Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 85 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


EMPERYALİZME TESLİMİYET(*)

Ali Nejat Ölçen

Sovyet Bloku’nun dağılımından sonra, emperyalizmin AB-ABDeksenindeki sömürü stratejisi de önemli değişime uğradı. Bugün yalnız Türkiye’miz değil, gelişmekte olan ülkelerin tümü, AB-ABDeksenin yarattığı yandaşlar kadrosuyla daha zahmetsiz sömürülmekte ve sömürüye karşı uyanan tepkilerin dinamikleri ceza evlerinde etkisiz duruma getirilmektedir. Bu yöntemin en acımasız koşullarını AKPiktidarında Türkiye’ miz yaşamaya başlamıştır.

AB-ABDekseninde küreselleşen emperyalizmin kuramsal yöntemini AB, yönetsel uygulamasını da ABDüstlenmiş görünüyor. Bu ikilemin içine Türkiye’mizi sürükleyen yalnız AB-ABDekseni değil, o eksene yapışık içimizdeki yandaş güçlerin de katkısı olduğu yadsınamaz. Zaten Wikileaks’de yayımlanan belgeler bunun böyle olduğunu sergileyen sayısız kanıtlarla tescil edilmektedir.

1800’lerde başlayan yakın tarihimiz incelenecek olursa, üç temel kırılma çizgisinden geçtiğimiz görülecektir. 1840 Tanzimat Fermanının kuramsal ve ekonomik alt yapısını oluşturan "Osmanlı-İngiliz "Ticaret Antlaşması (1838), ikincisi Avrupa Ekonomik Topuluğu’na (AET’ye) yapışık “Katma Protokol” belgesi (1970), üçüncüsü AB’ye girmeyi olanaklı kılacağı sanılan Gümrük Birliği sözleşmesi.(1995) Bu üç antlaşma, Anadolu’da gelişmekte olan sanayinin çöküşüne yol açtı. Adalet ve Kalkınma partisi (AKP) çöküş sürecini hızlandı-ran, hatta ona süreklilik kazandıran kararları almayı sürdürmektedir. Bu kararların başında, reel ekonomiyi çökerten monetarizm tutkusu ve özelleştirmeler gelmekte. Konuyu yakından inceleyen bir araştırıcı, her üç antlaşmanın ortak niteliğinde, ulusal çıkar kavramına yabancılaştırmanın yer aldığını görecektir.

Her üç antlaşmanın ortaya çıkardığı siyasal ve ekonomik çöküntüde ortak öge, ülkemiz adına karar vericinin olanın emperyalizm olmasıydı. Örneğin 1838 Osmanlı Ticaret Antlaşmasının mimarı Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa, Katma Protokolü imzalayan Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve Gümrük Birliği sözleşmesini kabul eden Başbakan Bayan Çiller ve yardımcısı CHPGenel Başkanı Deniz Baykal da ka-rar verici ya da kararın değiştiricisi değildiler.

1840’larda başlayan süreci gözden geçirerek, AB-ABDekseninden destek gören terörün iç savaşa yönelik azgınlaşmasını analiz edebiliriz.

1.Mustafa Reşit Paşa ve Osmanlı-İngiliz (Balta limanı) Ticaret Antlaşması.

1840 Tanzimat Fermanı, Osmanlı devletinin dışa açılımı, insan haklarını öne çıkarmayı öngören dokusu, 1838 ticaret anlaşmasının amacını gizlemeyi üstlenmiş gibidir. Tanzimat fermanının Avrupa “demokrat-liberal” burjuvazisine sömürü olanakları sağladığını ilk sezinleyen ve bunu açıklayan kişi, Sadri Ertem’dir. Ona göre:

Tanzimat dönemi, Atatürk inkilabının temeli değildir. Amaç, Türkiye burjuvalarına yaşama hakkı tanımaktan ibaret te değildir. Her şeyden önce, İmparatorluğun paraya gereksinimi vardı. Para, Avrupa demokrat liberal burjuvalarındaydı .Onların borç vermeleri için önce, Osmanlı ülkesinde hukuksal güvence elde etmeleri ve hükümeti denetim altına almaları gerekirdi..Bu ise ülkemizi adamakıllı sömürmek demekti. (bakını: Sadri Ertem, Türk İnkilabının Karakteri, 1933,s.23)

Mustafa Reşit Paşa, 1838 yılının Kasım ayında ticaret anlaşmasının koşullarını görüşmek amacıyla Londra’ya gittiğinde, İngiliz arşivlerine geçen bilgiler utanç verici bir davranışı sergiliyor. Bakır ibriği ve tütününü Dover’de bırakmış ve görüşmelere başlandığında Lord Palmerston’dan 600 şişe Fransız şarabının İngiltere’ye gümrüksüz sokulması ricasında bulunmuştu. Bu bilgiler İngiliz kayıtlarında yer alıyordu:

Bu modern Türk, Peygamberinin yasakladığı içkiyi seviyordu. Dışişleri Bakanlığının Müsteşarı Backhous’e ve Palmerston’a ziynet eşyaları getirmişti. Bu armağanlar incelikle geri çevrildi. Çünkü İngiltere, resmen Elizabeth’in “benim köpeklerim benim tasmamı taşır” ilkesiyle yönetiliyordu.(bakınız: Webster. The Policy of Lord Palmerston, s.550)

Başkent İstanbul’da törenle karşılanan Mustafa Reşit Paşa’nın imza ettiği Balta Limanı adını alan ticaret anlaşmasında İngiliz tacirleri sadece %5 vergi ödeyerek nesnelerini satabilecekti. Osmanlı tacirlerinin her eyaletten geçişinde %12 vergi ödemeleri gerekiyor ve İran sınırına ulaşıldığında vergi yükü %67’ye ulaşıyordu. O nedenle biz Balta Limanı anlaşmasını, doğmakta olan Osmanlı sanayini baltalayan anlaşma olarak nitelemekteyiz. (bakınız, Ali Nejat Ölçen, Karl Marx ve İngiliz Emperyalizmi, Ekin yayınları,1992,s.112—135)

O anlaşma sonucunda İstanbul’a 1837’de gelen İngiliz ticaret gemi sayısı, 80 252 ton nesne taşıyan 432’adet iken 1848’de gemi sayısı 1392’ye yükseldi. 1856 yılında 2504 gemi ile taşıdığı yük 898 bin tona ulaştı. Bursa’da 1838’den önce dokuma tezgâh sayısı 1000 iken 75’e, İstanbul’da 2750’den 25’e indi. (bakınız: Issawi Charles, The Economic History of Middle East, s.51). Mordmann da şöyle anlatır durumu:

Sanayinin bu denli gerilemesi hiçbir zaman düşünülemezdi. Tek bir yabancı ipek kumaşın dışalımının söz konusu olmadığı İstanbul’da artık, Marsilya, Trieste’den buharlı gemilerle gelen Lyon,Mailand ve İsviçre ipekli kumaşları satılıyor. Yerli ipek sanayi %50-60 oranında vergi yükü altındayken, yabancı ürünlere sadece %5 gümrük vergisi uygulanıyordu. (bakınız:Mordmann.A.D,Anatolien-skizzen und Reisebrief aus Kleinasien, 1850-59,s.293)

Yıl 1856’ya geldiğinde, Osmanlı devleti, kendi sanayini yerle bir eden İngiltere’ye başvuracak ve yerli sanayinin gelişmesi için neler yapılması gerektiğini inceleyen uzman gönderilmesini isteyecektir. 160 yıl önce durum böyleydi, şimdilerde farklı mı? Yurtdışından gövdesi üzerinde küresel dalları olan akasya ağaçları ve kaldırım taşları ithal eden bir ülkeyiz. Dışşalım dışsatımın iki katından fazla ve Gayri Safi Yurt İçi Hasıla düzeyinde borç yükü altındadır ekonomimiz.

Mustafa Reşit Paşa’nın gafletinin bir benzerini DPT Müsteşarı Turgut Özal’ın döneminde yaşamaya başladık. 1967 yılında onlarca ülkenin TIRkamyonlarına yayımlanan Kararnamelerle hiçbir ücret ödemeden karayollarımızdan gelip geçme özgürlüğü tanındı. Örneğin bunların arasında biri vardı ki, 7/1051 sayılı Kararname idi ve 19.maddesi gereğince, Yunan Kırallığı, “her türlü özel vergi, ücret ve resimden bağışıklı olarak her tür nesneyi özgürce karayollarımızda taşıyarak Orta doğuya ulaştırma olanağını elde etmişti. 7 .madde şöyleydi:

Aşağıda taşımaları yapılan maddeler için izin belgesi gerekli değildir:
Posta maddeleri,
Balık.

17 ülkenin tümü Türkiye ile yapılan TIRtaşımacılığında kendi ülkelerinin çıkarlarını korumayı bilmişlerdi. Dün öyleydi de 1970’lerde durum değişti mi? Hayır. İşte Avrupa Ekonomik Birliği (AET) nin önerdiği Katma protokol:

2.Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve AETKatma Protokolu.

Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in 23 Kasım 1970’-de Adalet Partisi iktidarı hükümeti adına imza ettiği AET Kat-ma Protokolu, 5 Temmuz 1971 günü TBMM’nin 125.birleşiminde onanarak yürürlüğe girdi. Şimdi o protokolda Türkiye'nin AETülkelerine hangi nesneleri satabileceğini gözden geçirelim:

a.23.07 gümrük tarife numarasında Soubles denilen balık ve balina mühtahsarlarını, ihraç edebileceğimiz kaydına yer verilmişti.Ülkemiz kıyılarında soubles denilen balina yaşıyor mu ki, o balıkları tutup ta ürünlerini ihraç edelim.
b.8.01 gümrük tarife numarasında Avakoda Armudu, Hindistan cevizi, Hindistan cevizinin suyu alınmış etli kısmı, Brezilya cevizi ihraç edecektik. Ülkemizde bunlar yetişiyor mu?
c.18.01 gümrük tarife numarasında Kakao tane ve kırıkları, ihraç edebilecektik!
d. 4.05 gümrük tarife numarasında Kuş yumurtaları ve yumurta sarısı satacağımız öngörülüyor AETülkelerine.

Buna karşın, 8.04 gümrük tarife numarasında AETülkelerine yaş üzüm satabileceğiz. Ne var ki sadece 1 Kasımdan 14 Temmuza kadar. Ya da 1 Aralıktan 31 Aralığa kadar. Olanaklı mı? Hayır, yaş üzümü kış ayında nasıl koruyup ta ihraç edecektik. Yaz gelince tanınan süre ise ,15 Temmuzdan 17 Temmuza kadar sadece 2 gün. Bu iki gün içinde acaba kaç avuç yaş üzüm ihraç edecektik! Buna karşın, ülkemizde yetişmeyen ve ne olduğunu bilmediğimiz 7.01 gümrük tarife numarasında Hind hıyarı ihraç etmemize olanak tanınıyordu..

Dışişleri Bakanı böyle bir protokolu imza etmeden önce, yanında kimi uzmanları götürse ve onların incelemeleri sonucu protokolun böylesi anlamsız maddelerine karşı çıksaydı, ülke çıkarlarını korumuş olmaz mıydı?

3.Gümrük Birliği Sorunsalı.

Avrupa Birliği, Türkiye ile dalga geçiyor. Almanya-Fransa-Belçika üçgeninde yalpalayan Türkiye, o yüzden kendisini küçük düşürmekten bir adım öteye gidemiyor. Devlet (!) ve siyaset adamlarımız ülkenin onurunu kendi onurlarıyla özdeşleştirdiler mi ki, bu denli küçümsemeye boyun eğmek-tedirler. Varsayalım ki, Avrupa Konseyinden Türkiye’nin üye olması kararı çıktı, Fransa’nın veto etmeyeceğini kim garanti edebilir. Bugüne kadar o ülkenin başına hangi iktidar gelmişse bunu açıkca belirtti. Bugüne kadar hangi ülke yarın ne olaca-ğı bilinmeyen o birliğe üye olmadan Gümrük Birliği’ne gir-mek gibi bir yanlışlığı göze alabildi? Böylesi kötü yönetilen bir ülke, sömürgeleşme sürecinden kendisini kurtarabilir mi?

Gümrük Birliğine girişimiz basında bakınız nasıl karşılandı:

14 Aralık 1995 Hürriyet: İş dünyasında büyük coşku. Türkiye’nin Gümrük Birliğine üyeliğinin onaylanması sevinçle karşılandı.Demirel:Bunu Atatürk’e borçluyuz.
17 Aralık 1995 Hürriyet. Ucuz sigara ve şarap yolda.
14 Aralık Milliyet: Nihayet Avrupa
3 Aralık 1995 Hürriyet:Baykal-Gümrük Birliği CHP’nin zaferidir.İki yıl sonra kimilerinin aklı başına gelecek ve Vehbi Koç,”Gümrük Birliği lehimize çalışmıyor,diyecektir. (23 Temmuz 1997 Hürriyet)

Aynı Hürriyet gazetesi, bir yıl önce “ucuz sigara ve şarap yol-da” derken, 20 Eylül 1996’da Avrupa’nın intikamı başlığı al-tında şunları yazacaktı: Gümrük Birliği sonrasında yapılacak mali yardım askıya alındı. Karar Avrupa Parlamentosunda 362 sandalyeden 319’unun oyuyla alındı. (bakınız:Ali Nejat Ölçen, Türkiye Sorunları kitap dizisi, Ekim 2001,sayı 41,s.32; veya:www.olcen.net)

Ekonomide bir kural vardır. Arz talepten fazla olursa fiyatlar düşüyor. O yüzden, Türkiye Avrupa’ya kendini arz ettikce Avrupa’dan talep gelmediği için fiyatı giderek düşmektedir.

Şimdi aradan geçen süre içinde Gümrük Birliği’nin ekonomimize maliyetini gözden geçirebiliriz.

1990 ile 95 arasında 6 yılı kapsayan dönemde toplam 154.6 milyar dolar dışalımın % 45’i Avrupa Birliği ülkelerine yönelik 70.2 milyar dolar düzeyindeydi.2002 yılından 2007’ye kadar 6 yılı kapsayan dönem içinde dışalım 4 katı artarak toplam 644.8 milyar dolara yükselmiş ve bunun % 44’ü AB ülkelerine yönelik 282.9 milyar dolar’a çıkmış, AB ülkelerine yönelişte dışalım öylelikle, 6 katı artışa uğramıştır. Bu artış, sanayinin girdilerine ilişkin olsaydı, ülke ekonomisine yararı dokunacağını söyleyebilirdik. Özelleştirmenin sonucu sanayi sektörü durgunluk dönemine sürüklendiği için bunu da söyleme olanağını yitirmiş durumdayız. Özellikle Gümrük Birliğine üye olmamız, yıkıcı etkisini tüketici toplum yaratmasında görüyoruz. Örneğin 1985 yılında 11.3 milyar $ olan toplam dış alımın tüketim mallarına yönelen miktarı % 7 oranında 0.8 milyar dolar iken bu oran 1995’de % 12’ye yükselmiş, toplam dışalımın 4.4 milyarı ile tüketim malları ithal edilmiştir. Bugün tüketim toplumuna dönüşen ulusumuz, ürettiğinden daha çoğunu borçlanarak tüketmektedir. AKPiktidarı bu değişimi giderecek politikaları uygulamak yerine toplumu daha fazla tüketim yapacağı koşullara sürüklemektedir.

AB’nin Türkiye’mize İlişkin Gelişme Raporları

Ulusalcılık bilincine ve ulusal çıkar kavramına sırtını dönen kimi yazar ve aydın geçinen kadrolar, hatta kimi öğretim üyeleri, AB’nin Türkiye ile oynadığının ayırtında ya değillerdi ya da “proje hazırlamak” oltasıyla midelerinden yakalanmaktadırlar. Türkiye’mizi üye olarak kabul edecekleri maskesi altında, kendi çıkarlarını koruma görevini üstlenmiştir AB. Batı kültürünün gereği, görev vermek gibi bir kabalığın ters tepeceğini bildikleri için, bunu AB standartlarına uyum sözcüğüyle betimlemektedirler. Ulusal onuru zedeleyen 700 sayfalık bir Kararname, Ecevit Hükümeti tarafından 24 Mart 2001 günü 24352 sayılı “Mükerrer Resmi Gazetede” yayımlanarak yürürlüğe girdi. Adı da,“Avrupa Müktesebatını Üstlenme Kararnamesi” idi. Mademki ABistiyor bizler kendi müktesebatımızı bırakıp, Avrupa’nınkini üstlenebilirdik. Ulusal müktesebat, palto ya da cübbe gibi bir şeydi anlaşılan. O kararnamenin 25.sayfasında:”Dünya Ticaret Örgütü normlarıyla bu konudaki ABdirektifleri göz önüne alınacak şekilde kanun tasarı hazırlanmıştır” deniyordu. Yer yüzünde üye olmadan AB’den direktif alan tek ülke Türkiye idi, onun başbakanı da Bülent Ecevit.

Bundan tam 6 yıl önce, 6 Ekim 2004 tarihinde AB, üç rapor yayımlamıştı. Bunlardan birincisi, Türkiye’ye ilişkin gelişme adını taşıyordu. Ülkemizi yönetenler ve yönetenlerin yandaşları o ilk raporda ne yazıldığıyla ilgilenmediler.. Oysa öteki ikisi, AB’nin ülkemiz üzerindeki amacının ne olduğunu ve ülkemize hangi görevleri yüklemek istediklerini açıklamaktaydı. Ülkemize genç nüfusu, askeri gücü, doğal kaynakları ile Orta Doğudaki istikrarı sağlamak açısından Batı güvenliği için Türkiye’ye önem değil görev vermekteydiler. Onların verdiği önemin ülkemiz için onur kırıcı ve de zararlı olduğunu hiç kimse ya benimsemedi ya da ulusal onuru kendi onurlarıyla bütünleştirdikleri için, boyun eğdiler.( Sözünü ettiğimiz o belgede şu satırlar yer almaktaydı:

With İts large military expenditure and manpover, Turkey has material capacity to make a signaficant contribution to EUsecurity and defence policy.s.11)

Türkiye’miz Avrupa Birliğinin güvenliğine ve savunma politikasına geniş askeri harcamaları ve işgücü ile önemli katkıda bulunabilirmiş! Osmanlı, Akdeniz’de nasıl 300 yıl Batı’nın özellikle İngiltere’nin jandarmalığını yapmış onların ticaret gemilerinin güvenliğini sağlamakla kendisini görevlendirmişse, Cumhuriyet Türkiye’si de AB’nin güvenliğini sağlamalıydı!

AB’nin bununla yetineceği sanılmamalı. 2004 yılına kadar, gelişme raporlarında sadece “azınlık” ve “azınlık hakları” konusuna değiniliyordu. AKPiktidarıyla birlikte alt kimlik üst kimlik ve de “azınlık” kavramlarına alıştırıldığımız için, o yıl bu azınlıkların kimler olduğunu öğrendik: Kürt kökenli ve de Alevi yurttaşlarımız! Hatta küstah bir anlatımla, Alevilerin azınlık Müslüman oldukları hala kabul edilmiyor, denilmekteydi (Alevis are still not recognized as a Muslim minorities-s.44)

Restricted (koşullar) kaydıyla yayımlanan bu belgede, AB’nin bir başka meşum niyetiyle karşılaşıyoruz: “Fırat ve Dicle nehirleri havzalarının uluslararası bir kurul tarafından yönetilmesi.. Kimi köşe yazarları ve elbette AKP’nin yönetici kadrosu, bu koşulda (in the Euphrates and Tigres basin..) sözündeki “basin="havza”" kavramını görmezden geldiler; o sözcüğün tüm Güneydoğu’yu kapsadığına, hatta Manavgat çayını bile içine aldığına ilişkin gerçeği görmekten yoksun kaldılar.

AB’nin bununla yetineceğini mi sanıyorsunuz? Türkiye’yi eyalet sistemine bölmüşlerdi. Malatya’nın, Malatya, Bingöl, Elazığ ve Tunceli’den oluşturulduğunu görüyoruz. Ağrı’nın, Ağrı, Iğdır, Kars ve Ardahan’dan oluşan bir başka eyalet olmalıydı. AKPiktidarından ses çıkmıyor, tersine “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” gündeme giriyor, yatırımcı genel müdürlüklerin illerdeki birimleri Valinin başkanlığında İl Özel İdarelerine bağlanıyordu. Bu habis tasarı, AKP’nin gündemindeyken, 17 Aralık 2005 günü ABile görüşmelerin başlanacağı haberi sevinç yaratmıştı. Brüksel’den dönen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan zafer çığlıkları ve meşalelerle kutlanıyordu. Hiç kimse o günlerde görüşmelerde 35 dosyanın yer aldığını, her birinin yıllarca incelemede kalacağını düşünmüyordu. Toplumumuz iktidarların yenilgilerini başarı olarak kutlamaya alıştırılmıştı. Deniz Baykal bile, Recep Tayyip Erdoğan’a “Brüksel’e birlikte gitmekten onur duyarım” diyecekti elbet.(Hürriyet,14 Ekim 2004). Oktay Ekşi bile “Atatürk bugünleri görseydi” başlığı altında makale yazacaktı. Büyük Reşit Paşa da Osmanlı sanayini yerle bir eden ticaret antlaşmasını imzalayıp yurda dönerken İstanbul’da böyle karşılanmıştı
------------------------------------------------------
(*) Bu yazımız , daha önce İLERİ dergisinin Ocak-Mart 2011 tarihli 48.sayısında yayımlandı. Kimi küçük değişiklikle kitap dizimizin bu sayısında okuyucularımıza sunmaya gereksinim duyduk.,

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail