Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 103 Geri Tavsiye Et Yazdır


BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASINDA OSMANLI EKONOMİSİ

Erdinç Tokgöz,Prof.Dr

Birinci Dünya Savaşında Almanya’nın yanında yer alan Osmanlı İmparatorluğu savaşı kaybetmişti. 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştı. Savaş yılları boyunca İttihat ve Terakki Hükümeti 3 milyona yakın insanı silah altına almış, bunun yarısı şehit veya esir düşmüş ve kaybolmuştu. Yetişmiş genç iş gücü savaşta eriyip gitmişti.

Savaşın bitmiş olmasına karşın halkın çok büyük çoğunluğu, açlık, yoksulluk, işsizlik ve bulaşıcı hasta-lıklarla savaşmak zorunda kalmıştı. Bu büyük çoğunluk özünde kaderci olduğundan çaresizliği çare olarak görme kabullenme anlayışı içindeydi. Cahit Kayra’nın hesap-lamasına göre kişi başına gelir 100 lira civarındaydı. Ulusal gelir düzeyi savaş öncesine göre en az %40 oranında azalmıştı. (Pamuk,167)

Savaş yıllarının yarattığı mal kıtlıklarını özellikle kentlerde çok iyi değerlendiren karaborsacılar, istifçiler, tefeciler, bankerler, ithalatçılar ve meslek oda yöneticileri (Partiye yakın olanlar) hızla zenginleştiler ve “savaş zenginleri” adını aldılar.

Galip devletler barış antlaşmasını beklemeden, Mondros Mütarekesi’nin bazı maddelerinde tanındığını ileri sürdükleri yetkileri kullanarak; Osmanlı topraklarını işgale ve ülke yönetimini denetim altına almaya giriştiler.

Osmanlı ordusu dağılmış, toprakları işgale uğrarken “İstanbul’da yeteneksiz bir kukla Halife’nin etrafında, eski Osmanlı vezirlerinin oluşturduğu bir Hükümet, döküntü haline gelmiş olan devleti yönetmeye çalışıyordu.” (Kayra,28)

1908-1918 arasında Osmanlı Devletlerini yöneten Talat, Enver ve Cemal Paşalar, Kurtuluş Savaşı öncesinde ülkeden ayrılmayı uygun görmüşlerdi.

Savaş yıllarında devlete ihanet eden Rum, Ermeni, Arap gibi azınlıklar, savaş sonrasında ülke topraklarının paylaşımını öne çıkardılar. 15 Mayıs 1919’da galip devletlerinin verdiği lojistik hizmetleri değerlendiren Yunan ordusu İzmir’e çıkartma yaptı ve kenti işgal etti. Yunanlıların bu işgal hareketi ve İç Anadolu istikametinde ilerleyişi, Eylül 1922’de Anadolu’yu ve İzmir’i boşaltmaları ile son bulmuştu.

İşgale uğrayan vatan topraklarını kurtarmak için örgüt-lenen Erzurum ve Savaş Kongrelerini tamamlayıp 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal ve arkadaşları 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni topladılar. Meclis reisi Mustafa Kemal Paşa başkanlığında bir “Millî Hükümet” kuruldu. Anadolu ayak-lanmasının örgütlendiğini gören emperyalist devletler tek taraflı olarak hazırladıkları ülkenin parçalanmasını ve paylaşılmasını öngören Sevr Barış Antlaşması’nı 10 Ağustos 1920, Paris’in Sevr bölgesinde ünlü porselen fabrikalarında Damat Ferit Paşa başkanlığındaki temsilcilerin antlaşmayı imzalamalarını sağladılar.

453 maddeden oluşan antlaşma sonrasında Osmanlı İmparatorluğu tarihe karışırken ortaya çıkan yeni dönemin temel özellikleri şöyleydi:

. Osmanlı Devleti yoktur, Türkiye Devleti vardır.

. Sultan-Halife Türkiye’nin sultanıdır.

1. Sultan İstanbul’da yaşayacak ve İngiltere’nin İslam dünyasını yönetmesine yardımcı olacaktır.
2. Başkentin adı İstanbul değil, Constantinople’dir.
3. Doğu Anadolu’da Ermeni ve Kürt devleti kurulacak.
4. Arap yarımadası İngiltere ve Fransa arasında paylaşılacak.
5. Ordu dağıtılacak en fazla 50 bin asker tutulacak.
6. İktisadi, mali, adli ve idari kapitülasyonlar devam edecek.
7. Boğazlar uluslararası bir “Komisyon”ca yönetilecek.

Asırlarca çok sayıda devlet kurmuş ve yönetmiş Türk ulusunun yok edilmesini öngören bu Antlaşmayı Ankara TBMM tanımadı ve imzalayan ve onaylayan devlet adamlarını da çıkarılan bir kanunla “vatan haini” ilan etti.

11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşmasıyla, Ankara Hükümeti “Sevr Antlaşması”nın geçerliliğini kaybettiğini dünyaya duyurmuştur. Bu tarihten sonra Anadolu’nun sahipliği Osmanlı Padişahı’ndan Anadolu halkına geçmişti. Anadolu halkı adına TBMM Hükümeti, 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile Anadolu topraklarının Tapu 'sunu almış oldu.

Savaşın bitiminden Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen süre içinde Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde amaçları farklı üç ayrı yönetim ortaya çıkmıştı. İşgal Kuvvetleri, Türkiye Sultanı (Saray) ve Ankara’da TBMM Hükümeti.

Anakara Hükümeti başlatılan Kurtuluş Savaşı’nın amacının, antiemperyalist ve anti-kapitalist bir savaş olduğunu ön koşulsuz bağımsız ve egemen bir “ulus-devlet” kurmak olduğunu açıklamıştı.

Savaş sonrasında işgal kuvvetlerinin denetimi altında yaşamak zorunda kalan halk, işgalci (mandacı), hilafetçi ve Kuvay-i Millîyeci’ler şeklinde bölünmüştü. Halkın büyük çoğunluğu yarı aç, yoksul, sakat, hastalıklı ve savaş yorgunuydu. Ülkenin her köşesinde eşkiyalar, çeteler, isyancılar, vurguncular kol geziyordu. Mal ve can güvenliği olmayınca halk kime inanacağını kimin peşinde gideceğini bilmiyordu.

Mal kıtlıkları, hayat pahalığı (enflasyon) ve yoksulluk 1918 yılı sonunda dayanılmaz hal almıştı. Osmanlı tarihinin en yüksek enflasyonu 1918 yılında yaşandı. İstanbul tüketici fiyat endeksi temel alındığında 1915’de 130 olan endeksin 1918’de 2205’e çıktığı görülmüştü. Bu vahşi enflasyonun temel iki nedeni vardı: Temel gıda mallarının temininde,dağıtımında darboğazların aşılamaması ve açık finansman politikası gereği aşırı kağıt para basılması. (pamuk,173)

Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara Hükümeti para basma yoluna gitmemiş, Osmanlı Bankası’nın paraları geçerliydi ve enflasyonla karşılaşmamıştır. Yaşanan mal kıtlıklarına rağmen harcamalar büyük çapta reel mal ve hizmetlerle karşılanmıştı.

Ankara Hükümeti dış borç yardımı altın veya kağıt para olarak değil doğrudan mal, silah, malzeme şeklinde ilkin Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşmasıyla Sovyet Rusya’ dan; sonra Ekim 1921’de Ankara Antlaşmasıyla Fran-sa’dan sağlama olanağını kullanmıştı. 29 Ekim 1923 Cumhuriyet ilanına kadar yüzyıldır ülkede faaliyet gösteren yabancı imtiyazlı şirketler faaliyetlerine devam ettiler. 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşması ile yabancı şirketlerin ve gerçek kişilerin imtiyazları kalkmıştı.

SONUÇ:

Büyük savaşı yenilgiyle, yıkımla ve parçalanmayla bitiren ülkelerin, dünya coğrafyasındaki yerlerini ekonomiyle güçlendirmek ve öne çıkmak için; otarjik, komünist, faşist ve milliyetçi rejimlere kaydılar. Almanya ve Rusya örneklerinde olduğu gibi silahla kaybettikleri savaşı savaş sanayiinde atılımlar yaparak kazanmak yoluna girdiler.

Galip devletler Almanya üzerinde kurdukları baskılarla ve abluka ile Avrupa’da yeni bir savaşın çıkmayacağı görüşündeydiler. 1929-30’da patlak veren Büyük Dünya ekonomi buhranı sonrası her ülke kendi içine dönüp işsizlik, yoksullukla mücadele ederken siyasal ve ekonomik düzeyde devlet müdahaleciliği öne çıkarak tüm Avrupa ülkeleri “altın standardı”nı terk etmek zorunda kalmıştı.

K.Marx 19. yüzyılın ortasında Keynes 1920’li yıllarda “Liberal Kapitalizm”in içinde taşıdığı çelişkiler nedeniyle çöküntüye uğradığını ve uğrayacağını söylediler, yazdılar.

Gazi Mustafa Kemal Paşa 17 Şubat 1923’de Türkiye İktisat Kongresini açarken yaptığı konuşmasında şu evrensel geçerliliği olan ilkeyi açıklamıştı:

“Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz, az zamanda söner.” “Tarihi-mizi dolduran zaferler ve başarısızlıkların tümü ekonomik durumumuzla yakinen ilgilidir.”

Büyük Atatürk’ün ifadesiyle, “Eğer Vatan tehlikede değilse savaş bir cinayettir.”

Yaklaşık 15 milyon insanın öldüğü Birinci Dünya Savaşı’nı başlatan ve yürüten dönemin siyaset adamları, işledikleri cinayetlerin hesabını tarih önünde verdiler ve vermeye de devam edeceklerdir.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail