Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 98 - YAZAR : Prof.Dr. Mustafa Altıntaş Geri Tavsiye Et Yazdır


ADD GENEL BAŞKANI SAYIN TANSEL ÇÖLAŞAN’A SUNU:

Prof.Dr. Mustafa Altıntaş’ın Atatürkçü Düşünce Derneği kurucusu olarak Genel Başkan Sy.Tansel Çölaşan’a ilettiği yazısının bir bölümünü okuyucularımızla paylaşma gereksinimi duydum. Bunun temeldeki en önemli nedeni ilişki kopukluğudur. Bilim ve Danışma Kurulu üyesi olarak görevden ayrılmamın temel nedeni buydu. Organlar arasında da iletişim kopukluğu yanısıra yönetsel çelişkilerin de olduğu görülüyor. Umarım Prof. Mustafa Altıntaş’ın bu uyarı yazısı uygulamalara katkı sağlar.

24 Ocak 2014 günlü tüm işçi sendika ve kuruluşlarının Ankara’ daki yürüyüşünü değerli arkadaşım Mehmet Erol Mahmutoğlu ile birlikte 2,5 saat onların arasında yürüyerek izledik.

İlk kez emekçiler Türkiye’yi sattırmayacağız haykırışı ile amaçlarına doğru yürüyüşlerini gerçekleştiriyordu. Fakat ne yazık ki, CHP,MHPve ADD görünürde yoktu. İşçi Par-tisi TGBtam kadrosuyla emekçilerin yanındaydı. Oysa özelleştirmeye, yolsuzluklara ve yurdumuzun en verimli bölümlerinini, ekonomik kuruluş ve varlıklarının satılığa çıkarılmasına karşı bu emekçilerin eylemine sahip çıkmalıydılar. Çene yarışından kurtulmanın ve alanlara çıkmanın, emekçi kitleler içinde yer almanın zamanı CHP,MHPve ADD açısından ne zaman gelecek?

Prof.Altıntaş’n başlattığı öz eleştiri umarım etkili olur.

Sayın Tansel Çölaşan,ADD Genel Başkanı

Mustafa Altıntaş, Prof.Dr.

Kurucuları arasında yer almaktan onur duyduğum ADD’nin son kurultayında görev ve sorumluluk üstlenmenizden ötürü sizi kutlar, GYKve MYKüyeliklerine seçilen çalışma arkadaşlarınıza başarılar dilerim.

ADD’nin kuruluş nedeni, Atatürk devrim ve ilkelerinin, toplumsal sorunlarımızın çözümlenmesinde ışık tutucu niteliğe ve yaratıcı güce sahip olduğuna inananlar, O’nun devrim ve ilkelerinin gerçekte de egemen olmasına katkıda bulunma ve onlara bekçilik yapma zorunluluğunu duymuşlardır” biçiminde ortaya konulmuştur

19 Mayıs 1989 tarihinde Kurucular Kurulu tarafından kamu oyuna açıklanan “Kuruluş Nedenimiz” yalnız örgütümüz üyelerince değil, tüm kamuoyu tarafından özümsenirse, Cumhuriyetimizin başarıları, kazanımları ve değerleri kavranılacak, özgüvenimiz pekişecektir.

Kuruluşumuzun üzerinden 21 yıl geçmiştir. Kurucular olarak bizler, 19 Mayıs 1989’da, Atatürk’ün bedensel var-lığının artık aramızda bulunmamasından cesaret alan içteki ve dıştaki kimi olumsuz güçlerin, Atatürk devrim ve ilkelerine karşı açık ya da kapalı saldırılarını doruğa ulaştırdıkları…Plânlı ve sinsi bir çalışma ile, devrim ve ilkeleri gelecekte yok etmek çabası içinde oldukları, saptamasında bulunmuş ve bu gerekten yola çıkmayı görev bilerek, ADD’yi kurmaya karar vermiştik. Kuruluşumuzun üzerinden geçen 21 yıl sonrasında geldiğimiz noktanın, 21 sene önce saptadıklarımızdan daha da kötüsünü çıplak gözle görmekteyiz. Atatürk Cumhuriyeti’nin devrim ve ilkeleri, birer birer yok edilme sürecinde hızla yol almaktadır. Türkiye, sanki kuruluş ilkelerine ve Cumhuriyetine kazanımlarına düşman güçlerce işgal edilmiş, halkımız ise, tüm kurum ve kuruluşları ile tutsak kılınmış, köleleştirilmiş bir durumdadır. Buradan çıkışın yol ve yöntemini, Kuruluş Bildirgemizde açık olarak ortaya koymuş bulunmaktaydık. Ancak bu işgal ve tutsaklığı önlemede, Atatürk devrim ve ilkelerinin egemen olmasında katkıda bulunma ve bunlara bekçilik yapma görevimizi gereğince yapamadığımızı itiraf etmek durumundayız.

ADD, başlangıçta bir kitle örgütü olma amacıyla kurulmamıştır. Çok şubeli ve çok üyeli bir yapı oluşturma düşüncemiz söz konusu değildi. ADD, solda, sosyal demokrat çizgide bir “Aydınlar Ocağı” işlevini üstlenerek, ideoloji üretme, ülkemizin ve halkımızın sorunlarına çözüm bulma ile yetkin, özverili, birikimli kadro yetiştirme amaçlı olarak kurulmuştur. Ancak, arka arkaya gelen ve aramızdan kurucularımızı avlayan öldürümler sonrasında, toplumun sığınma gereksinimi, ADD’nin çok şubeli ve çok üyeli bir örgütlenmeye zorlanmasının nedenidir. Çok şubeli ve çok üyeli bir yapılanma ise, kuruluş amaç ve işlevimizin gerisine düşmemize neden olmuş, başkalarına yol gösterici bilimsel rapor ve çözüm önerilerini üretmemiz gerekirken kuşkusuz gerçek işlevini başarı ile yerine getiren, özveri ile çalışan çok sayıda şubemizin ve üyelerimizin bulunduğunu göz ardı etmemekteyim. Başkalarının ürettiklerini yalnızca eleştiren, kötüleyen ve yadsıyan bir eylem ve slogancı söylem içine sürüklenilmiştir. Onca oluşturulan “Bilim Kurulu, Danışma Kurulu” kendilerinden beklenen görevleri yapamamış, ADD, bırakınız topluma önderlik etmeyi, kendi şube ve üyelerine bile önderlik edebilmeyi üstlenememiştir. Bütün bu acımasız eleştirileri yapmayı, kendimin de içinde yer aldığım kurulların eksik ve yetersizliklerini ve bunların nedenlerini açıklamayı, bir “öz eleştiri” olarak değerlendiriniz. Belki de, çok şubeli ve çok üyeli yapılanma, bu türden yapılanmanın gerekli kıldığı bürokratik işlerin baskısı ve yoğunluğu, temel işlevimizi yapmaktan bizi uzaklaştırmıştır.

Kurultaylarımız ise, hem geçmişi değerlendirmek ve hem de geleceği biçimlendirici proje, programların tartışılacağı, bilimsel tartışmaların doruğa çıkması yerine, yönetimi ele geçirme çabalarının yoğunlaştığı bir “itiş-kakış”ın ötesine geçememektedir. Bu nedenle de Kurultaylarımız, bir yerlere seçilmek isteğini taşıyan üyelerimiz, ne geçmişin de-ğerlendirilmesine, ne de geleceğin belirlenmesine ilgi duymaktadır.. Bir akademik nitelik kazanmasını amaçladığımız ADD’liler olarak, eğer böyle bir yapıya kavuşturulmuş olsa idi, hemen her iki yılda bir, yönetim kadrosunu tümüyle değiştirme yarışlarına konu olan Kurultaylar yapamazdık. Bu türden yönelmelerin, birlikte üretim yapması gereken kadroların birbirini tüketme içine girmesi, üretimsizliğin yarattığı sonuçtur. Eğer, pusulamızı, amaçlarımız doğrul-tusunda üretmeye kilitleyebilirsek, bu durumda tek bir ADD’liden bile vazgeçme lüksümüz olmayacaktır. Kaygımız ve çabamız, üretmekten daha çok tüketmeye kilitlenirse, ne birbirimizi sevmemiz, ne birlikte üretmemiz, ne birlikte aynı yolda yürümemiz söz konusu olabilecektir. ADD’li-lerin en büyük hastalığı, “birbirimizi sevmemek”, “bir-birimizin emeklerine saygı duymamak,”birbirimizi din-

leyip,ortak aklın üretiminden yararlanmamak”tır.Örne-

neğin eğer Kurultayda ortak aklın kullanımına olanak bulunabilse idi, hiç olmazsa, zorla aramızdan ve genel baş-kanlıktan kopartılan Sayın Şener Eruygur’u, sembolik de olsa, GYKüyesi olarak seçerek, O’nu ve bu ülkeye hizmet etmenin ötesinde suçları bulunmayan arkadaşlarını tutsaklık kampına kapatanlar ile, sağlığının yitmesine neden olanlara iyi bir karşılık vermiş olabilirdik.

ADD Kurultayları, yalnızca yarışa girişenler ve onların yandaşlarının ilgi odağı olmamalı, en yandaşından, en karşıtına kadar tüm kurum ve kuruluşların gözünü ve kulağını diktiği bir çalışma ortamına dönüştürülmelidir. Siyasal Partiler, Sendikalar, Demokratik Kitle Örgütleri, Meslek Odalarının temsilcileri ve sözcülerinin, katılımıyla Kurultayımızı izlenir olmalıdırlar. Yabancı ülkelerin temsilcilerini, yerli ve yabancı basını, eylem ve söylemlerimiz, raporlarımız ile, “acaba ADDne yapmakta, ne söylemekte” merak ve ilgisine zorlamalıyız. Dileğim ve isteğim, sizin çalışma döneminiz sonrasında yapılacak Kurultayımızın, bu katılımcılığı ve ilgiyi gerçekleştirmesidir.

ADD, aklın ve bilginin üssü olmalıdır. Bağnazlık, tutarsızlık, ilkesizlik, önyargı tutsaklığı benzeri hastalıklar, ADDkapısından girmemelidir. Bunun yolu, ciddi bir çalışma raporunun, tabanın katkısı ile hazırlanıp, uygulamaya konulmasıdır. ADD, ülkemizin ve insanımızın yaşamakta olduğu, çözüm için kıvrandığı tüm sorunlarda görüşüne saygı duyulan, ne söylediğine kulak verilen ve saygın kadrolara, genç kadrolara sahip bir yapıya bürün-dürülmelidir. ADD’nin “Kürt ya da Güneydoğu, Terör, Eğitim, Demokrasi, İnsan Hakları, AB ve ABD ile İlişkilerimiz, Kıbrıs, Ege Kıta Sahanlığı, Ermeni ve şimdi de İsrail, Küreselleşme, Bölgeselleşme, Ekonomik, Kül-

türel, Sanatsal, Toplumsal vb.” sorunlarımıza ilişkin ra-porları ve çözüm önerileri olmalıdır. Yukarıdaki sorunları ve alanları, başkalarının sapkın ve hayın emellerine terk etmemeliyiz. ADDhazırladığı/hazırlattığı raporları ve çözüm önerileri ile tartışılmalı, gerektiğinde eleştirilmelidir. Sürekli başkalarının yaptıklarını, düşündüklerini eleştirme yerimizi, başkalarının bizim raporlarımızı, önerilerimizi tartışır konuma taşımalıyız. Ne kökten karşıt, ne kökten yandaşlık konumuna düşmemeliyiz. ADD’lilerin hiçbir dogması olmamalıdır. Dünyayı Atatürk devrim ve ilkelerinin ışığından algılamalı, yorumlamalıyız. Sokaktaki insanımızı tek tek Atatürkçü yapma yerine, başta eğitim kurumlarımız olmak üzere, tüm kamu görevlilerinin, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkeleri doğrul-tusunda görevlerini yapar duruma gelmelerinde, “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olarak tanımlanan Cumhuriyetimizin Denetmenliğini (ombudsmanlık) üstlenmeli ve gerçekleştirmeliyiz. Her ilimiz, her yıl “Laiklik Raporu” hazırlamalı, bunlar genel merkezde birleştirilerek, yayımlanmalıdır.

Sayın Genel Başkan savaşımcı hukukçuluğunuz ve hukuk bilginiz, ADD’yi Türkiye’yi kuruluş ekseninden, Anayasal ilkelerden kopartıcı her girişime, her işleme karşı hukuk savaşımcısı bir kimliğe büründürmelidir. Örneğin, kamu görevlilerinde, üniversitelerde, hastanelerde, belediye meclislerinde, belediyelerde ve kamuya ait kurum ve kuruluşlarda özendirilen ve görmezlikten gelinen tesettürü, kişi üzerinden değil, kurumlar üzerinden şikayet ve dava konu-su kılmalıyız. Okulların mescitleştirilmesi, öğrencilerin toplu namaza zorlanması benzeri uygulamaları hem deşifre etmeli, hem de sorumlular hakkında yargı yolunu hep açık tutmalıyız. Şubelerden sağlanacak bilgiler, medyadan elde edilecek kanıtlar, bu alandaki savaşımda en büyük kaynağınız olacaktır.

Önümüzdeki dönemde, ortalıktaki toz duman dağılınca, yapılacak işlerden birisi de, şimdilik “tesettürün” üniversitelerde “giysi özgürlüğü” söylemi ile egemen giyim biçimine büründürülmesi olacaktır.(Gerçi YÖKve üniversitelerin AKPdüşüncesindeki kadrolar yönetimine girmesinden bu yana, tesettür hiç kimsenin sesini çıkarmadığı bir serbestlik alanı kazanmış bulunmaktadır). İlk ve ortaöğretim kurumlarında tesettür giyiminin giderek yaygınlaşmasının yanı sıra, üniversitelerde bu kapının açılması, ondan sonraki aşama olan kadın kamu görevlilerinin de aynı düzenlemeye konu kılınmasıdır. Çünkü siz, dinsel kuralı bir alanda yada belli bir yaş diliminde kabul ederseniz, öteki alanlarda, yani çalışma alanlarında, “inancınız olduğuna inandığınızı yapamazsınız” deme hakkını da elden kaçırırsınız. Tesettürü tıp, hukuk, eczacılık, dişçilik vb. programlarında öğrenciler için, geçici bir dönem serbest kılarsanız, ondan sonra “çalışma hakkı”nın kullanılmasında buna yasak koymanın da olanağını elinizden kaçırmış olursunuz.

ADDçatısı altında, her şubenin kendi anlayışına göre farklılık gösteren dogmatik bir Atatürkçülüğe, “Atatürk Bezirgânlığına/Tüccarlığına”, “12 Eylül Atatürkçülüğüne” izin ve olanak verilmemelidir. 1400 yıl önceki bir “Asr-ı Saadetçiliğin” panzehiri olarak “başka bir Asr-ı Saadetçiliğine” yönelinmemelidir. Türkiye’yi “mazlum millet” olarak tanımlamaktan vazgeçmeliyiz. Bu 87 yıllık Cumhuriyetimizin kazanımlarını ve bu süre içinde emek vermiş, alın ve akıl terini akıtmış insanlarımıza da haksızlık olacaktır. Gerçekte de, mazlum milletlere mazlum milletin örnek olması mümkün değildir. Türkiye’nin başkaldırısı ve utkusu, sonraki başarı ve kazanımları mazlum ülkelere örnek olarak sunulmalıdır. Bölgesel ve küresel hedefleri olan yeni Türkiye’yi yaratmanın çabası içine girmeliyiz. Birbirimizin imanını tazelemekten öte geçmeyen etkinliklerin yerini, bilimsel temelli ülkemizin ve insanımızın yaşayan sorunlarının, çözümlerini içeren etkinlikler almalıdır.

Sayın Çölaşan, Şimdi de izin verirseniz bir-iki noktadaki önerilerimi iletmek isterim. Bunlardan ilki, 19.06.2010 günlü Basın Açıklamanız ile ilgilidir. Bunun yazılı metne dönüştürülmesinde yazım hataları en alt düzeyde olmalı ve içerik olarak da duru/arı bir Türkçe kullanımına özen gösterilmelidir. ADD konusunda her yönetimin kendine özgü yeni bir tanımlama yapma yerine, “Kuruluş Bildirgesi” nde dile getirenlebilenlerin, “Amaç” ın yinelenmesi, hem tutarlılık açısından, hem de bellek yinelenmesi açısından önemlidir, kanısındayım. Basın açıklamasının yeniden okunması, özellikle yazım kuralları açısından neler söylemek istediğimi gösterecektir. Saptamalarımız gerçeklik ve tutarlılık taşımalıdır. Örneğin, “kız çocukları 87 yıl sonra hala okula gidememektedir”, “yargıyı siyasetin etkisin-

den kurtarmak, bağımsız kılmak demokrasilerde siyasal iktidarların görevidir” (bana göre bu alandaki görev siyasal iktidarın olmayıp, Anayasal kuraldır) biçimindeki saptamanın gerçeklerimiz ile bir bağlantısı söz konusu değildir. Bu türden gerçek olmayan genellemeler yapılması, öteki söylediklerimizin de ciddiye alınmaması sonucunu doğuracaktır. Arı Türkçe açısından ise bir iki örnek vermek isterim:

şekil-biçim, tamamen-bütünüyle, referandum-halkoyla-ması, tarafsız-yansız, hedef-erek. Bunun ötesinde güç birliği çağrısı, yalnızca laik Cumhuiyetin dönüştürül-mesine karşı çıkmak ile sınırlandırılmamalı, bu “demokratik, sosyal hukuk devleti ilkeleri” ile tamamlanmalıdır.

Anayasa değişikliği ile gerçekleştirilmek istenilen değişikliğin odağında, kuşkusuz laiklik ilkesi bulunmaktadır. Ancak, değişikliğin nedenini tek başına laikliği yeniden biçimlendirmek biçimindeki yaklaşım eksik kalacaktır. Değişikliğin ereğinde, demokratik, sosyal hukuk devletini de, yeniden biçimlendirmek ve siyasal çoğunluğu ele geçirenlere, tüm alanlarda düzenleme, biçimleme, denetleme, cezalandırma olanağının sınırsız olarak verilmesi bulun-maktadır. Örneğin, sendikaların, meslek odalarının, kamu görevlerinin kendi alanlarına giren konularda hak ara-malarını, kamu yararına yönelik olarak yargıya başvurmalarının da önü kesilmek istenmektedir. Örneğin, sendikalar, çalışma yaşamının düzenlenmesine yönelik düzenlemeler için yargıya başvuramayacaklardır. Çevre, kıyı yada akarsu kaynaklarının yağmalanması,talan edilmesine karşı verilen savaşım sona erdirilecektir. Sürülen memur, hakkı elinden alınan işçi, hukuk yolu ile bu saldırıları artık püskürtemeyecektir. Yani, hükümetin, hükümet başının mutlak iktidarına taş koyan her girişim önlenmek isten-mektedir. Asıl tehlike budur.

Tüzük hükmü olan Çalışma Raporu’nuz,sanırım ortada yokken, çalışmalarınızın ana ekseninin Atatürkçü Düşünceyi topluma taşımak olduğunu belirtmektesiniz. İnsanımızın Atatürkile Atatürkçülük” ile, Atatürkçü Düşünce ile bir sorunu bulunmamaktadır. Bu saydıklarım ile so-runu olanlar, kamu yetkesini ellerine geçirenler ile insanı-mızı köleleştirmek isteyen tarikatlar ve cemaat örgütlenmeleridir. Atatürk’ün “tam bağımsızlık” ilkesine düş-manlık besleyenler ise, kurmak istedikleri, kurdukları ”Yeni Dünya Sömürü Düzenine” boyun eğen, biat eden bir Türkiye yaratmak isteyenlerdir. İnsanımızın temel sorunu aş,iş ve çocuklarının ülkesinin geleceği ile, barış içinde, erinç içinde yaşamını sürdürmesidir. Eğitim hakkından, sağlık güvencesinden, sosyal güvenlikten yoksun kılınmasından, sağlıklı barınma, bozulmayan çevreye eriş-me olanaklarından uzaklaştırılmasından yakınmaktadır. Yukarıda da belirttim. ADD’nin işlevi insanımızı tek tek Atatürkçü kılmak olmayıp, başta eğitim sistemimiz ve kurumlarımızın demokratiklik, laiklik ve çağdaşlık, yönetim görevinin yapılmasını ise sosyal hukuk devleti ilkelerinden kopartmak isteyenler ile savaşım vermektir. Yinelemek isterim; ADD, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Cumhuriyetin denetmeniolmalıdır.

Sorunumuzu ve çözümlerimizi sağlıklı kılabilmek için yapmamız gereken ve tutmamız gereken yol, akıl ve bilim yolu olmalıdır. Bu noktada da, sorunlarımızın ve çözümsüzlüğümüzün miladı olarak AKPve AKPiktidarını alma yanlışına düşersek, 2002 öncesini, tümü ile “Asr-ı Saadet” olarak nitelersek, büyük bir yanılgıyı üretmiş oluruz. Türkiye’nin eksen kaymasını, emekçi halktan kopuşunu, feodal yapının çözülemeyip, toprak ağalığının siyaset ağalığı ile güçlendirilmesini, laik eğitim ve laik toplumsal düzenden kopartılışımızı, insanımızın yoksulluk ve yoksunluğa düşürülmesini, sosyal hukuk devletinin yerini sadakadilenci ekonomisi’ne bırakmasını İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlatılan politik dönüşümün, sınıfsal egemenliğin bir sonucu olduğunu anlatamaz isek, Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine toplumu sahiplendirme konusunda fazla başarılı olamayız. Eğer bizler, Atatürkçülüğü, 2002’ye kadar süren bir süreç olarak algılarsak, yukarıda sıraladığım olumsuzlukları kendi yaşamında yaşamış olan kitleleri, yoksul kesimleri yanımıza çekmeyi başaramayız. Tam tersine, Atatürk’e, O’nun devrim ve ilkelerine düşmanlıklar yaratırız. Bütün bunlar, 21 sene önce yayımladığımız Kuruluş Bildirgemiz’de yer almaktadır.

Sonuç olarak, bulduğum her olanakta yinelediğim düşüncelerimi size de iletmek istedim. Bu, kurucusu ve üyesi olduğum ADD’ye ve ADD’de görev ve sorumluluk üstlenmiş olan sizlere karşı borcumdur, düşüncesindeyim. Bu bağlamda da, yaşamda bulunan kurucularımız ile eski genel başkanlarımızdan oluşturulacak “Danışma Kurulu” hem kurumsal bilgi birikiminin oluşturulmasına ve hem de bunların sonraki yönetimlere taşınmasına olanak verebilir. Altı ayda bir, GYKüyeleri ile bir araya gelecek bu kurulun, sanırım katkısı önemli olacaktır. Aynı zamanda da hiç eksilmemesi gereken, “emeğe saygının”, “birikime özen göstermenin” de gereği olacaktır. Web sayfamızın sağ yanına kurucu genel başkanımız Prof.Dr.Muammer Aksoy’un, aramızdan kopartılan kurucumuz Doç.Dr.Bahriye Üçok’un resimlerinin konulması ne kadar anlamlı olurdu! Genel Merkezimizde önceki genel başkanlarımızın, şubelerimizde ise önceki şube başkanlarımızın resimlerine yer verilmelidir.

Emeğimi, bilgi birikimimi, gerek görülür ise, sizlerle paylaşmaktan, sizlerin kullanımına sunmaktan onur duyarım. Yeniden size ve tüm GYK üyelerine başarı dileklerimi iletmekten, buna aracı olmanızı istemekten onur duyarım.Saygılarımla.

Mustafa Altıntaş

***
Not:Bu yazı sonrasında bir dönüşüm olmamış,yapılması umulan teşekkür sözcüğü benden esirgenmiştir. Bu bile asgari nezaket sergilemenin uzağında kalındığını göstermektedir.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail