bütün dünya için çözümsüz hale gelecektir.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail