Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 86 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


CUMHURİYET GAZETESİ’NDE YANLIŞ YAZI.

Deniz Kavukçuoğluna Eleştiri:

Cumhuriyet gazetesi’nde yayımlanan köşe yazısında (11.4.2011) Deniz Kavukçuoğlu:

Ulusçuluk tarihsel olarak kapitalizmin ürünüdür” türünde bir sav ileri sürmektedir. Böylesi sav, doğal olarak “kapitalist güçlerin halkları seferber etmekte bir araç olarak kullandıkları ulusçuluk, bugün demagojik nutuk malzemesi olmanın ötesinde bir anlam içermemektedir” sonucuna ulaşmaya yardımcı olur. Sy.Kavukçuoğlu bununla yetinmiyor, ulusçuluğun "kapitalistlerin egemenliklerini sürdürmelerine hizmet eden bir araca dönüştüğünü”ileri sürüyor. Ona göre: kapitalizm, dünya ölçüsünde bütünleşip küreselleştikçe ulusçuluğun içi boşalmakta (imiş)! Ne denli yanlış: Ulusçuluk ulusalcılık kavramları yerine hangi ilkeyi tercih ettiği belli değil. Oysa, bir gerçek apaçık ortada:

Emperyalizme karşın, gelişmekte olan ülkelerin kendilerini savunmaları ve korumalarının gereğidir ulusçuluk, ulusalcılık. Ulusçuluğu yadsımak, emperyalizme teslimiyeti getirecektir. Emperyalist ülkelerin tümü, ulusçu olmalarına karşın, gelişmekte olan ülkeleri hiçbir direnişle karşılaşmadan sömürebilmeleri için, o ülkelerde ulusçuluğu geçersizleştiren politikalar izlemektedirler? Ulusçuluk, kapitalizmin ürünü olamaz, tarihsel süreç içinde de olmamıştı. Çünkü:

1.Ulusçuluk, kapitalizm öncesinde de vardı. Kapitalizm doğ-masaydı, ulusçuluk var olmayacak mıydı? Aslında “klan” (soy birliği toplum) aşamasından “din özdeşliği toplumu”na ve o süreç sonrasında dil, kültür, yarar özdeşliği toplumuna geçiş, ulusçu bilinci beraberinde getirmiştir. Ulusçuluk ve daha doğrusu ulusalcılık kavramı, uluslararası rekabet karşısında “saldırı ya da savunma” politikalarını biçimlendirmiştir.

Tarihimizde uluslaşmanın ilk kanıtını 1250 yıl öncesinin Kültekin dikit yazılarında görüyoruz. Örneğin:

Türk oguz beğleri, budun işiding. Üze tengri basmasar, asra yer telinmeser Türk budun ilingin törüngün kim artatı.

Bugünkü dile çevirisi şöyle: Türk Oğuz beyleri, ulus işitsin.Yukarıdaki gök basmasa, aşağıda yer delinmese, Türk ulusu yurdunu, töreni kim bozabilir1.

1250 yıl önce dikitteki bu sözler “ulus”laşmanın ve onun ya-rattığı ulusçu bilincin ürünüydü. Kapitalizm doğmamıştı.

2.Sanıldığı gibi ulusçuluk, kapitalizmin ürünü değil, ondan çok önceleri farklı uluslar arasındaki ilişkilerden kaynaklanan savunma ya da saldırı aracı olarak doğmuştur. “Avrupa’da milliyetçiliğin Rönesans inkilabıyla başladı’ğını ilk açıklayan, toplum bilim uzmanı İsmail Hakkı Baltacıoğlu’dur.2 Kimi kaynaklar, ulusçuluğun Jean Jacques Rousseau tarafından formüle edildiğini belirtir. Bu açıklamalar, sosyoloji literatüründe, ulusçuluğun köklerinin kapitalizmden kaynaklanmadığının kanıtları olarak okunmalıdır.

Zaten ulusların tarihsel süreç içinde kendi varlıklarını sürdür-meleri doğal olarak kendilerinden yana olmalarını gerektir-miştir. Kendilerinden yana olmaları, ulusçuluğu gerektirir. Ulusçuluktan uzaklaşan uluslar kendilerini koruyamazlar. Osmanlı, o yüzden kendini koruyamamıştır. Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti de kendisini koruma sorunlarını yaşama başlamıştır, ulusçuluk bilincinden uzaklaşıldığı için. Ulusçuluğun ırkçılıktan ayırt edilmesini bile becerebildiğimiz söyle-nemez.

3.Kapitalizmin doğuşunu, merkantilizmde aramak gerekir, ulusçulukta değil. İktisatçıların çoğu merkantilizmin doğuşu-nu İngiltere’de Thomas Mun ve Fransa’da Oliver Colbert ile başladığını ileri sürüyorlarsa da, aslında merkantilizmin öncü-

sü, 1550’li yıllarda Kraliçe Elizabeth’dir. 23 yaşında Kraliçe olmuş, Kanuni Sultan Süleyman’ın Anthony Jenkinson’a Ak-denizde özgür ticaret iznini bağışlayan fermanına el koymuş ve onu, örgütlediği “Levant Company” ile Britanya devleti-ne gelir sağlayıcı kaynak olarak kullanmış, 320 yılı aşkın süre Akdeniz ticaretinin egemenliğindeki kaynakları ülkesine sağlamıştır. Çünkü o genç yaşındaki Kraliçe, merkantilizmin uluslara gönenç sağlayacağının bilincindeydi. Ulusçuluğun tecimsel kökleri İngiltere’de böyle oluştu. Henüz kapitalizm doğmamışken.3

4.Sy.Kavukçuoğlu’nun sandığı gibiKapitalizm, dünya ölçeğinde küreselleştikçe,ulusçuluğun içi boşalmamış, tersine ileri teknolojinin yarattığı küreselleşme, siyasallaştırıldığı ve ideolojik yapılanmaya dönüştürüldüğü için, ulusçuluğun içini boşaltmayı amaçlamıştır. 21.yüzyılın gelişmekte olan tüm ülkeleri küreselleşen sömürüye karşı kendilerini ancak ulusçuluk bilinciyle savunabilirler. Ulusçuluğu ve ulusallığı yadsımak, emperyalizme hizmet etmekle özdeşleşmiştir.

5.Deniz Kavukçuoğlu’nun “yurdumuzun talan edilmesi, doğal kaynaklarımızın kapitalizme peşkeş çekilerek yok edilmesi, çok uluslu şirketlerine satılan ormanlarımızın ağaçsızlaş-tırılması, derelerimizin hidroelektrik santrallarına kurban edilmesi” sorunlarına karşı duyarlılığını övgüyle karşılarken tüm bu yaşamsal tehlike ve tehditlerin, ulusalcılık ve ulusal yarar ilkelerinden yoksunlaşarak emperyalizme boyun eğmenin sonuçları olduğunu kabul etmesini dilemekteyim.

Ulusçuluk, onun sandığı gibi belli bir ulus aidiyetinden kay-naklanmıyor. Tersine, tarihsel gelişim içinde, ırk ve etnik ve hatta inanç farklılıklarının birlikteliğini ve bütünselliğini öngören bir algılama biçimine dönüştürülmüştür. O nedenedir ki yurttaşlık bilinciyle bütünleşmiştir.Yurt, sadece toprak parçası değil, tarihiyle, doğası ve ulusuyla bir bütündür.

Renk, tür, ırk ve etnik farklılıkları yurttaşlık bilinci içinde kaynaştıran Mustafa Kemal’in, sekular ulus devletini federatif sistem içinde ılımlı İslam devletine dönüştürmek için, ulusçuluğun ve ulusalcılığın yadsınması gerekiyordu. 12 Eylül 1980 sonrasında, emperyalizmin Anadolu üzerindeki tasarımı bu bütünselliği yok edecek düşüce biçimini gündeme sokmayı becerdi ve Türkiye’mizin yönetsel, siyasal aymazlığı bu oyunu sezemedi, sezenlerin tasfiyesini sağlayacak uygulamalara girişmekten kendisini alıkoyamadı. Bunu BOP’un gereği olarak yorumlayanların yanılması en içtenlikli dileğimdir.

--------------------------------------------
Dip Notlar:

1.Hüseyin Namık Orkun, Türk Tarihi, Cilt 1, 1946,s.148
2. İ.H.Baltacıoğlu, Sosyoloji, Sebat yayınevi, 1936,s.185
3.Ali Nejat ölçen, Kendini Yokeden Osmanlı, 2.baskı, İmaj yayınevi, 2008, s.46

****

ULUSÇULUK KAVRAMININ TARİHSEL GELİŞİMİ

Kaynak.Encyclopedia Intenational,band 12,p.442

Çeviri:Ali Nejat Ölçen

Ulusçuluk, çeşitli anlamlara gelen bir terim, fakat çağımızda hemen her günlük gazete bunun önemini gündeme getirmekte. Doğu’da, Batı’da ,beş kıtada halk farklı ve birbiriyle çelişen kendi geleneklerini yaşamaktadır. Brezilya, Endonezya, Kanada ve Rusya’da, Fransa ve Afrika’da ulusçuluk, ortak çoğunluğun ortak dilini, ortak tarihini betimleyen bir tavır alış biçimidir. Böylesi tanım, ulusçuluğun yazgısını, ortak so-rumlulukta ve geleceğin biçimlenmesine katkıda görüyor de-mektir.

Ulusçuluk öncesinde, bu kavram bireylerin zihnine bu denli egemen olmamıştı. Daha çok, modern tarihsel gelişimin so-nuçları üzerinde insanlık tarihinde farklı gruplar, içgüdüsel olarak yabancılara güvensizliğe karşın birlikteliğe sahip çık-mayı sağlamıştır. Bu ilksel duygu, henüz ulusçuluğu yapı-landırmış değildi. Bunun gerisinde, ulusçuluk birliktelik içinde bireyle, coşkuda, düşünce ve eylemde birden bire alev-lenebilmekteydi. Ulusçuluğun yapması gereken siyasal, kül-türel ya da ekonomik program, henüz yapılandırılmıyordu. Ulusçuluğun gelişmesi öncesinde, kent devleti aşamasında, toplum (kabile ya da klan) için olağanüstü bir hükümdara ya da ağa veya kiliseye sahip olma gereksinimi söz konusuydu. Böylesi ulusçuluk döneminde bireyler ölmeye hazırdı. Bunu kendisine düşen hak kabul ediyordu. Avrupa’da uzun süre halk, dinsel dogmalar uğruna, savaşmaya, ölmeye ve öldürmeye istekliydiler. 1000 yılı aşkın süre farklı dinler yüzünden birbirlerine eziyet eden halklar olarak tanımlıyoruz bugün onları. O insanların gerçek yaşamı, ölüm sonrası ebediyet idi. Yer küresinde onların siyasal formlara uymalarını sağlamak olanaksızdı. Bu dinsel savaş dönemi 17.yüzyılda doruk nokta-sına çıkmıştı.

Ulusal uzlaşı gereksinimibugünkü kadar, ne ulus ve ne de uygarlık, eğitim ya da sanatlara dayalı değildi. Konuşma ve yazı dili de halkın konuştuğu dil değildi. Sanat, edebiyat, ulu-sal dili kullanmazdı, örneğin, devlette kullanılan dil Latince idi. Kişilerin bilinci, ulusal bilince de bağlı değildi. İslam ülkelerinde, Fas (Morocco), Java’da dinsel temele dayalı 19. yüzyıldaki ulusçuluk kavramı ortaya çıkıncaya kadar, durum böyleydi, Arapça ortak dil idi. 18.yüzyıl sonuna kadar, Avrupa’da yüksek sosyetede konuşlan dil Fransızca idi. Siyasal ya da duygusal etkiler olmasaydı, halk kendi ana dilini konu-şurdu. Birey, atasından gelen dilini kendi isteğiyle kullanma hakkına da sahip değildi. Eski çağda, doğu Akdeniz’de Yunanca ortak dil idi. Daha sonra Kelt, halk dili, Arapça; Fransa’da ve İberik yarımadasında, İspanya da Latince kullanılmaktaydı. 7.yüzyılda Suriye’de, Mezopotamya ve kuzey Afrika’da halklar farklı ırkta olsalar bile, kullanılan Arap istilacıların dili olan Arapça idi. Baskı olmaksızın yaşamın doğal sonucu olarak halk, yüksek kültürün dilini kullanmaya eğilim gösterir. Bu, eğitimliler için daha da doğrudur. Hıristiyanlar inanırlar ki, İncil’deki dilden uzaklaşmak. Tan-rı’nın takdisinden yoksun kalmaktır. Bu durum, 18. yüzyıl’da ulusçuluğun doğuşuyla değişime uğradı. Eğitimi noksan olan katmanlarda bu değişim, okuryazarlığın yaygınlaşmasına yar-dımcı olmuştur. Alman yazar John Gottfried von Herder (1744-1803) ilk kez, ana dilin ruhani ve eğitimsel yaşamın armağanı olduğunu mistik nitelikte açıklamıştı.O, ulusçuluğun karakter ve özelliğini veraseten edinilen ana dilin sağladığını ileri sürmüştü. Ulusçuluğun bu biçimi, her zaman, egemen olmamıştı. ABD ’de örneğin, halkın ortak duygusunu savaşın sonucu etkilemiş, göçmenlerin çocukları ne ana dilde ne de Amerikan dilinde öğrenim görmezlerdi, kullanılan dil İngi-lizce idi. Meksika’da halk kendi ulusal devrimlerin doruk noktasında bile, atalarının dili olan Aztec’i canlandırmaya yöneldi. Fakat, öteki ülkelerde ulusçuluk zamanımızda önemli kültürel, geleneksel ve ulusal dil farklılıklarını abartılı biçimde değer yargısına dönüştürdü. 200 yıldır İrlanda halkının çoğunluğu İngilizce konuşurken, ilk kez 1893’de bir öğrenci olan Douglas Hyde, ölü dil olan Irlandaca’yı canlandırmak ve korumak için Gaelic (İskoçya) Birliği’ni kurdu. Benzer gelişme, dil hakkını acı uğraşlara dönüştürdü. Ça-ğımıza ilişkin bir örnek Seylan’dır. Çeşitli etnik grupların ve dillerin önceki hoşgörüsü, bağımsızlığın kazanımıyla birlikte yerine beliren acı çatışmalar, Tamil’ce konuşan azınlığı resmi dil olarak Singhal’i konuşmaya zorladı. Ulusal dilin üstün olması sorunu Hindistan’da da yaşandı. Siyonist akımın kurucusu Theodor Herzl, eski dil Hebrew’in canlanmasına inan-mamasına karşın İsrail, kultürel yaşamın millileştirilmesi eğilimini izledi.

Çağdaş Ulusçuluk

Çağdaş ulusçuluk, Fransız devrimi süresince oluştu. Devrim, Kralın egemenliği yerine halkın egemenliğini getirmişti. Tarihte ilk kez, tüm ulus -katmanlar ve bireyler- anayurdu korumak, savunmak için harekete geçti ve kraliyet ordusunun daha iyi eğitilmesini yeniden örgütlemeye yöneldi.Ulusçuluk, yalnız Fransa’ya özgü kalmadı, devrimci savaşların sonucu ulusçuluk kavramı, öteki Avrupa ülkeleri, Almanya, İtalya ve İspanya’yı da kapsamına aldı. Ulusalcı yükseliş, geniş imparatorluğun çöküşüyle birlikte Napolyon Bonapart’ı ortaya çıkardı. Napolyon’un yenilgisi sonrasına Avrupa monarşileri, ulusçuluğun özellikle Almanya ve İtalya’da doğuşunu, yay- gınlaşmasını desteklediler. Başarısız ulusçuluk devrimlerini iz

leyen 1848 ve 1849 sonrasında, merkezi Avrupa’ da özellik-le Almanya ve İtalya’da 1859-1871 yılları arasında, ulusalcı birliktelik başarılı olmuştu. Avrupa haritası, Balkan yarım-adasında 1805-1913 yılları arasında değişime uğradı; Osmanlı İmparatorluğunun zararına ulusal devletler doğdu, buna ulusçuluk gücü neden oldu. Ulusçuluk hırsının artışı, 1914’ün birinci Dünya Savaşının doğuşunu hızlandırdı.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında ulusçuluk ilkesi ya da ulus-çuluğun kendisini betimlemesi, ABDBaşkanı Woodrow Wilson’un savaşa yardımını açıklamasıyla, utku (zafer) kaza-nılmış ve yeni devletler kurulmuştu. Fakat, bu yani devletler güçsüzdüler ,onların kıskançlıkları ve aralarındaki çelişkiler, yeniden canlanan Almanya ve daha sonra güçlü bir Rusya’nın batı Avrupa devletlerinin zararına oluşumuna katkı sağladı. Gene söyleyebiliriz ki, 20.yüzyılın iki büyük savaşı, ulusçuluğun güçlenmesi ve yaygınlaşmasına neden olan sonuçları getirdi. Bu iki savaşın bir başka sonucu da, ulusçuluğun Asya ve Afrika’da yayılmasıdır. 19.yüzyılın son çeyreğinde ulusçuluk Türkiye’de, Mısır ve Hindistan’da yeni yeni görünmeye başlamıştı. 1905’de Japonya’nın Rusya üzerindeki utkusu Asya-Afrika halklarına Avrupa emperyalizmine karşı iyi bir ulusalcı örgütlenme ile başarı sağlanacağının kanıtı oldu.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Asya ve Afrika ‘da ulusçu devinimler geniş ölçüde güç kazandı. 1947’de Büyük Bri-tanya, Hindistan’a, Burma ve Ceylon’a bağımsızlık vaadinde bulundu ve ardaşık on yılda ulusal bağımsızlık her kolonide görünür oldu. 1957’de Britanya, Afrika’daki kolonisi Ghana da bağımsızlığını tanıdı. Bundan sonra bağımsızlık eylemleri Afrika’da önemli gelişmelere neden oldu. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da güçlü siyasal coşkuyla ulusal bağımsızlıkla-rın kazanılması, kendi ekonomilerinin ve kültürel kaynakları-nın örgütlenmesine süreklilik kazandırdı

Encyclopedia International’de yararlanılan kaynaklar:

. Snyder,L.L,The Maining of Nationalism,1954
. Kohn,Hans,Nationalism,Its Maining and History, 1955
. Emersen,Rupert,Form Empire to Nation,1960
. Kohn,Hans,The Idea of Nationalism,1961

****
Türkiye Sorunları kitap dizisinin yorumu

Deniz Kavukçuoğlu’un yazısı Cumhuriyet gazetesi’nde değil de bir başka mevkutede yayımlansaydı, ilgi duymazdık. Ne Cumhuriyet gazetesi böyle bir yazıya ve ne de böyle bir yazı, Cumhuriyet gazetesine yakışmıyor.Çünkü:

1.1936 yılında Sosyoloji kitabının yazarı İsmail Hakkı Bal-tacıoğlunun “Sosyoloji” ders kitabında, ileri sürdüğü ulusçuluğun Fransız devrimiyle birlikte doğuşuna”ilişkin dü-şüncesinin yukarıda dilimize aktardığımız yazıda da yer aldı-ğını görüyoruz.

2.Encyclopedia International’da ulusçuluğun gelişmesinde ana dili kullanma özgürlüğüne nasıl yol açtığının da öyküsünü öğreniyor ve ülkemizde bunun ilk örneğini Kürtçe’nin öğre-nim dili olmasına ilişkin çabalarda görüyoruz. Ve böylesi istek, Çerkez kökenli yurttaşlarımızı da etkilemiş olmalı ki, onlar da örgütlenerek “ Biz de anadilde eğitim istiyoruz” söylemiyle, ellerinde “Adıgey, Abhazya ve Çeçenistan bayraklarıyla” Kadıköy (İstanbul) İskele meydanında devinime geç-tiler.(Hürriyet:18.4.2011) Şimdi soruyoruz: Kürt kökenli yurt-taşımız Leyla Zana, ABD’de Senato üyesi seçilseydi, acaba orada Kürtçe konuşmaya cesaret edebilir miydi?

Her etnik grup kendi dilinde eğitim ve öğrenim isteğinde bu-lunursa, bu nasıl gerçekleşecek bu isteklerin sahipleri bırakınız kendi ana dillerini, belki Türkçe’yi bile kullanmaktan yoksun düşebilirler ve emperyalizmin uşakları olarak ya-şamaktan onları bir ikinci Mustafa Kemal doğup kurtaramaz.

3.Anadol’yu küçük devletçiklere bölmekten ilk zarar görecek olanlar da, birlikteliğin dışına çıkmaya çalışanlar olacaktır. Emperyalizmin “böl yönet” kuralına yol açan bu yanlışlığın bedeli, kendilerini de içine alan yok oluşla sonuçlanabilir.

4.Yurttaşlık bilinciyle ulusçuluk kavramını birbirinden ayır-mayı amaç alan söylemlerin tümü, emperyalizmin amacına hizmet etmek sonucunu getirdiğini yakın tarihimizde Osmanlı devleti yaşamıştı. Geniş kapsamlı coğrafyasından arta kalan Anadolu’ya sahip çıkabilmemiz bunun sonucudur. Eğer Mustafa Kemal olmasaydı, Anadolu’nun ortasında avuç içini andıran toprak parçasına sığınmış olacaktık.

5.Encyclopedia International’de ulusçuluk ilkesinin tarihsel gelişimi anlatılırken bir tümce okuyucularımızın ilgisini çekti mi, bilemiyoruz ”ABD’deki göçmenlerin çocukları kendi ana dillerinde öğrenim göremezler”. Kullanılması zorunlu dil İngilizce’dir. Ulusalcılığı ortak dil, ortak tarih ve ortak kültürden kopardığımız zaman ulus olmaktan çıkar, emperyalizmin işgalinde kavim olmaya tutsak düşeriz.

Özetle şunu belirtmeliyiz ki, Mustafa Kemal’de ulusçuluk kavramı, yurttaşlık bilinciyle birlikte emperyalizme karşı ulusun kendini savunma aracıdır. Ulusal yararın siyasal ve yönetsel bağlamda barışcıl koşul içinde korunmasının gereğidir.O nedenledir ki: tanımını “Yurtta barış, evrende barış”ilkesinde bulmuştur.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail