Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 104 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


FAŞİZM HUKUKU’NUN DOĞUŞU

Ali Nejat Ölçen

Faşizmin Hukuku Yok Edilmemizin Hukukudur.

Adaletsiz ve Kalkınmasız Parti (AKP) iktidarının ülkemizde oluşturduğu faşizmin hukuku, aslında uzun erimli bir planın ürünüdür.

12 Eylül 1980 sonrasının koşullarında, yeniden hortlayan ve iktidar olan faşizmin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasal, yönetsel ve hukuksal dokusunu yok etmenin amacına dönüştürüldü. Mustafa Kemal Atatürk’ün Cum-huriyetini, o Cumhuriyetin ulusalcı ulus devletini, o devletin bilimi en gerçek yol gösterici kültürünü ve o kültürün sekular (ne dinden yana ne dine karşı) niteliğini koruyacak, savunacak ve gerekirse Mustafa Kemal’in “Bursa Söy-levi”ni uygulayacak içsel güçleri yok etmek için oluşturulmuştur faşizmin hukuku. Bunu üstlenen siyasal parti AKP iktidarıdır ülkemizde.

R.T.Erdoğan, BOP’un eşbaşkanı olduğunu kendisine görev verildiğini açıklarken aslında Sevr’i güncelleştiren o projeyi “Kürt Açılımı” olarak yürürlüğe mi koymuş olu-yordu! O nedenle mi şimdi karşı çıkarak beni kandırdılar diyor. Eğer kandırılmışsa Cumhurbaşkanı seçildiğine göre, hatasını düzelmek zorundadır ve bu, onun görevi ve ulusal sorumluğunun gereğidir.

12 Eylül 1980 darbesi koşullarında Turgut Özal, ABD’den ithal edilerek başbakan olduğunda kardeşi Yusuf Bozkurt Özal’ı Devlet planlama Teşkilatına Müsteşar olarak atamış, 1983 yılında de hazırlanan Milli Kültür Raporu,“Türk İslam Sentezi”ni öngörmüştü. AKP iktidarı, o programın ürünü-dür Türk Islam sentezini Türk Kürt Islam sentezine dönüş-türmeyi üstlenmiş görünüyor.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP’un) koşul gördüğü yönde ve içerikte Mustafa Kemal Devleti’ni değiştirerek Türk- Kürt Ilımlı İslam Federasyonuna dönüştürmenin aracımıdır faşizmin hukuku? Temel soru budur. Tüm öteki sorunlar, teferruattır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ulusalcı ulus Devleti’ni, em-peryalizmin kucağına yerleşecek olan “Türk- Kürt Ilımlı İslam Federasyonu”na karşı çıkacak, önleyecek etkin yurt-severleri yok etmek için, bilgisayarlara yapıştırılan iletiler, imzasız mektuplar, gizli tanıkların uyduruk suçlamaları ve polis tutanakları, suç kanıtı sayılmalıydı, sayıldı.. Türk Silahlı Kuvvetlerimizi çökertebilmek, karşı çıkacak yurtsever güçleri zindanlara tıkabilmek ve toplumda korku ya-ratılabilmek için mi oluşturuldu faşizmin hukuku? AKP’yi kullanarak bunu başardı emperyalizm? Ne var ki. BOP, “vur dediyse öldür demiş olmamalı ki!” ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Türkiye’ye geldiğinde “aşırı gitmişsiniz” demek gereğini duydu. O halde Başbakan olarak R.T. Erdoğan, ABD’nin verdiği görevi toplumsal tepkilere neden olmayacak biçimde yerine getirmeli, aşırı gitmemeliydi!

Geneli görmekten söz ederken, ne denli yanıldığımı da ka-bul etmek zorundayım: Çözemediğim soru şu: BOP daha genel olan hangi mega projenin parçası? Ya da Akdeniz’e egemen olmayı amaçlayan BOP, içeriğini bilmediğimiz mega projenin birincil aşaması mı? Yani ayrıntı mı BOP? Türkiye’de hangi kurum ya da kuruluş bu soruya yanıt aramaktadır, bilemiyoruz. Yanıt ararken:

Küresel ısınma karşısında Anadolu’muzun Kızılırmak, Yeşilırmak, Menderes, Sakarya vadilerindeki yeşil coğrafyası ABD-AB emperyalizmin kucağına başka türlü nasıl düşebilecek sorusu akla gelmeli ve buna karşı ülkemizi savunmanın, korumanın nasıl gerçekletirileceği sorunu yurtse-verlerimizin zihnini kurcalamalıdır. Açıkçası acaba faşiz-min hukuku bunu mu önlemeyi amaçlıyor? Aslında, temel sorun budur ve bu sorunun dışındakilerin tümü ayrıntı (teferruat) dır.

Önce faşizmin hukuk yok edilmeli, ABD-AB güdümünde bir siyasal iktidarın oluşumu önlenmeli, bunun siyasal bilici, o bilincin araçları ve o araçların kültürü yaratılmalıdır. Yaşamakta olduğumuz İnsan haklarının ve özgürlüklerin yok edilişinin kaynağı olarak faşizmin hukukunu algılamak eksik bir düşüncedir çünkü, olay insan haklarını aşan ulusal varoluş sorununa dönüşmüştür.

İçinde yaşadığımız faşizmin hukuku uzun dönemde adım adım yürünerek oluşturuldu. Bu yazımızda faşizmin hukukunun tarihsel gelişimini açıklamaya çalışacağız. Önce bir öz eleştiri sürecinden toplum olarak geçmemiz gerekir:

1.Olguların kendisini değil sonuçlarını eleştiriyor ve fakat o sonucu yaratan nedenleri yani geneli görmekten uzak kalıyoruz.

2.Genelin yarattığı ayrıntıyı irdelemeye alıştığımız için birbirimizle anlaşmazlık yaratmakta da uzmanlaşmak-tayız.

3.Birbirimizle anlaşmazlığımız da tersine dönerek ayrıntıyı yaratan geneli görmemize engel olmakta. Açıkçası kültürel kısır döngüden arınamamaktayız.

4.Tarih bilincinden ve tarihin diyalektiğinden yoksu-nuz..

Faşizmin Hukukunun doğuşuna ilişkin süreçleri gözden geçirirken yukarıda belirtmeye çalıştığım geneli görme yetisinden ne denli uzakta kaldığımız ortaya çıkmaktadır.

1909.Meşrutiyetle Faşizm Hukukuna Giriş

Tunceli Mebusu Fikri Lütfi bey, 18 Aralık 1326 (2.1.1911) günlü Meclisi Mebusan’ın 20’nci Birleşiminde şöyle yakınmıştı:

Bendeniz Ağustos sonlarına doğru idi, Rıza Nur beyin tutuklanması Temmuzdadır, kendisini kimseyle görüştürmüyorlardı. Bilmem Hakkı Paşa Hazretleri (başbakan,a.n.ö) görüşebildi mi? Bendeniz birkaç kez girişimde bulundum, başaramadım. Yalnız Ağustos aylarında idi, yolda birine rastladım, Rıza Nur beyle görüştürüyorlar, dedi. O vakit ben de sizin gibi düşündüm. Bu, Divan-ı Harbe ait bir sorundur, dedim; Divan-ı Harb dairesine başvurdum. Kenan Paşa ile o vakit tanıştım. Dedi ki: Bu konuda size yardımcı olamam, çünkü gizli ekibin soruşturmasından biz de bilgi sahibi değiliz. Bu soruşturma bizim yönetimimizde yapılmıyor.

Başbakan R.T.Erdoğan’ın devlet içinde kendisinin yapılandırdığı “Paralel Devlet” dediği örgütün benzerini ilk kez Meşrutiyetin İttihat ve Terakki iktidarı oluşturmuştu. Tunceli mebusu Fikri Lütfi bey o gün konuşmasında ( 2 Ocak 1911) şunları söyler:

Hafız Sami’yi postaneden paketleri alırken gözetleyen ve tutuklattıran kişinin ne Kanun Dairesi’nden ne de Sıkıyönetimce bu tür sorunlarla ilgilenen birisi olmamasıdır.

İlk baskısı 1982’de yayımlanan ve fakat dağıtımı yasaklanan ikinci baskısı 2000 yılında gerçekleşen “İttihat Terakki Zorbalığı ve Siyasal İşkenceler” adlı kitabımın 121.say-fasında şunları yazmıştım:

Fikri Lütfi beyin bu açılamasından iki şey öğreniyoruz. İttihat ve Terakki iktidarı, kişileri izleyen, tutuklayan ya da tutuklatan yaşa dışı, Sultan Hamit modeli gizli bir örgüt kurmuştur. İkincisi, güvenlik kuvvetlerinde zulüm ve işkence yapılmakta buna karşı Sıkıyönetim yasal ve daha insancıl davranmaktadır. Sultan Hamit gitmiş fakat onun bıraktığı metotlar halâ yürürlükte kalmıştır…Devlet içinde devlet gücüne yeltenen bu tür örgütlerin hep devleti korumak için kurulduğu ileri sürülür.

Lütfi Fikri bey’in konuşmasını ikinci Meclisi Mebusan üyeleri sessizlik içinde dinliyorlardı. Elindeki kanlı sopayı göstererek:

“Orada çaresizler üzerinde kırılmış sopadır”diyor, elindeki zarfın içindeki cismi göstererek “şu gördüğünüz ufak şey, işkence edilen adamın parmağından düşmüş tırnaktır. Bu kadar kesin ve açık suçlamalar karşısında sanırım namuslu bir kabine... , diyordu.

O gün feylesof Rıza Tevfik bey de söz almış şunları söy-lemişti:

Efendiler, Lütfi Fikri beyin açıklamalarını dinlediniz. Bugün ülkede bir feryat vardır. Bu bir gerçektir. Ben işitmedim demek sanırım biraz kuvvetli sözdür. Bu feryadı herkes işitiyor. Bunu sadece biz değil yabancılar da işitiyor.

Edirne mebusu Feylesof Rıza Tevfik bey, 1911 yılında bugünkü AKP iktidarını anlatıyor gibiydi:

Benim görüşümde memlekette bir felaket var, oysa gerçek hükümetin hangi ellerde olduğuna dair bende kuşkular var. Acaba hükümet (hükümet üyelerini göstererek) şu sayın kurul mu? Bence değil. Acaba?

Bu acaba uzun tartışmalara neden olmuş, Gümülcüne mebusu İsmail bey de Osmanlı Demokrat Fırkası genel sekreteri olarak, Demokrat Mustafa’ya yapılan işkenceyle ilgili hekim raporunu açıklamıştı:

Demokrat Mustafa denilen adam dövüldükten sonra akıllı kişiler tarafından bir hekime götürüldü. Bu rapor doktorun kopya defterinde vardır. (Oku, oku sesleri) Fransızcadır, çevirmek gerekir. Size içeriğini söyleyeyim. Diyor ki: Böyle bir kişi getirildi İnceden inceye muayene ettim, şunları gördüm. Sünün ve kaburga kemiklerinin üzerinde sopa yarası olduğunda kuşku edilmeyen büyük bereler gördüm. Kürek kemiklerinin iki yanında iki santimetre genişliğinde sopa yarası, çürük gördüm. Bükülme yani çimdikten doğan yaralar gördüm, diyor.

Bu sözler, aslında bugün AKP’iktidarındaki işkence gerçe-ğini yadsıma mantığının bir benzeridir. 1910’ların Mecli-sinde, Gümülcüne mebusu İsmail beyin sözleri şöyle:

Babanzade Hakkı bey, ikircikli, kuşkulu ve zayıf düşünerek, “bu Demokrat Mustafa kendisini kusursuz biçimde dövdürdükten sonra doktora başvurmuştur” diyecek kadar insafsızlık etmiştir.

Lazistan mebusu Ahmet bey, niçin bir Osmanlı hekime gidilmediğini sorar ve İttihat Terakki iktidarının korku yarattığını şu sözleriyle açıklayacaktır:

Osmanlı ülkesi kötü amaçlıların eli altında titredikleri bir zamanda, hatta mebus bile tutuklandığı bir sırada kim cesaret ederek cezalandırılmış kişiye bakar. Acaba senin cesaretin var mı?

Tüm bu açıklamalara karşın yapılan oylamada “Anket Parlamenter” önergesi 73 ‘e karşı 96 oyla ret edilir.

2. 1950.Demokrat Parti İle Gelen Faşizm

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, İttihat ve Terakki iktidarının benzeriydi. Adındaki demokrasiyi yerle bir etmiş, kendisine oy vermeyen Kırşehiri, ilçe’ye dönüş-türmüş, eleştiri yazıları nedeniyle Hüseyin Cahit Yalçın’ı, Bedii Faik’i tutuklatarak hapse tıkmış, Demokrat İzmir gazetesini partisinin militanları eliyle tahrip edilmesini sağlamış, kendisine demokratik koşulları kazandıran CHP genel başkanı İsmet İnönü’yü, taşlatarak yurtiçi gezilerini sürdürmesini önlemeye çalışmış, Büyük Millet Meclisinde Tahkikat Komisyonu kurarak yasama ile yargıyı kendi elinde toplamaya yeltenmişti. İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof.Sıddık Sami Onar’ın saçlarından tutup sürükleyerek dışarı atan polis Bumin Yamanoğlu cezasız kalabilmiştir. Halkevlerini kapatarak ulusal kültürün birliktelik içinde gelişimini önlemiş Cumhuriyetin kitap yakan ilk siyasal iktidarı olmuştur.

1955-60 dönemi İttihat ve Terakki iktidarının faşizminin benzerini yaşamaya başlamıştı Cumhuriyet Türkiyesi. Ülkede bu denli gaddar ve zalim olan Demokrat Parti iktidarı İstanbul’da azınlık haklarını yok eden 6-7 Eylül 1955 olaylarına karşı Yunanistan‘dan gelen tepkilere boyun eğmiş ve yazar Nazlı Ilıcak’ın Bayındırlık Bakanı olan Babası Muammer Çavuşoğlu İzmir’de Yunan bayrağının göndere çekilerek selam duruşuyla o ülkeden özür dilemeye boyun eğmişti.

Ülkeyi ikiye bölme girişimi Menderes hükümetinin eseridir. Vatan Cephesi ile devletin radyo denilen haberleşme aracı her gün o cephe’ye katılanların (aralarında yaşamı terk etmiş olanlar da vardı) adlarını yayınlamakla görevlendirilmişti.

3. 61 Anayasasında Özgürlüğün Güvencesi : 11.madde

27 Mayıs 1960 devriminin en önemli girişimi Anayasa Mahkemesi’ni kurmuş olmasıdır. “Teme hak ve özgürlük-ler”i güvenceye alan 11. maddenin Anayasa’da yer alması. Öylelikle ayrımının güvencesinin oluşumu “emek-ser-maye” arasındaki çelişkinin çatışmaya dönüşmeden çözümü amacıyla sendikalaşma kurumunun getirilmesi, kapitalizm karşısında toplumun kendisini savunmasına olanak tanıyan demokrasi ile sosyalizm arasındaki bağın kurulmasına olanak tanınması türündeki çağcıl devrimler kadar önemliydi Anayasa’nın 11.maddesi. O maddenin temelinde yer alan koşulları şöyle betimleyebiliriz:

1.Devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün korunması,

2.Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin ve kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korun-ması,

3.Temel hak ve hürriyetlerin özüne yasa ile dokunulamayacağı,

hükümleri, ülkemizde faşizmin dirilmesini önleyen temel koşullar idi.

12 Eylül 1980 ‘e kadar, Demirel hükümetleri “Millî Cephe” tanımıyla ikilem yaratmış olsa ve o hükümetim Adalet Bakanı (Milli Selamet Partisi üyesi) Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu, gençlik olaylarını “vatan sever ile vatan sevmeyenler arası çatışma” olarak nitelese bile Anayasa’nın bu çok önemli 11.maddesini bugünkü kadar tehlikeye sürükleyen sorunlar gündeme girmemişti.

4.12 Eylül 1980 ile Hortlayan Faşizmin

Aslında 12 Eylül 1980 öncesinde 23 Nisan 1980 günlü Tercüman gazetesi, Prof. Orhan Aldıkaçtı’nın başkanlığın-da Anayasa değişikliğini tartışmaya açmıştı. O yayında, prof. Orhan Aldıkaçtı, İlhan Akın, Yaşar Karayalçın, düşün birliği içinde:

“Anayasada Yürütme kuvvetine Yasama ve Yargı kuvvetlerinin altında yer verildiğini ileri sürerek ve Bakanlar Kurulu’na takdir yetkisini kullanacağı çok dar bir alan bırakıldığını eleştirerek”, işe giriştiler. Tercüman gazetesi-nin bir sonraki 24 Nisan 1980 günlü yayımında Prof. Orhan Aldıkaçtı açıkça,

Anayasa Mahkemesi, Anayasada değişiklikleri sadece şekil bakımından incelemeye yetkili olduğu halde, Anayasa’nın 9.maddesine yeni bir anlam vererek değişikliklerin muhtevasını denetlemeye devam etmekte böylece Anayasa millet iradesinin üstüne çıkmaktadır, diyebilmişti.

Söz konusu 9.madde, Cumhuriyetin korunması için şu koşula yer vermişti:

Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Prof.Aldıkaçtı bu maddeye ilişkin bir siyasal iktidarın değişiklik getirmesini “Anayasa Mahkemesi’nin sadece biçim yönünden incelemesini ileri sürerek” olanaklı duruma getirmek istiyor olmalıydı. Oysa 9.maddenin olduğu gibi kalmasının da güvencesiydi Anayasa Mahkemesi’nin yasaları Anayasaya uygunluğu bakımından da incelylr yetinmesi, tartışmaya açılmamalıydı, fakat ne yazık ki, tartışılması öneriliyordu Prof. Aldıkaçtı. Üstelik :

Yürütme organının, yasama organını feshedebilmesini

dahi söylemiş ve yazabilmişti. (23.4.1980 Tercüman) Ve o Prof. Orhan Aldıkaçtı’yı, 12 Eylül 1980 Kenan Evren darbesinde 1982 Anayasasını hazırlayan komisyonun başkanı olarak görüyoruz. Faşizmin hukukunun doğuşuna katkıda bulunmayı görev kabul edebilmiş olmalıydı ki 11.maddede, ”temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan yasa hazırlanmayacağı” hükmünün kalkmasını sağladı ve bununla yetinilmedi konut doku-nulmazlığını koşul gören 16’ncı maddede:

Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından gecikmede sakınca bulunan hallerde de, kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça konuta girilemeyeceği, hük-mündeki “millî güvenlik ve kamu düzeni” koşulları,

Prof. Aldıkaçtı’nın başkanı olduğu komisyonda kaldırıldı, yerine “yetkili merciin kararıyla gece yarısı konutların basılması yetkisi siyasal iktidarların eline geçmesini” sağ-ladı. (Resmi Gazete 9.11.1982,sayı 17863)

Adalet ve Kalınma Partisi (AKP) iktidarında, “hukuk” kavramının, tutarlı, belirgin ve adalet duygusunu besleyen kurallar dizgesinden uzaklaştırabilmesinin birincil kaynağı, 82 Anayasasıdır.

Hukukun hukuksuzluğa dönüşümü, devlete güvenmemeye yol açar ve devlete güvenmeme olgusu toplumsallaşırsa, bunun bedelinin nasıl ödeyeceklerini de hiç kimse bilemez. Çünkü hiç bir toplum ya da hiç bir ulus, kötü ve adaletsiz yönetime boyun eğmeye uzun süre zorlanamaz ve bir süre sonra o zoru yoketme hakkını kullanmaktan o toplumu hiçbir güç engelleyemez. Çünkü:

5.Hükümetler devletin kendisi değildir.

Ülkemiz, Osmanlı devletinin enkazı üzerinde John Stuart Mill’in “Temsili Hükü-met” (Representative Government) modelini Mustafa Kemal Atatürk sayesinde yaşamaya başladık…Demokrasiye geçebilmek için bu gerekliydi. Temsilî Hükümet modeli,“hükümetin kimler tarafından nasıl temsil edileceğine karar verme yetkisinin toplumda olmasını gerektirir. 1921 Kanunu Esasi (Anayasa) bunu öngörmüştü. Toplumun buna ilişkin verdiği kararı güvenle sürdürebilmesi, siyasal örgütlenme hakkını kullanmasıyla gerçekleşebilir:

Bu hakkın kullanılması gizlilik koşulunda gerçekleşmelidir. Siyasal partilerin kuruluşunda olduğu gibi. Örneğin, Başbakan Recep Tayip Erdoğan ya da Cumhurbaşkanı seçi-len Abdullah Gül, bir önceki siyasal iktidarı devirmek amacıyla parti kurarken tüm toplantılarını gizlilik içinde yapmışlardı. Uyguladıkları şimdiki hukuksuzluk, o dö-nemde geçerli olsaydı, kendilerini Silivri benzeri zinanda bulurlardı. Hükümeti devirmek için demokratik koşulları kullanarak gizli toplantılar yaparak siyasal parti kurmak, demokrasinin koşuldur.

O halde, her yurttaşın hükümeti devirmeyi düşünmesi hatta buna gereksinim duyması ve o amaçla örgütlenmeye girişmesi, temel hak ve özgürlüklerinden ayrı sayılamaz. Bir koşulla, kaba güce başvurulmasın ve demokrasinin gereklerinden sapma olmasın.

6.AKP İktidarı, kendisini devlet yerine koymayı amaçlıyor.

AKP iktidarı, sadece hükümettir ve temsilî hükümet modelinden yararlanarak iktidar olabilmiştir. Şimdi hukuku adaletten ve adaleti hukuktan kopararak, autocratic devlet modeline ülkemizi sürüklemeye çalışıyor. E.R.Erdoğan zaten kurduğu parti içinde autocratic yönetim biçimini oluşturdu. Öyle olmasaydı, “söyleyiniz hangi bakanı kapının önüne koyayım” diyebilir miydi? “Benim valim, benim bakanım biçimindeki deyimlerin, mega-lomany’den kaynaklandığını sanmak yanlış olur. Bu deyimler yaratılan autocracy’olguları buyruk altındadır.

Tüm demokrat, ilerici, aydın kadrolar, siyasal parti farkı gözetmeksizin bu gidişe dur demenin çarelerini aramalıdırlar. Hükümetler, devletin kendisi olmadığı ve devlet yerine geçemeyeceği için, denetim altında işlevini yerine getirmeye alışmak zorundadırlar. Parlamentonun ve hatta yüksek yargı organlarının denetimi altındadır. Bunun en yakın örneğini ABD’de devlet başkanı Ricard Nixon’un Temsilciler Meclisi Adalet Komisyonu tarafından yargılanmasında görüyoruz. Böyle bir olay ülkemizde yaşanabilir mi? John Stuart Mill’in temsili hükümet modeli ABD’de hala yaşamaktadır. Adaletten devlet başkanı bile kaçamaz. Nitekim Başkan Nixon kaçamamıştır.

7.Hukuk’ta Güvenlik Güçlerinin Egemenliği

Önce 61 Anayasasındaki 11.maddede öngörülen “temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamaz” koşulu yok edilmeliydi.Yok edildi: 12 Eylül 1980 darbesiyle Kenan Evren iktidarı bunu gerçekleştirdi ve güvenlik güçlerine ivedi durumda yargı kararı alınmaksızın konutlara baskın düzenlemesi yetkisi tanındı. Bununla da yetinilmedi, bilişim teknikleri geliştiği için, bilgisayardaki internet kayıtlarının da suça delil olması hükmü yasalarda yer aldı. Bununla da yetinildiği sanılmasın. İlk soruşturma yetkisi, savcıların denetimi dışında güvenlik güçlerine tanındı. Bugün güvenlik güçlerinin gizli tanık, imzasız ihbar yazıları, internete düşen kaynağı belirsiz kayıtlar, gazete haberlerinden kesilen parçalar hatta cep telefonlarına yapıştırılan kime ait olduğu bilinmeyen mesajlar, suç kanıtları olarak, yargıçların önüne el arabalarıyla taşınarak yığılmaktadır. Hukuku siyasal iktidarın ege-menliğine bağlayan yasal süreç nerede ne zaman nasıl hazırlandı ve uygulayıcıları nasıl yaratıldı sorunsalını açıklamaya çalışacağım:

.61 Anayasasındaki madde 11 değişmeliydi. Çünkü, o madde, kanunların, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunamayacağını öngörüyordu.82 Anayasası, bu hükmü ortadan kaldırmıştır. Yıl 1980. 12 Eylül.

.61 Anayasasında “milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça konuta girilemez arama yapılamaz hükmünün kapsamı 82 Anayasasında genişletilmiştir: Yani, “Suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın ve ya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması koşulları eklenerek genişletildi. Kanunla yetkili merci, kişinin suç işleyeceğini tahmin ederek konuta baskın düzenlenmesine karar vermektedir, çünkü onlar müneccim olabilmektedirler… Kişinin yürüyüşünden, bakışından nasıl kaçacağını bilecek yetenekte olmadıklarını kimse iler süremez!

.Kişinin dokunulmazlığı da 82.Anayasasındaki madde 17 ile “tutuklu ya da hükümlünün kaçmasını önlemek için yetkili merciin verdiği emirle silah kullanılarak yaşamı yok edilebimektedir. Tutuklu ya da hükümlünün kaçacağına kim karar verecek, ilgili merci. İlgili merci kim, siyasal iktidarın görevlendirdiği silahlı müneccimler!

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail