Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 100 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


HALKI KOŞULLADIRIYOR MEDYA

Ali Nejat Ölçen

Ülkemizde köşe yazarlarının yüksek kerpiç duvarlarını aşarak onlara ulaşamazsınız. Hiç biri-sine yanlışlığını kabul ettirmeniz olanak dışıdır. Yazdıklarına düzelti iletseniz bir tümceyle bile yanıt alamazsınız. Kendilerinin yanılmış olmalarını olası değildir! Bunun üç kanıtını kendilerine sunduğum ve yanıtsız kalan yazılarımla aşağıda bilgilerinize sunuyorum:

.SY.YAVUZ DONAT’TAN YANITSIZ KALAN BEKLENTİM:

Sabah Gazetesi’nin 14 Mayıs 2014 günlü yazınızda beni anımsamış olmanız nedeniyle teşek-kürlerimi sunuyorum. Ülkemizin devletini, ulusunu ve de coğrafyasını korumanın zorluklarıyla karşı karşıya geldiği bir dönemde, 27 yıl önceki Ali Nejat’ı anımsamaya gereksinim duymanızı sizdeki üstün vefa duygusunun ürünü olarak yorumluyorum. 27 yıl öncesine bugünün sorunlarından daha fazla önem vermenizin eleştiri konusu olmaması için, anılarınızda kalan kimi konuları gerçekçiliğe ulaştırmaya gerekisinim duymaktayım. Umarım bu doğrulamalarıma değerli sütununuzda yer verirsiniz.

17 Şubat 1977 günlü oturumda Başbakan Sy. Demirel’e yatırımı başlamış ve fakat yarım kal-mış 101 adet projelerin bir listesini o tarihten 6 ay önce sunmuştum.Yoğun çalışmanız nedeniyle o günkü TBMM’nin o günkü oturumu incelemeye zaman ayıramadığınızı düşünerek şu açıklamayı yaptığımı size anımsatmaya gereksinim duyu-yorum:

Taktim ettiğim listede bu projelerin toplam 22 milyar lira maliyetinin 7 yıl içinde 9 milya-rının ödendiğini ifade etmiştim. Bu güne dek cevap alamadım.

1967 yılında yatırıma başlayan projelerin toplam 22 milyar Tl. maliyetine karşı 9 yıl içinde 1977’ e kadar sadece 9 milyar harcanabilmişse, elbette sürünceme kalacaktı. 14.5. 2014 günlü yazınızda belirttiğiniz gibi amacım Başbakan Demirel’e gol atmak değildi. O benim İstanbul Teknik Üniversitesinde arkadaşımdır. Devlet Planlama Teşkilatında yatırımların uygulama sonuçlarını inceleyen Tetkik ve Tahlil Şubesi Müdürü olduğum zaman o yatırımlara ilişkin ayrıntılı bilgiler yalnız belleğimde değil, belgelerimde de mevcuttu. Başbakan Demirel’e o bilgileri rapor ha-linde sunan ve Yüksek Planlama Kurulunda gecikme nedenlerini açıklayan sorumlu kişi ben idim. Sy.Demirel, yanıtında benden edindiği bilgileri tekrar etmek gibi bir yöntem uygulamış-tır. Başarısı bundan ibarettir.

Bu uğraşımı gol atmak gol yemek türünde basite indirgemenizi yadırgadığımı belirtmeliyim. Çünü kendisine sunduğum listede 101 adet yatırım projesinin toplam bedelinin DPT’nin resmî ka-yıtlarında 22 milyar olmasına karşın 7 yıl içinde sadece 9 milyar lira ödenerek o yatırımların sonuçlanması zaten olanak dışıydı. Planlama kültürüne yabancı olanlar Başbakan Demirel’in yanıtlarını elbette beğenecektir. Oysa Türkiye Ekonomisinde kaynak israfına neden olmaktaydı Başbakan Demirel. Siyasal amaçlarla yatırım programlarına kaynağı sağlanmayan projelerin programa alınmasını plansızlığın planlanması deyimiyle dile getirmiştim pek çok konuşma ve yazılarımda. Eleştirilerde gol yemek ve ya gol almak gibi bir niyet aslında ilkelliktir. Ben Türkiye’ye Matematiksel Ekonomi bilim dalını getiren ve Prof.Osman Okyar ve Prof. Erdinç Tokgöz ile Hacettepe Üniversitesinde 1968 yılında Ekonomi Bölümünü kuran kişiyim. 1973 Yılına kadar da bu dersin hocası oldum. Devlet Planlama Teşkilatında 1966 yılına kadar fizible (yani ekonomik verimliliği) olmayan hiç bir proje yatırım programına girmezdi ve Yüksek Planlama Kurulu buna özen gösterirdi. Bu özen, Başbakan Demir ile birlikte bu yok edildi.

TBMM’nin tutanaklarına geçen ve incelemeye vakit ayıramadığınız anlaşılan (21 Şubat 1977 günü oturumda) yaptığım konuşmanın bir bölümünü ve ayrıca sürüncemede beton yığını olarak kalan yatırım projelerinden, sadece bir kaçının fotoğrafını da bilgilerinize sunuyorum.

Başbakan Demirel’in, 1977 yılına kadar tüm yatırım projelerinin gerçekleştiğine ilişkin söz-leri gerçek dışı olmasaydı, sürüncemede kalan yatırım projelerinin çizelgesini hazırlayarak kendisine sunmaya gereksinim duymazdım. Amacım plan ciddiyetini savunmak idi. Şimdi TBMM’nin 21 Şubat 1977 günlü Birleşiminde sürüncemede kalan kimi yatırımları açıklarken ne Başbakan Demirel’den ve ne de partinin Grup Başkanvekili’nden sözlerime kaşı çıkan tek tümce işitilmemiştir: Konuşmamda Türkiye’mizin en önemli sorunu olan eğitim sektörü yatırımlarını konu almış ve bunlardan kimilerinin 1967-1968 yılında programa alındığı halde kaynak yetersiz-liği nedeniyle sürüncemede kaldığını, yazgısına terk edildiğini açıklamıştım. Saygılarımla.

Sayın Yavuz Donat’a örnek olarak yıllarca sürüncemede kalan kimi yatırımların fotografla-rını iletmiştim.Yanıt verme gereğini bile duymadı.

1967 Yılında temel atılan Balıkesir Kağıt Fab-rikasının 1978 yılındaki durumu.Yapı temeli göl altında.

Temeli 1967’de atılan Afyon Karahisar Et-Balık Kombina Yatırımının 1978 yılındaki durumu

****

Sy.GAMZE AKDEMİRE SUNU:

Sayın Gamze Akdemir, Sy.Celâl Şengör ile yaptığınız ilginç söyleşide onun kimi kanılarındaki yanlışları ilgilerinize sunuyorum:

Sy.Celal Şengör’de Doğru ve Yanlış Yan yana

Cumhuriyet Gazetesi’nin 8 Mayıs 2014 günlü kitap ekinde Sy.Celâl Şengör ile yapılan söyleşide doğrular ile yanlışların ustalıkla bir araya getirdiği görülüyor. “ Hitit’lerden beri Anadolu nun iç kısımları hiçbir medeniyet oluşturamamıştır.Yani medeniyet Anadolu’nun Batı sahillerinde doğuyor Doğu’ya geçemiyor sözü ne denli doğru ise;” Osmanlı’nın en büyük felaketi Fatih’in öldürülmesidir ” savı yanlış. Çünkü:

1. Bu sav, tarihsel gerçeklerle örtüşmüyor, çeli-şiyor. Önce onun öldürüldüğü halâ tartışma ko-nusudur. Belki de tartışmalar arasında en sağlıklı yaklaşımı, Prof.Dr.İzzettin Barış’ın “Osmanlı Padişahlarının Yaşamlarından Kesitler, Hastalıkları ve Ölüm Sebepleri” kitabında görüyoruz. Osmanlı’nın içsel cinayetler tarihini yaşamasının mimarıdır Fatih Sultan Mehmet: Taht’a geçti-ğinde yeni doğmuş kardeşi Ahmet’i öldürtmüştür. Kanunnameyi Al-i Osman adlı yasaya: “ka-rındaşlarını nizamı âlem için katletmek münasiptir” hükmünü yerleştiren odur. Osmanlı hanedanının genetik yozlaşma sürecini başlatan bu cinayetler dizgesidir. Ölüm korkusuyla yaşayan veliahtlardan padişah olmalarında akıl yürütmeleri beklenir mi? Hurufî mezhebindeki insanların binlercesini cehennemî ateş yakılan çukurlara atılarak diri diri yanmalarını sağlayan kişidir o.

Mutezile akımının yarattığı düşün ve akıl yürütme özgürlüğüne Osmanlı Devletini kapayandır aynı zamanda: Mutezile ile Sünni akidesi arasında hangisinin tercih edileceğinde kararsız kalarak konunun incelenmesini zamanın din ulemasına görev olarak verir. Gazalî’nin etkisinde ulemanın verdiği karar Sünni mezhebinin kabulü yönündeydi ve öylelikle “Hanefi, Hambeli, Malikî ve Şafî” mezheplerine bölünmüş olan Sünni akidesini Osmanlı Devletine yamamış oldu. O’nun dönemi,Osmanlı’da düşün ve inanç özgürlüğü ve farklılığının yok edilişinin başangıcıdır. Öyle sanıyorum ki, İslam’ın kuruluş yıllarındaki düşünsel farklılıkları incelemeye vakit

ayıramamış Sy.Prof.Şengör:

2. Kur’an’a karşı ilk tepkinin örneğini Cebriye mezhebinde görüyoruz. Cehim b.Safvan, İslam’ı zorla kabul ettikten sonra, bu dinin “Tanrı’ya nitelik “tanıyan hükümlerine farklı yorum getir-miştir. Örneğin cennet ve cehennem tanımlarına karşı çıkmış onu izleyen Mürcie mezhebi de “günahların insana zarar vermeyeceği” savını ileri sürmüştü. Bunların arasında en ilginç olanı Mutezile akımı (okulu) dur. Bu akıma (akide’ye) göre, “günah işleyen ne münkir ne de mümin olarak nitelenemez” (menzile beyne’l menzileteyn) ilkesiyle yola çıkmışlar ve Kur’an’ın Tanrı sözü olmadığını ileri sürmüşlerdi. “Kur’an’dan önce Tanrı suskun olduğu ,Kur’an’la birlikte konuşmaya başladığı kabul edilir ki bu, Tanrı’nın susar durumdan konuşur duruma geçtiği yani değişime uğradığı anlamına gelir. Onun değişmesi Kâmil’i Mutlak olduğunu yadsımak demektir. Islamın kutsal kitabını o nedenle Peygamberin sözleri yani Hadis olarak kabul ettiler. İslam’ın ilk yıllarında düşün ve inanç özgürlüğünün doğumu öyle başladı. Fakat sonra Sünni mezhebiyle birlikte yok edildi.

Abbasi Devleti’nin ikinci halifesi Cafer Mansur’un bu akideyi resmî ideoloji kabul ettiği 775 yılı aslında İslam Dünyası’nın bilime adım attığı yıldır. Ve ilk kez “Kelile ve Dimne” ile “Kitab’ ül Müluk” (Hükümdarların Kitabı) adıyla Arapçaya çevrildi. Çünkü, Mutezile akımı, “kuşku duymayı ve kuşku sonrasında akıl yürütmeyi” öngörüyordu. İslam’ın “kader” kuramına karşı çıkmış, insanın aklını kullanarak kendisini koruyabileceğini ileri sürmüştü. Batı Dünyası’na bilimin ilk yapıtlarını ileten aydınlık dönem öyle başladı. Örneğin, Şemsettin Günaltay “Terâ-cüm’ü Ahval” adlı kitabında “Ali bin İsa veya İsa bin Ali gibi iki ad’a rastladığını ve 859-946 yılları arasında yaşayan bu kişinin “Tezkeret’ül Kehhalin” (Göz hekimlerine notlar) kitabını yaz-dığını” açıklar. O kitap, 1845 yılında “Ali-i ben İsa Monitorium, Oculariorum Specimen” adıyla Latince’ye çevrilmiştir.Ali bin Hasan el’Sadi’nin “Tarih-i Tabii” (Doğa Tarihi) adlı yapıtı Musee Britanique’de 1367 numara ile kayıtlıdır.Ebu Haşim’in (1029) “Kitab’el Menazır” adlı yapıtı da 16’ncı yüzyılda Ramus ve Risner tarafından Latince’ye çevrildiği anlaşılıyor. Montucla ve Bris-son adlı Fizik uzmanları:

“Işığın kırılması ve yansımasını ilk keşfeden Vitelliot değil İbn Haşim”

olduğunu açıklamışlardı. Mutezile’yi sürdürebilseydi Osmanlı Cumhuriyetimiz o yaratabilirdi.

Halife Mütevekkil’in ölümünden sonra (yıl 870) yerine geçen Mutemed zamanında karışıklık ve anarşi öylesine arttı ki, Mutemed, yetkilerinin bir bölümünü askerî komutan İbn Raik adlı kişiye devretti. Bu önemli olay, ilk kez devletin azalan gücüne, dinden gelen gücün eklenmesi sonu-cunu doğurdu. Bu çabayı da, İmam Eş’ari’nin üstlendiğini görüyoruz. Siyasal ve yönetsel çöküntüye uğrayan Abbasi’lerin son döneminde yeteneksiz halifeler Eş’ari okulu aracılığıyla kurtuluş umuduna kapıldılar. Sünni mezhebi öyle doğdu bu mezhebin kurucusu Eş’ari. İslamdaki karanlığın başlangıcını yaratan kişidir ve bunu devam ettiren de Gazalî’dir.

(Kaynak:A.N.Ölçen, İslamda Karanlığın başlangıcı.2.baskı Ekin Yayınevi, 1994,Ankara)

3. Sy.Celâl Şengör’ün Sokrates’i nitelemesinde de yanlışlıklar var. Sokrates için,”Doğu’dan ge-len din rüzgârını Yunan toplumuna pompaladığını” ileri sürmesi örneğin yanlış: Çünkü, Sok-rates’in yaşadığı Milâttan önce 469-399’lı yıllarda “çoğulcu dinler” (pluralistic religions) doğu ülkelerinde bile henüz doğmamış yani kurumlaşmamıştı. Sokrates için “dindar adamdı”demek o nedenle gerçek dışı. Çünkü antik çağda din yok; sadece tanrılar vardı ve Zeus tanrıların tanrısıydı.

Ayrıca Sokrates için hiç kimse hiç bir kanı ileri sürülemez çünkü o yazılı hiçbir yapıt bırakmamıştır. Onun hakkında tüm yazılan ve söylenenler sadece tahminden ileri gidemez. O bir düşünürdü ve düşündüğünün susanı değil konuşanıydı. Belki de onun için (In Plato’s dialogues he is often the chief speaker) Plato’ nun söyleşilerinde baş konuşucuydu sözü, Batı dünyasında onun için en gerçekçi olanıdır.

Saygılarımla. 19.5.2014

***

.SY.NECATİ DOĞRU’YA SUNU

Sayın Necati Doğru, kendisine ilettiğim yazıya yanıt vermek inceliğini göstermiş ve yanıtında bilgisini yeniden inceleyeceğini açıklamıştı. Kendisine aşağıdaki sunumda şu bilgilere yer vermiştim:

Köy Enstitülerini Demokrat Parti Kapattı.

Sayın Necati Doğru, 23.6.2014 günlü köşe yazınızda bir kanınızın gerçek dışı olduğunu belir-tmeye gereksinim duyduğum için bu davranışımı hoş görüyle karşılamanızı diliyorum. Köşe yazarlarımız topluma bilgi sunarken o bilginin gerçek dışı olup olmadığına özen göstermelidir. Söz konusu yazınızda:

CHP lideri İnönü, hem İslamcı Şemsettin Günaltay’ı Başbakan yapıp hem de “dinsiz ve komünist yetiştiriyor diye karalanan kendi kurduğu Köy Enstitüleri’ni kapatıp klasik okullara dönüştürerek” 1950 seçimlerine gitti,

savınız, gerçeği yansıtmamaktadır. 1954 yılında Demokrat Parti iktidarının Milli Eğitim Bakanı Rıfkı Salim Burçak, bir yasa tasarısı hazırlayarak Köy Enstitüleri ile Öğretmen Okullarını bir araya getirmeyi ve iki farklı kurum arasındaki ayrımı ortadan kaldırmayı savunmuş ve ayrıca Köy Enstitüleri’ni konuşmasında övgüyle anmıştı. Yasa Demokrat Parti iktidarının oylarıyla kabul edildi. Yazınızda belirttiğiniz CHP Genel Başkanı 1940’lı yıllarda kuruduğu Köy Enstitüleri’ni kapatarak 1950 seçimlerine gitmiş değildir. Halkevleri’nin ve Köy Enstitüleri’ni Öğretmen Okullarıyla birleştirilmesi bahanesiyle kapatılmasının ötesinde hunharca yok edilmesi, CHP’nin mal varlığına el konulması demokrasi savı ile iktidara gelen Menderes iktidarının utanç verici uygulamaları arasında Tarihteki yerini almıştır.

Ord.Prof.Şemsettin Günaltay hakkında Hilmi Ziya Ülken’in “ Sarıklı Türkçü” yakıştırmasına yer vermekle yetinmeniz ve yazınızı Ekmeleddin ve Şemseddin başlığı altında benzeti yapmanız sy.Necati Doğru, doğru değildir ve bu iki adın yan yana gelebilmesi olanak dışıdır, Şemsettin Günaltay’ı tanımazdan gelmektir.Size 6 Kasım 1961 günlü Vatan gazetesinde Prof.M. Tayyip Gökbilgin’in , makalesini arşivden araş-tırıp okursanız, Prof.Gökbilgin’in İkinci Meclisi

Mebusan’da sorguya çekilmesine karar verilen:

Said Halim paşa, Çürüksulu Mahmut Paşa ve Cavit beye harbin sorumluluarı olarak sual soran ve bu feci akibetin hesabını isteyenler arasında genç, enerjik ve hamiyetli bir milletvekili dikkatı çekiyordu. Ertugrul Mebusu Şemsettin beydi,

nitelemesine tanık olacaksınız. Ekmeleddin Bey’ in pederi Mısır’a kaçarken, genç yaşında Şem-settin Günaltay, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ nde görev başındaydı. 1934 yılında Akşam basınevinde yayımı gerçekleşen kitabıyla“Mezapotamya, Sumerler, Akat’lar Asur

lar” uygarlığını bizlere tanıtan ilk tarihçimizdir o. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) 1936 yılında İstanbul-Kabataş Erkek Lisesinde okuduğu “Tarih” adındaki ders kitabının hazırlanma-

sında (basımı 1931) ona görev veren Mustafa Kemal Atatürk ‘tür. O Tarih kitabı Alman tarihçi Hammer’den sonra bilimsel alandaki ilk Türkçe tarih kitabıdır. O kitabın bir benzeri yazılabilmiş değildir.

1937 yılında Dolmabahçe Sarayında toplanan ve uluslararası niteliğe ulaşan 2’nci Türk Tarihi Kongresine sunduğu tebliği okumak gerekir Prof. Şemsettin Günaltay’ı tanıyabilmek için. Şem-settin Günaltay’dan önce Türkiye Cumhuriyeti Devletinde pozitif bilim dalı olan “Tarih” ala-nında yapıt vermiş bir başka kişiye o yıllarda rastlanmış değildir. “ Zulmetten Nura ve Hurafeden Hakikate” adlı baş yapıtını okumayanlar O’nu tanıyamazlar. Dinin hurafelerden ve ta-ssuptan arınmasını ilk dile getiren kişidir o. Hurafe ve taassuptan arınabilseydi bugün İslam dünyası, emperyalizmin silahlarıyla birbirini vahşice öldürmekten kurtulabilirdi. Şemsettin Günaltay bugün ülkemizi felakete sürükleyen bölünmeyi 1930’lu yıllarda 1930’lı şu sözleriyle açıklamıştı:

Türk’ü hiç bir şey yıldıramaz. Fakat, tefrika öldürür. Türk’ün en korkunç düşmanı tefrikadır. Türk’ün tarihi, tefrikanın daima izmihlalle neticelenmiş olduğunu gösteriyor, demişti o yurtsever büyük insan.

Gücenmeyiniz, sy.Necati Doğru, Şemsettin Günaltay’a sahip çıkmamak, O’nu Ekmeleddin Bey ile bir arada anmak kanımca “tefrika” dır.

Saygılarımla.30.6.2014

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail