Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 88 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


CÜCELERLER İKTİDARINDA
CÜCELEŞEN HUKUK

Ali Nejat ölçen

Yıl 1918. Rusya’da, Bolşevik devriminin sıcak günlerini yaşanmaktadır. Kentlerde pek çok binanın çatısında toplar,makineli tüfekler ve başlarında da her an ateşe hazır askerler bulunmaktadır. Bolşevik iktidar, darbe olasılığına karşı kendisini korumaya azmetmiş görünüyor.

Teğmen Mehmet Arif Ölçen’in de aralarında bulunduğu 7 Türk subayı, savaş tutsağı olarak bulundukları Varnavin ilçesinden kaçmaya karar verirler. Semenov ilçesinde yakalanırlar “karşı devrim suçluları” olarak Nejni Novograd’da bir hapisanenin zemin kartındaki izbe bodrumuna kapatılırlar. Bu, tıkıldıkları üçüncü hapisanedir

Mehmet Arif Ölçen’in “Vetluga Irmağı“ adıyla yayımlanan (1994) tutsaklık anılarında “Silivri” benzeri bir Mahkemede” nasıl yargılandıklarını okuyucularımıza iletmeye gereksinim duyuyoruz. Cüceler iktidarında yargı-nın da cüceleştiğini görecek ve iktidarlar cüceleşirse, acaba kurum ve kuruluşlarda mı cüceleşiyor, gibi bir kaygıya kapılacaksınız.

Varnavin’den kaçan savaş tutsağı yedi Türk subayı, Çeka zindanında Bolşevik düzenine karşı darbe yapma giri-şimiyle suçlanıyorlardı. Çeka’nın bir benzeri Osmanlı döneminde “Bekirağa Bölüğü” olarak anılan hapisanedir. İttihat ve Terakki iktidarında Dr.Rıza Nur, hükümet aleyhinde konuştuğu gerekçesiyle mebus olduğu halde tutuklanmış ve üç ay Bekirağa Bölüğün’de tutsak kalmış-tı. General Engin Alan, Prof.Haberal, köşe yazarı Balbay’ da milletvekili seçildikleri halde, İttihat Ve Terakki iktida-nın bugünkü torunları Bekirağa Bölüğü’nün bir benzerini Silivri ilçesinde var ettiler. Mebus seçilen parlamenterler bugün orada tutsaktırlar.

Vetluga Irmağı adlı kitapta savaş tutsağı olarak içeri atıldıkları Çeka hapisanesinin nasıl bir yer olduğunu bir-likte görelim:

Ceketlerimizi çıkarıp kapkara soğuk taşlar üzerine serdik ve bunların üzerine uzandık, diye anlatıyor Mehmet Arif Ölçen: Gece yarısı demir kapı gürledi. Top sesini andıran bir gürültüyle açıldı. Birini sille tokat içer attılar. Kapı aynı gürültüyle kapandı. Yeni gelen adama baktık. Beş numaralı lambanın altında yırtık giysileri içinde, o da yerde yatan bizlere bakı-yordu. Rusca bir şeyler mırıldandı ve bir köşeye gidip oturdu. Aradan yarım saat geçmemişti ki, kapı aynı gürültüyle tekrar açıldı. Küfürler arasında biri daha içeri atıldı, daha doğrusu fırlatıldı. Biçare adam boylu boyunca yere uzandı. Yerden kalkarak kapıya koştu ve yumruklarıyla demir kapıya vurmaya başladı. Herhalde acımış olmalı ki, titrek elektrik ışığı altında uzun süre ellerine baktı, nihayet bir köşeye çekildi, kıvrılıp yattı. Kapının her açılış ve kapanışıyla birlikte içeriye biri atılıyor, bağırmalar ve küfürler kapının gürültüsüne karışıyordu. En son içeri atılan, giysileri düzgün bir Bolşevik eri idi. Sabah gözlerimizi açtığımız zaman, sayımızın on dörde çıkmış olduğunu gördük.

Öğleye doğru demir kapı gürültüyle açıldı. Bolşevik askerini istediler. Hazırlandı ve bize “desvidania” (tekrar görüşelim) dedi. Kapıdan çıkarken kendisine yeni-den seslendik:

-Bize çokça ekmek ve çorba gönder olur mu?
-Kaneşni, kaneşni (Kuşkusuz,kuşkusuz).

Ve kapı arkasından gürültüyle kapandı. Gerçekten de kısa süre sonra içeriye bir teneke dolusu patates çorbası getirilip bırakıldı. Buna çorba demek olanaksızdı. Çünkü içinde hiç patates yoktu. Haşlanmış patatesin sıcak suyu idi. On üç kişi toplandık.Ancak bir tek kaşık vardı. On üç kişi bir tek kaşıkla bu çorbayı içmeye başladık. Herkes sırayla sadece bir kaşık çorba alarak kaşığı hemen yanındakine verecekti. Her ne ise içtikçe tenekedeki çorba azalıyor ve azaldıkça da koyulaşıyordu. Sonunda kaşığı kullanamaz hale geldik. Herkes sırayla tenekenin köşesinden birini ağzına dayayacak içindeki patetes parçalarını yutacaktı. Nihayet bunun da üstesinden gelindi. İki sat sonra teneke boşalmıştı.

Savaş tutsağı yedi Türk subayı, yankesicilerin, hırsızların ve kaçakçıların içeri tıkıldığı Çeka zindanında dört gün kaldıktan sonra Silivri Mahkemesini andıran bir odada buldular kendilerini.

Çeka zindanının kapısı dördüncü o gün gürültüyle açılmış, yedi Türk tutsak subay, dışarı çıkarılmıştı. Mehmet Arif kitabında böyle yazıyor: Dar bir koridor üzerinde bulunan odalardan birinin önünde durduk, diyor. Gözlemci erler-den biri kapıya vurdu ve içerden gel sesini bekledi.

İçerde yaşlı bir Rus generali vardı.Yetmiş ya da seksen yaşında olmalıydı. Saçı sakalı ağarmıştı Karşısında bir hızada durduk ve hep birden askerce selam vedik. Arkamızda bir ses gürledi:

-Sudi (buraya).

Başımızı kaldırdık. Sol yanda bir masa çevresinde üç kişi gördük. İçeri girerken odanın kapısı onları görmemize engel olmuştu. Temiz giyimliydiler. Karşımıza general rastladığı için onun tarafından içeri çağrıldığımızı sanmıştık. Hemen yönümüzü değiştirdik ve onların önünde sıraya dizildik. Sandalyelere oturmamız söylendi. Gösterdikleri sandalyelere oturduk. Kimlik-lerimiz saptandı, ortada oturan kişi sordu:

-Varnavinden niçin kaçtınız?

-Varnavinde aç kaldık. Bize kötü davrandılar. Biz de iş bulup çalışmak için Varnavinden kaçtık.

Önündeki kağıtlara bakarak bir şeyler okuyuyor ve öteki ikisi de bizlerde ne gibi etki bıraktığını anlamak ister gibi suratımızı inceliyorlardı. Sık sık Moskova ve Çekoslovakya sözcükleri geçiyordu.

Ortadaki kişi yargı kurulunun başkanı olmalıydı.

-Tavariş dedi. Yadsımaya kalkmayın. Elimizde kesin kanıtlar var. Siz, Moskova’ya yürüyen Çekoslovaklara katılmak için kaçtınız. Bunu ayrıntılarıyla biliyoruz.

-Bu sav gerçek dışıdır,dedik. Biz Türk’üz. Çekoslo-vaklarla ne din,ne ulusal çıkar ilişkimiz yoktur. Onlar Avrupanın bir köşesinde biz Asya’nın bir ucundayız.

Evet dedi ortada oturan kişi. Önündeki kağıdı okumayı sürdürdü. Bu kez Enver Paşa ve Ardahan, Bakü söz-cükleri geçiyor ve öteki iki kişi de ilgiyle bize bakı-yorlardı.

-Ardahan ve Bakü cephesinde hareket eden Enver Paşa kuvvetlerine katılmak için kaçtığınızı da yadsıyamaz-ınız ya.

-Kafkasya, Moskova’dan çok uzaktır. Oraya gitmek için her şeyden önce para gereklidir.Bu da bizde yok. Üç yıldır savaş esiri olarak kalan bizler yeni bir serüvene atılacak durumda değiliz. Yüksek mahkemeni

zi temin ederiz ki aç kaldığımız için Varnavin’den Kaçtık. Bu kentte bize görev veriniz..Çöpçü,işçi,köprü veya tranvayda çalışmaya hazırız. Hapisane hapisane dolaşıyoruz. Yüksek mahkemenizin adil ve şefkatli kararınızı bekliyoruz.

-Başka diyeceğiniz var mı?

-Yoktur. Mahkemenizin adil kararını bekliyoruz, o da serbest olmamızdır.

İfadelerimizi imza ettirdiler. Yargı kurulu ayağa kalktı,biz de kalktık. İçimizden biri bir adım iler çıktı. Mahkeme başkanı,

-Pajalusta,dedi. Bir şey mi istiyorsunuz Tavariş.

-Evet,dedi arkadaş. Suçsuz olduğumuza inanmanızı istiyoruz. Büyük Rus mahkemesinin başkanlığını yapan sizin gibi yüksek bir kişinin koruyuculuğunu diliyoruz. Bu iyiliği yapacak bir insan olduğunuz kanısını bizde uyandırdınız.

Bu sözleri dinlerken gözlerinde şefkat ve içtenliğin yansıdığını görmekten doğan bir cesaretle:

-gaspada,dedik. Bu gece olsun rahat ve sakin bir yerde uyumak istiyoruz. Bunu bize vaat etmedikçe sizi bu odadan dışarıya bırakmayacağız. Güldü ve her birimizde ayrı ayrı, güven uyandıran bir sesle:

-Arkadaşlar,dedi. Bir namuslu insanın yapacağı her şeyi biz de yapacağız. Bunu vaad ediyorum.

Vetluga Irmağı kitabında bir Rus yargıcın sözleriydi bunlar. Bolşevik devrimine karşı çıkmakla suçlanan ve bu amaçla Varnavin’den kaçtıkları resmi belgelere geçen yedi esir Türk subayı, yargıca, “iyilik yapacak olduğunuz

izlenimini bizlerde uyandırdınız” diyorlar. Silivri’de acaba bir yargıcımız böyle bir sözü duyabilmiş midir? Hangi savcı veya yargıcın gözlerinde şefkatin izleri okunabilmiştir. Ve üç yılı aşkın süredir ne ile suçlandığını bilmeyen ve 11 sayılı düzmece CD ile suçlanan seçkin bireylerin hangisine bir yargıcımız :”Namuslu bir insanın yapacağı her şeyi yapmayı vaad ediyorum” diyebilmiştir.

Bugün Silivri’de ya da Hasdal suçlamalarında yargısız infazın işkencesiyle özgürlüklerinden yoksun bırakılan seçkin insanlarımız sanık değildirler, iktidarın esirle-ridirler ve esir kamplarında insanca yaşama haklarından yoksundurlar. Ülkemizde hukuk artık cüceleşmiştir. Belki bir süre sonra hukuku mikroskop altında lamellerde arayacağız! Her şeye rağmen cüceler iktidarının yarattığı karamsarlığı yadsımalıyız. Çünkü:

Temel hak ve özgürlüklerin özüne saygı duyan bir siyasal iktidarı yaratırsa Anadolumuz (ki yaratacaktır) o iktidarın ilk görevi Silivri tutukevini müzeye dönüştürmek olmalıdır. O müzenin duvarlarında haksızlığın karanlığı, aydın-lığa dönüşebilmelidir.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail