Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 99 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


ÜLKEMİZDE FAŞİZM HUKUKU’NUN DOĞUŞU

Ali Nejat Ölçen

Faşizmin Hukuku Yok Edilmemizin Hukukudur

Adaletsiz ve Kalkınmasız Parti (AKP) iktidarının ülkemizde oluşturduğu faşizmin hukuku, aslında uzun erimli bir planın ürünüdür. Bu süreç İttihat ve Terakki Cemiyetinin “zorba iktidar” modelini, 1950’li yıllar iktidarının devam ettirmesiyle siyasal kültürümüzün niteliğine dönüşmüş oldu. Buna ek, faşizmin hukukunun öylesi içsel niteliği 21.yüzyılda dışşal güçlerin güdümünde ülkemizi denetlemenin aracına dönüştürüldü. O dışsal amacı sorgulamadan, faşizmin hukukunu AKP’nin iktidar biçimi olarak yorumlamak, geneli görmemek sonucunu doğurur.

12 Eylül 1980 sonrasının koşullarında yeniden hortlayan ve iktidar olan faşizmin hukuku, ülkemizde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasal, yönetsel ve hukuksal dokusunu yadsımak amacıyla oluşturuldu: Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetini, o Cumhuriyetin ulusalcı ulus devletini, o devletin bilimi en gerçek yol gösterici kültürünü ve o kültürün sekular (ne dinden yana ne dine karşı) niteliğini koruyacak, savunacak ve gerekirse Mustafa Kemal’in “Bursa Söylevi”ni uygulayacak içsel güçleri yok etmek için kurumlaştırılmıştır faşizmin hukuku. Bunu üstlenen siyasal parti AKPiktidarıdır ülkemizde.

R.T.Erdoğan kendisine görev verildiğini söylerken aslında BOP’un amacını “Kürt Açılımı” olarak açıklamış oldu. 12 Eylül 1980 darbesi koşullarında Turgut Özal, başbakan olduğunda kardeşi Yusuf Bozkurt Özal’ı Devlet planlama Teşkilatına Müsteşar olarak atamış, 1983 de hazırlanan Milli Kültür Raporu,“Türk İslam Sentezi”ni öngörmüştü. AKPiktidarı, o programın ürünüdür. Türk Islam sentezini Türk Kürt Islam sentezine dönüştürmeyi üstlenmiştir.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP’un) koşul gördüğü yönde ve içerikte Mustafa Kemal Devleti’ni değiştirerek Türk Kürt Ilımlı İslam Federasyonuna dönüştürmenin aracıdır faşizmin hukuku, AKPiktidarında.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ulusalcı ulus Devleti’ni, emperyalizmin kucağına yerleşecek olan “Türk Kürt Ilımlı İslam Federasyonu”na karşı çıkacak, önleyecek güçleri yok etmek için, bilgisayarlara yapıştırılan iletiler, imzasız mektuplar, gizli tanıkların uyduruk suçlamaları ve polis tutanakları suç kanıtı sayılmalıydı. Türk Silahlı Kuvvetlerimizi çökertebilmek, karşı çıkacak yurt

sever güçleri zindanlara tıkabilmek ve toplumda korku yaratılabilmek için. AKP’yi kullanarak bunu başardı emperyalizm. Ne var ki, BOP“vur dediyse öldür dememiş olmalı ki” ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Türkiye’ye geldiğinde “aşırı gitmişsiniz” demek gereğini duydu.

Başbakan R.T.Erdoğan, ABD’nin verdiği görevi toplumsal tepkilere neden olmayacak biçimde yerine getirmeli, aşırı gitmemeliydi!

Geneli görmekten söz ederken, ne denli yanıldığımı da kabul etmek zorundayım: Çözemediğim soru şu: BOP,daha genel olan hangi mega projenin parçası? Ya da Akdeniz’e egemen olmayı amaçlayan BOP, içeriğini bilmediğimiz mega projenin birincil aşaması mı? Yani ayrıntı mı BOP? Türkiye’de hangi kurum ya da kuruluş bu soruya yanıt aramaktadır, bilemiyoruz. Yanıt ararken:

Küresel ısınma karşısında Anadolu’muzun Kızıl-ırmak Yeşilırmak, Menderes, Sakarya vadilerindeki yeşil coğrafyası ABD-ABemperyalizminin kucağına başka türlü nasıl düşebilecek sorusu akla gelmeli ve önlemin ne olduğu tasarlanmalıdır. Aslında, temel sorun budur ve bu sorunun dışındakilerin tümü ayrıntıdır. Faşizmin hukuku o nedenle yok edilmeli, ABD-ABgüdümünde bir siyasal iktidarın oluşumu önlenebilmeli bunun kültürü ve o kültürün araçları yaratılmalıdır. Bu konuşmamdaki amacım, yaşamakta olduğumuz faşizmin hukukunu sadece insan haklarının ve özgürlüklerin yok edilişi olarak algılamanın ek-sik kaldığını vurgulamak içindir. Faşizmin huku-ku, Anadolu’muzu Mustafa Kemal Atatürk’ ün Cumhuriyetini, o Cumhuriyetin Devletini, o Devletin Misak-ı Millî sınırlarının kuşattığı vatan denilen coğrafyamızı o coğrafyada Türk olduğumuzu unutturmanın aracı, siyaseti, o siyasetin hukukudur. Kanımca:

ABD-ABemperyalizmi, bir toplumsal kusurumuzdan yararlanmakta güçlükle karşılaşmamakta Nedir o kusurumuz? Açıklamak zorundayım:

1.Olguların kendisini değil sonuçlarını eleştiriyor ve fakat o sonucu yaratan nedenleri yani geneli görmekten uzak kalıyoruz.
2.Genelin yarattığı ayrıntıyı irdelemeye alıştığımız için birbirimizle anlaşmazlık yaratmak-ta da uzmanlaşmaktayız.
3.Birbirimizle anlaşmazlığımız da tersine dönerek ayrıntıyı yaratan geneli görmemize engel olmakta. Açıkçası kültürel kısır döngüden arınamamaktayız.
4.Tarih bilincinden ve tarihin diyalektiğinden yoksunuz.

Faşizmin Hukukunun doğuşuna ilişkin süreçleri gözden geçirirken yukarıda belirtmeye çalıştığımız geneli görme yetisinden ne denli uzakta kaldığımız ortaya çıkmaktadır.

Eğitim ve öğretim kurumlarımıza öneriyorum.İlkokuldan başlayarak yüksek öğrenimin son aşamasına kadar matematiği sevdiriniz. Matematiğin sadece formüllerden, denklemlerden oluştuğu kanısını zihinlerden siliniz. Matematiksel düşünceyi zihinlerde yaratabilmeliyiz. Onun nasıl bir kültür olduğunu öğrencilere vermeye çalışmalıyız. Matematik kültürü, ayrıntıları yaratan geneli görmenin aracı olacaktır. Emperyalizme karşı kendimizi korumamız öylesi kültür sa-yesinde gerçekleşebilir. Sivas kongresinde bir yabancı gazetecinin sorusuna Mustafa Kemal’in yanıtını aşağıya aktarıyorum. O, hiçbir zaman “kahrolsun emperyalizm” dememiş:

Batı emperyalizmine karşı en güçlü savunma Batı kültürüdür, demişti.

(Kaynak:Bozkurt Güvenç, Prof.Dr. TÜBA, Akademi Forumu,2005,sıra No.33,s.16)

1. 1909.Meşrutiyetle Gelen Faşizm Hukuku

Dersim Mebusu Fikri Lütfi bey, 18 Aralık 1326 (2.1.1911) günlü Meclisi Mebusan’ın 20’nci Bir-leşiminde şöyle yakınmıştı:

...Bendeniz Ağustos sonlarına doğru idi, Rıza Nur beyin tutuklanması Temmuzdadır kendisini kimseyle görüştürmüyorlardı. Bilmem Hakkı Paşa Hazretleri (başbakan,a.n.ö) görüşebildi mi? Bendeniz birkaç kez girişimde bulundum, başaramadım. Yalnız Ağustos aylarında idi, yolda birine rastladım, Rıza Nur beyle görüştürüyorlar, dedi. O vakit ben de sizin gibi düşündüm. Bu, Divan-ı Harbe ait bir sorundur, dedim; Divan-ı Harb dairesine başvurdum. Kenan Paşa ile o vakit tanıştım. Dedi ki: Bu konuda size yardımcı olamam, çünkü gizli ekibin soruşturmasından biz de bilgi sahibi değiliz. Bu soruşturma bizim yönetimimizde yapılmıyor.

Başbakan R.T.Erdoğan’ın devlet içinde kendisinin yapılandırdığı “Paralel Devlet” dediği örgütün benzerini ilk kez Meşrutiyetin İttihat ve Terakki iktidarı oluşturmuştu. Dersim Mebusu Fikri Lütfi bey o gün konuşmasında ( 2 Ocak 1911) şunları söyler:

Hafız Sami’yi postaneden paketleri alırken gözetleyen ve tutuklattıran kişinin ne Kanun Dairesi’nden ne de Sıkıyönetimce bu tür sorunlarla ilgilenen birisi olmamasıdır.

İlk baskısı 1982’de yayımlanan ve fakat dağıtımı yasaklanan ikinci baskısı 2000 yılında gerçekleşen “İttihat Terakki Zorbalığı ve Siyasal İşkenceler” adlı kitabın 121.sayfasında şunları yazmıştım:

Fikri Lütfi beyin bu açılamasından iki şey öğreniyoruz. İttihat ve Terakki iktidarı, kişileri izleyen, tutuklayan ya da tutuklatan yaşa dışı, Sultan Hamit modeli gizli bir örgüt kurmuştur. İkincisi, güvenlik kuvvetlerinde zulüm ve işkence yapılmakta buna karşı Sıkıyönetim yasal ve daha insancıl davranmaktadır. Sultan Hamit gitmiş fakat onun bıraktığı metotlar halâ yürürlükte kalmıştır... Devlet içinde devlet gücüne yeltenen bu tür örgütlerin hep devleti korumak için kurulduğu ileri sürülür.

Lütfi Fikri bey’in konuşmasını ikinci Meclisi Mebusan üyeleri sessizlik içinde dinliyorlardı. Elindeki kanlı sopayı göstererek:

orada çaresizler üzerinde kırılmış sopadır” diyor, elindeki zarfın içindeki cismi göstererek “şu gördüğünüz ufak şey, işkence edilen adamın parmağından düşmüş tırnaktır. Bu kadar kesin ve açık suçlamalar karşısında sanırım namuslu bir kabine anket parlamenterin aleyhinde bulunamaz, diyordu.

O gün feylesof Rıza Tevfik bey de söz almış:

Efendiler, Lütfi Fikri beyin açıklamalarını dinlediniz.. Bugün ülkede bir feryat vardır. Bu bir gerçektir. Ben işitmedim demek sanırım biraz kuvvetli sözdür. Bu feryadı herkes işitiyor. bunu sadece biz değil yabancılar da işitiyor.

Edirne mebusu Feylesof Rıza Tevfik bey, 1911 yılında bugünkü AKP iktidarını anlatıyor gibiydi
ve şunları söylemişti:

Benim görüşümde memlekette bir felaket var, oysa gerçek hükümetin hangi ellerde olduğuna dair bende kuşkular var. Acaba hükümet (hükümet üyelerini göstererek) şu sayın kurul mu? Bence değil. Acaba?

Bu acaba uzun tartışmalara neden olacak, Gü-mülcüne mebusu İsmail bey de Osmanlı Demokrat Fırkası genel sekreteri Demokrat Mustafa’ya yapılan işkenceyle ilgili hekim rapo-runu açıklayacaktır:

Demokrat Mustafa denilen adam dövüldükten sonra akıllı kişiler tarafından bir hekime götürüldü. Bu rapor doktorun kopya defterinde vardır. (Oku, oku sesleri) Fransızcadır, çevirmek gerekir. Size içeriğini söyleyeyim. Diyor ki: Böyle bir kişi getirildi. İnceden inceye muayene ettim, şunları gördüm. Sünün ve kaburga kemiklerinin üzerinde sopa yarası olduğundan kuşku edilmeyen büyük bereler gördüm. Kürek kemiklerinin iki yanında iki santimetre genişliğinde sopa yarası, çürük gördüm. Bükülme yani çimdikten doğan yara-lar gördüm, diyor.

Bu tümcesini, sözleri bugün AKP’deki yadsıma mantığının bir benzerini görüyoruz 1910’ların Mebusan Meclisinde. Gümülcüne mebusu İsmail beyin sözleri şöyle:

Babanzade Hakkı bey, ikircikli, kuşkulu ve zayıf düşünerek, “bu Demokrat Mustafa kendisi-ni kusursuz biçimde dövdürdükten sonra doktora başvurmuştur” diyecek kadar insafsızlık etmiştir.

Lazistan mebusu Ahmet Bey, niçin bir Osmanlı hekime gidilmediğini sorar ve İttihat Terakki ik-tidarının korku yarattığını şu sözleriyle açıklayacaktır:

Osmanlı ülkesi kötü amaçlıların eli altında titredikleri bir zamanda, hatta mebus bile tutuklandığı bir sırada kim cesaret ederek cezalandırılmış kişiye bakar. Acaba senin cesaretin var mı?

Tüm bu açıklamalara karşın yapılan oylamada “Anket Parlamenter” önergesi 73’e karşı 96 oyla ret edilir.

2. 1950.Demokrat Parti İle Gelen Faşizm

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, İttihat ve Terakki iktidarının benzeriydi. Adındaki demokrasiyi yerle bir etmiş, kendisine oy vermeyen Kırşehir’i, ilçe’ye dönüştürmüş, eleştiri yazıları nedeniyle Hüseyin Cahit Yalçın’ı, Bedii Faik’i tutuklatarak hapse tıkmış, Demokrat İzmir gazetesini partisinin militanları eliyle tahrip edilmesini sağlamış, kendisine demokratik koşulları kazandıran CHPgenel başkanı İsmet İnönü’yü, taşlatarak yurtiçi gezilerini sürdürmesini önlemeye çalışmış, Büyük Millet Meclisinde Tahkikat Komisyonu kurarak, yasama ile yargıyı kendi elinde toplamaya yeltenmişti.İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof.Sıddık Sami Onar’ın saç-la-ından tutup sürükleyerek dışarı atan polis Bumin Yamanoğlu cezasız kalabilmiştir. Halkev-lerini kapatarak ulusal kültürün birliktelik içinde gelişimini önlemiş, Cumhuriyetin kitap yakan ilk siyasal iktidarı olmuştur.

1955-60 dönemi İttihat ve Terakki iktidarının faşizmini yaşamaya başlamıştı Cumhuriyet Tür-kiyesi. Ülkede bu denli gaddar ve zalim olan Demokrat Parti iktidarı İstanbul’da azınlık haklarını yok eden 6-7 Eylül 1955 olaylarına karşı Yunanistan‘dan gelen tepkilere boyun eğmiş ve yazar Nazlı Ilıcak’ın Bayındırlık Bakanı olan Babası Muammer Çavuşoğlu İzmir’de Yunan bayrağını göndere çekilerek selam duruşuyla o ülkeden özür dilemeye boyun eğmişti.

Ülkeyi ikiye bölme girişimi Menderes hükümetinin eseridir. Vatan Cephesi ile devletin radyo denilen haberleşme aracı her gün o cephe’ye katılanların (aralarında yaşamı terk etmiş olanlar da vardı) adlarını yayınlamakla görevlendirilmişti.

3. 1961 Anayasasında Özgürlüğün Güvencesi 11. Madde.

27 Mayıs 1960 devriminin Planlı ekonomiyi örgütlü bir yapıya kavuşturması, bu amaçla Devlet Planlama Teşkilatını, (Bu satırları yazan kişi 1951 yılı Büyük Su kongresine sunduğu tebliğ’de Devlet Planlaşma Teşkilatı’nı önermişti), erkler ayrımının güvencesi Anayasa Mahkemesi’ni kurması, “emek-sermaye” arasındaki çelişkinin çatışmaya dönüşmeden çözümü amacıyla sendikalaşma kurumunu getirmesi, kapitalizm karşısında toplumun kendisini savunmasına olanak tanıyan demokrasi ile sosyalizm arasındaki bağın kurulmasına olanak tanıması türündeki çağcıl devrimler kadar bir önemlisi Anayasa’nın 11.maddesidir. O maddenin temelinde yer alan koşulları şöyle betimleyebiliriz:

1.Devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün korunması,
2.Cumhuriyetin, millî güvenliğin,kamu düzeninin ve kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması,
3.Temel hak ve hürriyetlerin özüne yasa ile dokunulamayacağı, hükümleri ülkemizde faşizmin yeniden dirilmesini önleyen temel koşullar idi.

12 Eylül 1980 ‘e kadar, Demirel hükümetleri “Millî Cephe” tanımıyla ikilem yaratmış olsa ve o hükümetim Adalet Bakanı (Milli Selamet Partisi üyesi) Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu, gençlik olaylarını “vatan sever ile vatan sevmeyenler arası çatışma” olarak nitelese bile Anayasa’nın bu çok önemli 11.maddesini bugünkü kadar tehlikeye sürükleyen sonuçlar sorunlar gündeme girmemişti.

4.12 Eylül 1980 ile Hortlayan Hukuk

Aslında 12 Eylül 1980 öncesinde 23 Nisan 1980 günlü Tercüman gazetesi Prof. Orhan Aldıkaçtı’nın başkanlığında Anayasa değişikliğini tartışmaya açmıştı. O yayında üç prof. Orhan Aldı-kaçtı, İlhan Akın, Yaşar Karayalçın, düşün birliği içinde:

Anayasada Yürütme kuvvetine Yasama ve Yargı kuvvetlerinin altında yer verildiğini ve Bakanlar Kurulu’na takdir yetkisini kullanacağı çok dar bir alan bırakıldığınıeleştiri konusu yaparak işe giriştiler.

Tercüman gazetesinin bir sonraki 24 Nisan 1980 günlü yayımında Prof. Orhan Aldıkaçtı açıkça,

Anayasa Mahkemesi, Anayasada değişiklikleri sadece şekil bakımından incelemeye yetkili olduğu halde, Anayasa’nın 9.maddesine yeni bir anlam vererek değişikliklerin muhtevasını denetlemeye devam etmekte böylece Anayasa iradesinin üstüne çıkmaktadır,diyebilmişti. Söz konusu 9.madde, Cumhuriyetin korunması için şu koşula yer vermişti:

Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Bu maddeye ilişkin bir siyasal iktidarın değişiklik getirmesini Anayasa Mahkemesi sadece biçim yönünden mi inceleyecek? 9.maddenin olduğu gibi kalmasının da güvencesidir Anayasa Mahkemesi. Anayasa Mahkemesi ulusun oylarıyla yürürlüğe girdiğine göre, değişiklikleri de ulusun oylarıyla yürürlüğe girmelidir diyebilmeliydi Prof. Aldıkaçtı. Diyememiş, üstelik:

Yürütme organının, yasama organını feshedebilmesini

söylemiş ve yazabilmişti. (234.1980 Tercüman) Ve o Prof. Orhan Aldıkaçtı’yı, 12 Eylül 1980 Kenan Evren darbesinde 1982 Anayasasını hazırlayan komisyonun başkanı olarak görüyoruz. Ve Faşizmin hukukunun doğuşuna katkıda bulunmayı görev kabul edebilmiş olmalıydı ki 11. maddede temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan yasa hazırlanmayacağı hükmünün kalkmasını sağladı ve bununla yetinilmedi konut dokunulmazlığını koşul gören 16’ncı maddede:

Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından gecikmede sakınca bulunan hallerde de, kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça konuta girilemeyeceği, hükmündeki

millî güvenlik ve kamu düzeni” koşulları, Prof. Aldıkaçtı’nın başkanı olduğu komisyonda kaldırıldı, yetkili merciin kararıyla gece yarısı konutların basılması siyasal iktidarın eline geçti. (Resmi Gazete 9.11.1982,sayı 17863)

Adalet ve Kalınma Partisi (AKP) iktidarında, “hukuk” kavramının, tutarlı, belirgin ve adalet duygusunu besleyen kurallar dizgesinden uzaklaştırabilmesinin birincil kaynağı, 82 Anayasasıdır.

Hukukun hukuksuzluğa dönüşümü, devlete güvenmemeye yol açar ve devlete güvenmeme duygusu toplumsallaşırsa, o devleti yönetenlerin ba-şı da derde girer ve bunun bedelini nasıl ödeyeceklerini de hiç kimse bilemez. Çünkü hiç bir toplum ya da hiç bir ulus, kötü ve adaletsiz yönetime boyun eğmeye uzun süre zorlanamaz ve bir süre sonra o zoru yok etme gelme hakkını kullanmaktan o toplumu hiçbir güç engelleyemez. Çünkü:

5.Hükümetler devletin kendisi değildir.

Ülkemiz, Osmanlı devletinin enkazı üzerinde John Stuart Mill’in “Temsili Hükümet” (Repre-sentative Government) modelini Mustafa Kemal Atatürk sayesinde yaşamaya başladık… Demok-rasiye geçebilmek için bu gerekliydi. Temsilî Hükümet modeli,“hükümetin kimler tarafından nasıl temsil edileceğine karar verme yetkisinin toplumda olmasını gerektirir. 1921 Kanunu Esasi (Anayasa) bunu öngörmüştü.Toplumun buna iliş-kin verdiği kararı güvenle sürdürebilmesi, siyasal örgütlenme hakkını kullanmasıyla gerçekle-şebilirr. Bu hakkın kullanılması gizlilik kolunda gerçekleşecektir. Siyasal partilerin kuruluşunda olduğu gibi.

Örneğin, Başbakan Recep Tayip Erdoğan ya da Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül, bir önceki siyasal iktidarı devirmek amacıyla parti kurarken tüm toplantılarını gizlilik içinde yapmışlardı. Uyguladıkları şimdiki hukuksuzluk, o dönemde geçerli olsaydı, kendilerini Silivri benzeri tutukevinde bulurlardı.

O halde, her yurttaşın hükümeti devirmeyi düşünmesi hatta buna gereksinim duyması ve o amaçla örgütlenmeye girişmesi, temel hak ve öz-gürlüklerinden ayrı sayılamaz. Bir koşulla, kaba güce başvurmaksızın, demokrasinin gereklerin-den sapma olmaksızın.

6.AKP İktidarı, kendisini devlet yerine koymayı amaçlıyor.

AKP iktidarı, sadece hükümettir ve temsili hükümet modelinden yararlanarak iktidar olabilmiştir. Şimdi hukuku adaletten ve adaleti hukuktan kopararak, autocratic devlet modeline ülkemizi sürüklemeye çalışıyor. E.R.Erdoğan zaten kurduğu parti içinde autocratic yönetim biçimini oluşturdu. Öyle olmasaydı, “söyleyiniz hangi bakanı kapının önüne koyayım” diyebilir miydi? “Benim valim, benim bakanım biçimindeki söylemler megalomany’den kaynaklandığını sanmak yanlış olur. Bu deyimler yaratılan autocracy’nin ürünüdür. Autocratic yönetimde, hak ve hukuk kavramları buyruk altındadır.

Tüm demokrat, ilerici, aydın kadrolar, siyasal parti farkı gözetmeksizin bu gidişe dur demenin çarelerini aramalıdırlar. Hükümetler, devletin kendisi olmadığı ve devlet yerine geçemeyeceği için, denetim altında işlevini yerine getirmeye alışmak zorundadırlar. Parlamentonun ve hatta yüksek yargı organlarının denetimi altındadır. Bunun en yakın örneğini ABD’de devlet başkanı Ricard Nixon’un Temsilciler Meclisi Adalet Komisyonu tarafından yargılanmasında görüyoruz. Böyle bir olay ülkemizde yaşanabilir mi? John Stuart Mill’in temsili hükümet modeli ABD’de hala yaşamaktadır. Orada adaletten devlet baş başkanı bile kaçamaz. Nitekim Başkan Nixon kaçamamıştır.

7.Hukuk’ta Güvenlik Güçlerinin Egemenliği

Önce 61 Anayasasındaki 11.maddede öngörülen “temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamaz” koşlu yok edilmeliydi. 12 Eylül 1980 Kenan Evren iktidarı bunu gerçekleştirdi ve güvenlik güç-lerine ivedi durumda yargı kararı alınmaksızın konutlara baskın düzenlemesi yetkisi tanındı. Bununla da yetinilmedi, bilişim teknikleri geliştiği için, bilgisayardaki internet kayıtlarının da suça delil olması hükmü yasalarda yer aldı. Bununla yetinildiği sanılmasın.İlk soruşturma yet-kisi,savcıların denetimi dışında güvenlik güçlerine tanındı. Bugün güvenlik güçlerinin gizli ta-nık, imzasız ihbar yazıları, internete düşen kaynağı belirsiz kayıtlar, gazete haberlerinden kesi-len parçalar hatta cep telefonlarına yapıştırılan kime ait olduğu bilinmeyen ait olmayan mesaj-lar,suç kanıtları olarak, yargıçların önüne el arabalarıyla taşınarak yığılmaktadır. Hukuku siyasal iktidarın egemenliğine bağlayan yasal süreç ne-rede ne zaman nasıl hazırlandı ve uygulayıcıları nasıl yaratıldı sorunsalını açıklamaya çalışaca-ğım:

.61 Anayasasındaki madde 11 değişmeliydi. Çün-kü, o madde, kanunların, temel hak ve özgürlük-lerin özüne dokunamayacağını öngörüyordu.82 Anayasası, bu hükmü ortadan kaldırmıştır. Yıl 1980,12 Eylül.

.61 Anayasasında “milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça konuta girilemez arama yapılamaz hükmünün kapsamı 82 Anayasasında genişletilmiştir: Yani, “Suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın ve ya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması koşulları eklenerek genişletildi. Kanunla yetkili merci, kişinin suç işleyeceğini tahmin ederek konuta baskın düzenlenmesine karar vermektedir, çünkü onlar müneccim olabilmektedirler.. Kişinin yürüyüşün-den, bakışından nasıl kaçacağını bilecek yete-nekte olmadıklarını kimse iler süremez!

.Kişinin dokunulmazlığı da 82.Anayasasında madde 17 ile “tutuklu ya da hükümlünün kaçmasını önlemek için yaşamı, yetkili merciin verdiği emirle silah kullanılarak yok edilebilir. Tutuklu ya da hükümlünün kaçacağına kim karar verecek, ilgili merci. İlgili merci kim, siyasal iktidarın görevlendirdiği silahlı müneccimler.

.82 Anayasası, doğal olarak, yasaların pek çoğunun hukuk dışına kaydırılması olayını da birlikte getirdi. 1992 yılında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa (CMUK’a) bir tümce eklenerek:

Zabıta amir ve memurlarına ilk tahkikatı yapma yetkisi,

verildi. İki ayda bir yayınlamayı sürdürdüğüm Türkiye Sorunları kitap dizisinin ilk sayısında (Şubat 1994) CHP eski Senatörü arkadaşım Hayri Öner ile yaptığım söyleşiye yer verdim. Ağır ceza yargıcı olarak görev yapmış olan Hayri Öner:

CMUK’da 1992 yılında yapılan değişiklik bir yanlış yöntemi yasal hale getirmiş ve bu niteliğiyle bir hukuk cinayeti işlenmiş oldu, demişti.

Bu hukuk cinayeti Turgut Özal’ın başbakan olduğu dönemde yasada zabıta amir ve memurları ile Cumhuriyet savcısı tarafından ifade alınma-sındaki hususlar yeniden tanımlandı. Öylelikle Mustafa Kemal Atatürk’ün hukuk devletinin yerini “polis devleti” almış oldu. .

.AKP iktidarının bununla da yetineceği sanılmamalı, İlk soruşturmada, konuta baskın düzenlenip el konulanlar arasında suç niteliğinin kapsamı genişletilmeli ve bilgisayardaki kayıtlar ya da gizli tanıklar da suçun oluşmasına katkıda bulunmalıydılar.5271 sayılı Ceza Muhakemesi Ka-nunun 134.maddesi o nedenle:

.Savcının istemi üzerine şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerindeve

.Bilgisayar, bilgisayar programları ve bilgisayar kütüklerine şifrenin çözülememesinden dolayı girilememesi veya gizlenmiş bilgilere ulaşılmaması halinde çözümün yapılabilmesi ve gerekli kopyaların alınabilmesi için bu araç ve gereçlere el konulmalı(ki) sistemdeki verilerin yedeklenmesi yapılabilsin.

Bugün AKP iktidarındaki bir milletvekilinin bilgisayarına el konulsa kesinlikle suç unsuruna rastlanacaktır elbet ..Çünkü, o bilgisayara kim olduğu bilinmeyenlerin ilettikleri bilgiler iktidarın hoşuna gitmiyorsa kolluk güçleri gerekeni yapacaktır elbet. Çünkü siyasal iktidarı korumak, devleti korumaya dönüşmüştür. 5271 sayılı yasanın bu anlamsız 134. maddesindeki değişiklik sayesinde..

8.Gizli tanığı korumak İçin Devlete Sahtekârlık Yetkisi

5726 sayılı yasa ile gizli tanığın tanınmaması için kimliğinin tüm belgelerinde (evlilik cüzdanı, pasaport, nüfus kaydı dahil) değişiklikler yapılmasını devletimiz sağlayacak yani sahtekârlık yapacaktır. Devleti korumakla görevli olan Çan-kaya’daki kişi bu ahlak dışı yasayı onaylamıştır.

6.AKP’nin Hukuku 1860’ların Mecelle Hukukunun da Gerişine Düşmüştür.

Mecellenin 1717’nci maddesi bakınız kişinin tanık olabilmesi için onun güvenilirliğini bakınız nasıl koşul görüyor:

Şahitler gerek sırren ve gerek alenen (gizli ve açık) mensup oldukları canibden yani talebe-i ulümden ise sakin oldukları medrese müderrisi ile mutemed (güvenilir) ahalisinden ve askeriyeden ise taburu zabitan ve kâtiblerinden ve ketebeden ize kalem zabitan ve hülafesinden ve tüccardan ise tüccarın muteberaninden (tüccarın saygın olanından) ve esnaftan ise kethüdasıyla lonca ustalarından .. teskiye olunur.

Cumhuriyet Türkiye’sinin hukukunu 220 yıl öncesinin Mecellesinin gerisine düşürmüştür.

9.AKPHukuku 1500 Yıl Öncesi Roma Hukuku-nun da Gerisinde Düşmüştür

AKPiktidarında, hukuk kavramı, bölünerek 1500 yıl öncesinin Roma hukukunun da gerisine çekilmiştir. İmparator, İustinianus, eyaletlerin ilk kez birbirinden faklı hukuksal kuralları “Cor-pus İurus Civilis adıyla bütünleştirmişti.Oysa AKPiktidarı yasalara ve yargı organlarına getirdiği değişikliklerle hukuksal bütünlüğü bozmuş yargı kararları arasında çelişkiler doğma-sına neden olmuştur.

Özetle; AKPiktidarı tarihte yönetime çalanı, ekonomiye talanı, hukuka yalanı sokan parti olarak anılacaktır.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail